Irkçılığı birlikte yenebiliriz!

21 Mart Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü kapsamında Almanya’da pek çok değişik etkinlikler gerçekleştirilecek. Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) yıllardır Alman antifaşist örgütleriyle birlikte ırkçılığa karşı mücadeleyi örgütleyen örgütler arasında yer alıyor. DİDF Yürütme Kurulu üyesi Hüseyin Avgan, ırkçılıkla mücadele konusunda gazetemizin sorularını yanıtladı.

21 Mart ırkçılığa karşı mücadele günü yaklaşırken nasıl bir ortamdan geçiyoruz?

Bilindiği gibi 21 Mart 1966 senesinde ‘Uluslararası ırkçılığa karşı mücadele günü’ ilan edildi. Bugün dünyanın bir çok ülkesinde ırkçı partilerin güç topladığına, bazı ülkelerde faşist eğilimleri de içinde barındıran partilerin iktidar ortağı konumuna geldiğine tanık oluyoruz. ‘Demokrasinin beşiği’ olarak lanse edilen Avrupa kıtasında Polonya, Macaristan, İtalya, Avusturya gibi ülkelerde ırkçı partiler ülkelerini yönetmekte. Geride bıraktığımız seçimlerde Almanya’da da ırkçı parti AfD ana muhalefet partisi olarak parlamentoya girdi.

Peki bu ırkçı partiler bu dönem neden bu kadar güçlendi?

Bu partilerin geliştiği dönemde nelerin yaşandığına bakarsak bu sorunun yanıtını bulmak mümkün olacaktır. Irkçı partiler özellikle son on yıl içerisinde güç toplamaya başladı. Bu süreç aynı zamanda dünya genelinde yaşanan ekonomik krizin başlangıcına tekabül ediyor. 2008’de başlayan krizin faturası istisnasız bütün dünyada, işçi ve emekçilere kesildi. Bütün devletler zenginlerini-bankalarını korudu, faturayı da yoksul kesimlere kesti. Buna ek olarak, senelerdir devam eden neoliberal politikaların sonucu olarak, toplumun orta ve alt tabakalarının yaşamında ortaya çıkan tahribat, geniş kesimlerin eskisi gibi yaşamasının olanaklarını ortadan kaldırdı. Bu da doğal olarak daha geniş kesimlerde gelecek korkusunu derinleştirdi. Irkçı partilerin esas olarak büyüme zemini, sermayenin işçi ve emekçilere yönelik uyguladığı bu saldırı politikalarıdır. Bir anlamıyla günümüzde ırkçılık ister mülteci karşıtlığı, ister İslam karşıtlığı, ister yabancı karşıtlığı şeklinde görünümler alsın, özünde kapitalist sistemin bir ürünüdür. İşçi ve emekçileri bölmek, yaşadıkları sorunların nedenlerini gizlemek için yeri geldiğinde devlet eliyle de teşvik edilen bir siyaset biçimidir. Bunu güçlendirecek başka gelişmeler de yaşanmaktadır.

Ne gibi gelişmeler?

Düne göre içinden geçtiğimiz dönem açısından yaşanan önemli gelişmelerden birisi de, emperyalist devletler arasında yaşanan pazar kavgasının yeni bir aşamaya gelmiş olmasıdır. Dün serbest piyasa ekonomisinin azgın savunucusu olanlar, bugün kendi sermaye gruplarını korumak-kollamak ve güçlendirmek için, rakiplerini ambargo, kota gibi ekonomik savaş araçlarını devreye sokarak geri püskürtmeye çalışmaktadır. Bu saldırıda kendi halklarını yanlarına alabilmek, aynı zamanda içeride uyguladıkları işçi düşmanı politikaların daha kolay hayata geçmesi için, dış düşmanlara dünden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca bu ülkelerin uygulamış olduğu ekonomik, politik, askeri politikaların sonucu olarak, ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca mülteci, bu düşmanlaştırma politikalarının aracı olarak, sürekli hedef gösterilmektedir.

Tablo bayağı karanlık görünüyor!

Evet, madalyonun bu yüzünden bakıldığında gerçekten karanlık görünüyor. Ve kesinlikle basit ve yakın dönemde geçecek bir olgu olarak görmemek gerekiyor. Çünkü bu gelişmelere paralel olarak bu ülkeler ciddi bir silahlanma yarışına da girmiş bulunmakta. İstisnasız tüm ülkelerde yasalar özgürlük ve demokrasi aleyhine, değişik gerekçelerle sertleştirilmekte.

Ama bu karanlık madalyonun bir de diğer yüzü var. Buradan bakıldığında da düne göre daha umut vadeden olguları da görmek mümkün. Daha geçen hafta İtalya’nın bir şehrinde 250 bin kişi ırkçı politikalara karşı sokağa döküldü. Geçen yıl Berlin’de 240 bin kişinin katıldığı eyleme benzer eylemler bir çok Avrupa ülkesinde gerçekleşmekte. Sevindirici olan başka bir gelişme ise, ırkçılığın esas nedeni olan sorunlara karşı mücadele de bir çok ülkede yeni bir ivme kazanmakta. Değişik ülkelerde işçilerin hak alma mücadelesi uzun bir aradan sonra daha kitlesel olarak yeniden gündemde. Irkçılığa karşı mücadele, aynı zamanda konut-sağlık- çevre- barış mücadeleleriyle birleştirilmekte. Buradan bakarsak ufukta görünen ışığı büyütmenin olanakları da fazlasıyla gelişmiştir.

Peki Almanya’da AfD’nin gelişmesi durdurulabilir mi?

Tabi ki durdurulabilir. Bugün AfD’nin gelişmesinin esas nedeni olan bir çok soruna karşı mücadele gelişmekte. AfD’nin etkilediği binlerce insan esas olarak, hükümetin senelerdir uyguladığı politikaların mağdurudur. Bu anlamıyla AfD’yi geriletmenin en etkili yolu, hükümetin senelerdir sürdürmüş olduğu kısıtlama politikalarına karşı mücadeleyi güçlendirmektir. AfD’nin demagojik söylemlerle hedef göstermeye çalıştığı mülteciler, bugün yaşanan hiç bir sorunun nedeni olamaz. Örneğin bugün konut fiyatlarının artmasını mültecilere bağlayan AfD, esas olarak hükümetin kısıtlama politikalarının gizlenmesini sağlamaktadır. 2000’li yıllarda sosyal konutlara ayrılan bütçe aynı şekilde devam etseydi, bugün Almanya’da ciddi bir konut sorunu olmazdı. AfD’nin dile getirdiği ve bir çok insanın yanılmasına neden olan talepler esas olarak, hükümetin sebep olduğu sorunlardır ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını sermayenin lehine kötüleştirmeyi içermektedir. Irkçılığa karşı mücadele bu perspektifle alındığı sürece, dün başka yerde duran binlerce insan, AfD gibi partilerin gerçek yüzünü görerek, saflarını terk edecektir.

21 Mart ve sonrası planlarınız nelerdir?

21 Mart’ta Almanya’nın bir çok şehrinde yerli ve göçmen örgütler etkinlikler düzenlemekte. Biz de bu etkinliklerin bir parçasıyız. 6 Nisan’da konut sorununa karşı bir çok şehirde eylemler gerçekleşecek. Avrupa Parlamento seçimleri öncesi 19 Mayıs’ta 7 şehirde “ırkçılığa oy yok” sloganıyla eylemler yapılacak. Diğer taraftan sağlık hizmetlerinin düzeltilmesi için devam eden kampanyalar, barış örgütlerinin silahlanmaya ve savaşa karşı mücadelesi, çevre örgütlerinin ve öğrencilerin haftalardır sürdürdüğü doğayı koruma mücadelesi, işçilerin toplu sözleşmeler için yaptığı uyarı grevleri, bizim için ırkçılığa karşı mücadelenin esasını oluşturmaktadır. Bu eylemlerin hepsine daha fazla Türkiyeli emekçinin katılması, ırkçılığa karşı mücadelenin güçlenmesinin esas yoludur. Tüm emekçileri, bu mücadelelere katılmaya çağırıyoruz. Irkçılık esas işçileri ve emekçileri bölüyorsa, biz de din-dil-ırk-cins-renk ayrımı yapmadan birleşebildiğimiz ölçüde, ırkçılığı ve onun esas kaynağı olan sistemi yenebileceğiz.