Gurbetlik zor zanaat zor!

KÖLN’DE NİL YALTER SERGİSİ

Köln Ludwig Müzesi, 1938 yılında babasının görev yaptığı Kahire’de doğan 60’lı yıllardan beri Paris’te yaşayan sanatçı Nil Yalter’in eserlerine ev sahipliği yapıyor. 8 Mart’ta açılan sergi 2 Temmuz’a kadar devam edecek.
Şubat ayında Köln sokaklarındaki bir korsan afişleme herkesin dikkatini çekti. Siyah-beyaz bir afişin üzerinde çok sayıda insan resmi ve „Exil ist harte Arbeit-Gurbetlik zor zanaat zor“ yazısı görülmekteydi. Bu afişlerin bir kısmı ilginç bulunduğu için, bir kısmı da yasaklı yerlere yapıştırıldığı için yerlerinden söküldü. Sökülenlerin yerine yenileri gelmekteydi. Bu afişlemenin kimin tarafından yapıldığı, neyi amaçladığı ise bir süre gizemli kaldı.
Sonra Köln Ludwig Museum, Nil Yalter sergisini duyurdu. „Exil is a Hard Job-Gurbetlik Zor Zanaat Zor“, Nazım Hikmet’in bu sözü, serginin sloganıydı.

LUDWİG MUSEUM’DA BİR İLK
Sergi Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde açıldı, ancak 8 Mart’ın Almanya’da ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde kadın grevi günü olması nedeniyle Nil Yalter, 17 Mart’ta Köln’e geldi ve medyaya yönelik açılış bu tarihte gerçekleşti.
Nil Yalter, Ludwig Müzesi’nde Türkiye kökenli bir sanatçının bu kadar tam tamla açılan ilk sergisiydi. Nil Yalter, kadın hakları, demokrasi, göçmenlik, LGBTIQ konularında sadece fotoğraf çekmekle kalmayan, video, plastik sanat, resim yaparak bu konulara dikkat çeken, kendi deyimiyle ‚Çağının tanığı olan‘ bir sanatçıydı çünkü.

ÇOK YÖNLÜ BİR SERGİ
Nil Yalter sergisi çok yönlü bir sergi. Sergide ziyaretçilere, kadın hakları savunuculuğunu, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkışını, dünya çapındaki adaletsizliği, Türkiye’de 70’li yıllarda idam edilen Deniz-Hüseyin-Yusuf’la ilgili gelişmeleri, Almanya’da ve Fransa’da göç kökenlilerin yaşamlarını görme olanağı sunuyor. Fransa’da Cezayir ve Faslı göçmenler, bir konferans için geldiği Almanya Neuenkirchen’den göçmen ve kadın portreleri, sadece göçmenlerin değil, sömürülen emekçilerin yaşamlarının hiç de kolay olmadığını gösteriyor.
Deniz Gezmişler’in idamı ise hem soyut resimlerle, hem de o dönemin dergilerinden kesilen fotoğraflarla yapılan kolajlarla ziyaretçiye sunulmuş.
Doğu’dan gelip İstanbul’da yaşamaya başlayan Rahime’nin hem erkek şiddeti hem de emek sömürüsünden çektikleri ise Rahime’nin fotoğraftaki yüzünün ‚Çoğumuz Rahimeyiz!‘ mesajı verilerek çıkarılmasıyla genelleştirilmiş.
Yalter’in diplomat bir erkek arkadaşının gündüzleri smokin, akşamları kadın giysileri ile dolaşmasını sembolize eden resimler, 81 yaşındaki sanatçının, transseksüelliği normalleştiren resimleri olarak övgüyü hak ediyor.
81 yaşındaki sanatçı, aynı zamanda, video çekimlerini canlandırma olarak kullanan ilk sanatçılardan biri. Bunun örneklerini, Türkiye’nin Kürt illerinde yaptığı çekimlerde, okuma yazma öğrenen kadınlar, yoksulluk içinde oynayan çocuklarda görebiliyor, ülkenin doğu ve batısı arasındaki adaletsizliğe tanıklık edebiliyoruz.

TÜRKÇE REHBERLİK
Sergi 2 Temmuz’a kadar Ludwig Museum’da gösterilecek. Bu süre içinde Almancası yeterli olmayanlar için Türkçe rehber eşliğinde sergi ziyaretleri gerçekleştiriliyor. Ressam Hasan Hüseyin Deveci, bu görevi üstlenmiş. Deveci’nin müzeyle ilişkisi sadece Nil Yalter sergisiyle sınırlı değil. Deveci, müzede belli günlerde Türkçe rehberlik yapıyor ve önümüzdeki dönemde bir atölye çalışması başlatacak. Nil Yalter sergisi 28 Nisan, saat 13.00’te Türkçe rehber eşliğinde dolaşılabilecek.


NİL YALTER KENDİNİ ANLATIYOR: „HEM KAMERA BANA BAKIYOR, HEM DE BEN KAMERAYA BAKIYORUM“

„1965’te Paris’e yerleştim. 1966-1969 sonuna kadar seri resim yaptım. O resimler soyut ama 1968 gerginliğini gösteren resimlerdi. 1965’te Paris’e gittiğimde büyük bir şok geçirdim orada gördüğüm kavramsal sanat, op-art gibi sanat alanındaki birçok yeniliği hazmetmem altı sene sürdü. Sonra 1972’de, tam feminizmin de ortaya çıktığı zamanda, video ve enstalasyon çalışmalarıyla çağdaş sanat alanına girdim.
1968 olaylarının içindeydim, olayları Paris’teyken yaşadım. Feminizmle tanışmam Simone de Beauvoir’ın yazdığı İkinci Cinsiyet (The Second Sex) kitabını keşfetmemle oldu, 18 yaşındaydım, yani 1956. 1968 olayları bittikten sonra müthiş bir feminist şuur başladı. 1971’de 343 kadın ‚Ben çocuk aldırdım‘ diye imza attı ve büyük savaşlar verilerek kürtaja izin veren bu kanun çıkartıldı. 1972’de Fransa’da kadın sanatçılar son derece şuurlu gruplar kurdu, onlardan birini de ben kurmuştum. Her ay iki defa birimizin atölyesinde oturup o günün Fransa’sında kadının sanat dünyasındaki yerini konuşurduk; istatistikler yapardık ve bu buluşmalar herkese açıktı.
Bunları fark etmek, tartışmak, bunlara karşı savaş açmak, müzelerin kapısında bağırıp çağırmak…
Yapabileceğimiz şeyi yaptık ve tüm bunların çok etkisi oldu. O dönem dünyadaki tüm kadın sanatçıları, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığı için çok cesur işler yaptılar.
Yabancı ülkelerde yaşayan Türk işçileri üzerine çok işler yaptım ve Fransa’da müzelerde gösterdim. Hiçbir zaman onlarla çalışırken „Ben sanat eseri yapıyorum“, „Sizin videonuzu, fotoğrafınızı çekmeye geldim“ demedim. Böyle bir saygısızlık yapmadım. Hep derneklerle çalıştım. 1977’de Paris Bienali için Türk Radyosu anons yaptı ve bu kişiler işçi kartlarını göstererek serginin açılışına geldiler. O dönemin müdürü kıyameti kopardı, „çocuklar gelip her şeye dokunacaklar“ dedi. Ben eğer onlar gelmezse işimi kaldırırım dedim. Hiç kimse, hiçbir çocuk bir şeye dokunmadı. Sanırım bunu yapan ilk kişi de benim. Sanat dünyasına da hiç yaşamadıkları bir şeyi yaşattım. Bunlar bir mesajı olan sanatçının yapmak istediği şeyler.
Tüm kullandığım programları, araçları ben kendim öğrendim. Sanat okuluna da gitmedim ama beş yaşımdan beri sanatla ilgiliydim, bebekle filan oynamazdım. Pandomim, resim, tiyatro, performans benim dünyamdı.“
Kaynak: İstanbul Kadın Müzesi arşivi