Die Mampen: Transit Halinde Şarkılar ve Hikâyeler

Her biri dalında ün yapmış. Nürnbergli baterist Klaus Mages, İtalyan klarnet sanatçısı Alessandro Palmitessa ve Türkiye kökenli müzisyen, oyuncu Nedim Hazar, bir araya gelerek Die Mampen adında bir grup kurdu. İlk programları müzik revüsü tarzındaki „Transit Halinde Şarkılar ve Hikâyeler /Lieder und Geschichten im Transit. Die Mampen” üzerine Nedim Hazar’la görüştük.

Semra Çelik

Die Mampen ismini nereden buldunuz?
Almanya’da faşizm döneminde yarı Yahudi yarı Hristiyan Alman çocuklar ve gençler kendilerine Mampe adını veriyorlardı.
Mampe aslında bir içki, kokteyl. Mampe halb und halb (yarı yarıya). Bize güzel geldi. Bergamot ve portakal suyu karışımı bir kokteyl. Öyle çıktık yola.

COCO SCHUMANN ESİN KAYNAĞIMIZ OLDU
Şarkı ve öyküleri nasıl belirlediniz?
Şarkıların hepsinin meselesi, yolda olma, transit olma, memleketinden kaçma, memleketinden uzak kalma. Tesadüfen oraya vardık. Diğer iki arkadaşla birlikte hangi parçaları söyleyelim diye düşündük, parçaların hepsinde ortak konu gurbet. İnanılmaz birşey, diğer dillerde de sadece Türkçede değil. Türkçe zaten o kadar fazla parça yok. Hikaye var da şarkı yok. O zaman konu bu olmalı dedik. Biraz araştırdıktan sonra hikayeler ortaya çıkmaya başladı. En ilginç olan hikaye, Coco Schumann’ın hikayesi.
Coco Schumann’la tanışma fırsatım oldu. 93 yaşında 2018’in başında vefat etti. WDR için röportaj yapmıştım kendisiyle. Coco Schumann, yarı Yahudi, yarı Hristiyan. 1943 yılına kadar Berlin kulüplerinde çaktırmadan, tanınmadan müzik yapabiliyor. O yıl yarı Yahudi olduğu anlaşılıyor ve toplama kampına gönderiliyor. Theresienstadt diye göstermelik bir toplama kampı var. O zamanlar yabancı delegasyonlara gösterdikleri, belgesel film yaptıkları, sadece göstermelik olan bir yer kısacası. Orada bando üyesi oluyor meşhur aranjman parçası olan La Paloma’yı çaldırıyorlar. La Paloma’nın Nazilerle hiç alakası yok ama tesadüfen öyle olmuş. Aslında Küba, İspanya kökenli bir parça ve aslında bir gurbet parçası. Theresien Kampı’nda film çekimleri tamamlanıyor, Coco Schumann’ı diğer tutsaklarla birlikte Ausschwitz’e yolluyorlar. Auschwitz’de fırınlara direkt gönderen ya da görev belirleyen subay, onu tanıyor ve sen falanca kulüpte çalmıyor muydun diyerek, kampta da bir grup kurmakla görevlendiriyor onu. Grup kuruluyor ve bu grup, trenlerle kampa getirilen insanları La Paloma çalarak karşılıyor. Böylece ölmekten, öldürülmekten kurtulmuş oluyor.
Ondan sonra savaş bitiyor, Berlin’e dönüyor, duramıyor, Avustralya’ya göç ediyor. Melbourn’da bir kulüpte iş buluyor ve La Paloma çalmak zorunda kalıyor. Dayanamıyor, geri dönüyor, Willy Brandt’ın ilk seçim kampanyasına katılıyor. Grup olarak üç ay Willy Brandt’la dolaşıyorlar, orada da La Paloma çalıyorlar. Bunun üzerinden başladık çalışmamıza. Bunun gibi birçok öykü ve şarkı var.

TÜRKİYE’DEN ÖRNEK ÇOK
Türkiye bölümünü nasıl hazırladınız?
Tabi Türkiye deyince hemen akla Rembetiko geliyor. Yola çıkarılanlar var. Ermeni soykırımı nedeniyle yola çıkanlar, çıkmak zorunda kalanlar gündeme geliyor. Ama bir bakıyorsun ki bizim en fazla tanıdığımız şarkılarda da böylesi hikayeler var. “Hatırla ey peri” mesela, aslında “hatırla Margaret”. Bunu besteleyen, sözlerini yazan bir İttihat Terakkici. Ancak soykırım olmadan Paris’e kaçmış. Örneğin çırpınırdı Karadeniz, Ermeni halk türküsü. Ben bu şarkının sözlerini yazan Fikret Şeneş’e şarkının Ermeni halk şarkısı olduğunu söyledim; “Nedim Bey, aman oraları karıştırma” dedi.
Türkiye’de çok aktüel gitmiyoruz. Ufak tefek değinmeler var. Zeki Müren sahneye çıkıyor mesela. O sırada da; “Ah keşke yaşıyor olsaydı, Türkiye politikası bu kadar haşin olmazdı.” diyoruz. Amacımız bilinen parçaların üzerinden gitmek. Yoksa repertuvarı çok farklı yapabilirdik. Hikayelerle ilerliyoruz. Bir nevi bir ilk aslında.

DARİO FO’NUN MONOLOGLARI TARZINDA
Herşey kendiliğinden mi oldu, bir kurgu yok mu?
Yönetmenimiz Heinz Kloss, 71 yaşında, emekli olmuş biri. Benim Recklinghausen’de bir tiyatro dönemim vardı. Üç sene orada çalışmıştım. Oradan tanışıyoruz. Heinz, Dario Fo konusunda bir uzman. Hatta ben orada çalışırken Dario Fo bize bir seminer vermişti. Dario Fo’nun topluluk için oyunları var, bir de monolog oyunları var. İşte biz o monolog oyunlardan yola çıkıyoruz. Öyle bir kurgumuz var yani. Dario Fo’nun monologları Katoliklikle ilgili. Hikayesinin yüzde 90’ını kendisi olarak anlatıyor, arada bir bakıyorsun oyuna kaymış.

Ama sizde müzikler var arada. Bu tarzı nasıl adlandırıyorsunuz?
Bizim müzikalin yüzde 60’ı bu şekilde ilerliyor; bir yandan monologlar bir yandan parçalar. Tarz olarak müzik revüsü diyoruz. Türkçede müzikal deniyor. Bunu hazırlarken başından sonuna kadar çok zevk aldık. İddiamız son 100 yılın tarihini müzisyen gözüyle anlatmak. Tabi çakma bir iddia, ama hep müzisyenler, hep şarkılar üzerinden ilerledik. Hep vatansızlık üzerinden ilerliyoruz, en sonunda yuvayı, vatanı, İtalya’da Milano’da opera bestecisi Guiseppe Verdi’nin, sanatçının tüm haklarının oraya devredilmesiyle müzisyenler için açılan yaşlılar evinde buluyoruz. Oyunun sonu böyle.

MÜZİSYEN GÖZÜYLE TARİH
Çakma bir iddia dedin ama yine de bir iddia.
Tabi, ama ne tarihi olduğu gibi anlatıyoruz, ne de bilimsel birşey var ortada. Evsizlik, vatansızlık, yurtsuzluk meselesi, yolda kalma meselesi, ırkçılık, faşizm meselesini müzisyenlerin gözüyle çok iyi anlatıyoruz. Harry Belafonte mesela; Onun hikayeleri var, Bir tanesini anlatayım; Marlon Brando, Harry Belafonte, Tony Curtis ve Walther Mathau, dört dev isim, gençliklerinde aynı tiyatroda çalışıyorlar, daha meşhur olmamışlar, turneye çıkmışlar. Otobüste bol bol içiyorlar. Benzinciye gidiyorlar, tuvalet ihtiyaçları için. Harry Belafonte’nin sırtına; “vay puşt zenci, burası beyazlar içindir” denerek silah dayanıyor. Böyle şeyleri dile getiriyoruz. Tabi ki doğrudan ırkçılık budur işte diye birşey yok ama.

ÜÇ KUŞAKLA FİNAL
Konuklarınız da var değil mi?
Evet. Moderasyonu kabare sanatçısı Fatih Çevikollu yapıyor zaten. Türkiye bölümünde iki parçayı buradaki bir koroyla yapıyoruz. Onu özellikle istedik. Birazcık da Zeki Müren esprisi için. Bunun dışında plan dışı birşey oldu; Mart ayında Stadtrevüe dergisinde Köln’de Türkiyelilerin müzik tarihi üzerine uzunca bir makale çıktı. Orada Metin Türköz, biz, Yarınistan, benim oğlum Eko Fresch ve Türküola şirketi anlatılıyor. Sonunda; “bu kadar çok şey olmuş, farkında değiliz ama şimdiye bakarsak neden bir Metin Türköz sokağı, okulu yok, neden Yüksel Özkasap’la ilgili bir şey yok, neden Eko Fresh’in şarkıları okullarda okutulmuyor diye soruluyor. Ben Avustralya’da büyüdüm. İlkokula gittiğimizde bize Beatles okutuluyordu. Rotterdam’da konservatuvar var, orada Türk müziği, halk müziği, Hint müziği, tango, vb. var. Burada neden yok?” Bu ifadeler beni harekete geçirdi ve bizim grupla final yerine bu üç kuşağı topladık. Metin Türköz, burada yaşlılar evinde kalıyor. Bana kalırsa Almanya’daki ilk Türk ozanı. ‚Kabahat tercümanda‘ gibi türküleriyle, Türkiyeli insanların sorunlarını ilk dile getiren kişi. Metin abi 81 yaşında, eşini yeni kaybetti, ama buna rağmen katılacağını söyledi. Onun parçasını çalıştık, o söyleyemese de biz söyleyeceğiz, yanımızda olacak. Bizden bir parça olacak ve Eko bir şarkı söyleyecek. Kölnlüler görsünler bir. Daha sonra başka şehirlerde de gösterilerimiz olacak.

Die Mampen
Prömiyer
Volksbühne am Rudolfplatz Köln
30 Nisan, saat 19.30
Ayrıntılı bilgi için: https://die-mampen.de/