Bir Almanya masalı

Essenli yönetmen Dinçer Güçyeter’in Anka Tiyatro Grubu tarafından sahnelenen otobiyografik göç öyküsü „Annemin Almanya Masalı“ 18 Mayıs’ta Köln Kulturbunker’de sahnelenecek. Güçyeter, oyun hakkında sorularımızı cevapladı.

Semra Çelik

„Annemin Almanya Masalı“ nasıl ortaya çıktı?

2017 yılının başında Goethe`nin büyük eseri Faust`u sahnelemek için yeniden buluşmuştuk. Okuma provaları yapıldı, sahne provasına geçilmişti. İki üç haftalık çalışmadan sonra eserin bizim kullanmak istediğimiz dile uzak olduğunu, bizim üzerimizde eğreti duracağını anlayıp yeni bir metin üzerinde deneme yapma kararı aldık. Fakat bunun hangi metin olacağı konusunda hemfikir olamamıştık. Tam bu dönemde ben, Almanca olarak yavaş yavaş notlarını almaya başladığım “Annemin Almanya Masalı“ romanımın o güne kadar toplanan tüm malzemesini masa üzerine çıkarıp bir hafta içinde sahne uyarlamasını hazırladım. İlk okuma provasında tüm ekip yeniden evini, yurdunu bulmuş gibiydi. O gün çok güldük, hüzünlendik, şekilden şekile girdik.

Okuma provasından sonra arkadaşlardan biri; „Bu oyun biraz da benim hikayem. Annemi, babamı, onların tarihini görüyorum. Hasreti, emeği ve mücadeleyi… En önemlisi, pes etmemeyi!“ dedi.

„Tamam“ dedim kendi kendime. Her gün biraz birbirimizden uzaklaştığımız bir dönemde bu ortak hikaye hepimize iyi gelecekti. Oyunun yapısı üzerine daha cesaretli düşünmeme sebep olmuştu bu mesaj.

GÖÇ HİKAYESİ

Neler anlatıyorsunuz oyunda?

Bugüne kadar gösterilere katılan bir çok insan bu oyunun benim hikayem olup olmadığını soruyor. Tamamıyla benim hikayem demek ne kadar doğru bilmiyorum aslında. Kökleri daha eskilere ilişen bir göçün söze gelmiş hali, ya da insanlık tarihinin en yaralı izlerinden biri demek daha doğru olur bence. Yalan yok, ben yine nefsime hakim olamayıp kendi anılarım ile süsledim hikayeyi. Meğer ne çok şey birikmiş kendime dahi söyleyemediğim. Sanırım bu tespit hepimiz için geçerli. Aynalardan gizlediğimiz ne çok “hatıra“ gizli aslında ömrümüzde. Anneannemin Kavala´dan Uşak´a göç etmeye zorlanması ile başlayan bu seyir, Sirkeci`den Köln`e çizilen rota ile devam ediyor. Sonra benim neslim giriyor devreye: iş için göç etmiş bir anne babanın, o kazanma/kök salabilme telaşı arasında dünyaya bıraktığı çocukları… Sabah uyandıklarında mutfak masasına bırakılmış ekmeği yiyip; diğer çiftini bir türlü bulamadıkları, dolma parmaklarını fora eden, yırtık çorapları giyip; boyunlarına ipe geçirilmiş anahtarı takıp, zinciri habire atan bisikletleriyle okula giden; akşam vakti kapı eşiklerinde anne babasının vardiya bitimine dek dakikaları sayan çocukların günlüğü bu iç döküm. O çocuklardan biriydim ben de.

KADINLARIN YÜKÜ BÜYÜK

Ama annenizi ve kadınları anlatıyorsunuz.

„Savaş en çok kadınları ve çocukları vurur. Mübadele yıllarında yerinden yurdundan zorla göç ettirilmiş muhacir Ayşe ile başlar hikaye. Yunan Ayşe kaderini kızı Hanife ve torunu Fatma`ya devreder. Yabanın elinden kurtulamayan, döngüleri içinde gurbeti yaşayan üç kuşak kadının çaresizlik, mücadele ve var olabilme hikayesidir bu oyun.“

Ekipten diğer bir arkadaş bu cümleleri yazmıştı bana. Haklıydı.

Diğer yandan babam kendi kahvehanesini işletiyordu fakat hesap kitap durumunu pek kafaya takmazdı. Kahvehane devamlı dolu olsa da kasa genelde eksiye giderdi. Canını üzmezdi. Diğer taraftan annem yetip bitirmek için fabrikadan çıkıp çilek, kuşkonmaz tarlasına giderdi. Sabah masaya yiyeceğimizi içeceğimizi koyup çıkar, genelde geç vakitlerde eve dönerdi. Ben yedi yaşlarındaydım, tarlasında çalıştığı çiftçi çilek sepetlerini boşaltabilecek biri lazım demiş. Annem beni götürdü. Böylelikle iş hayatına atılmış oldum. Annemle babamın evliliğinden ondört sene sonra doğduğum için tanıdıklar bu çocuğa nasıl kıyıp buralara getiriyorsun diye çok sorarlardı. Kendisi istiyor, evde canı sıkılıyor derdi genelde. Aslında derdi başkaydı, babama benzeyeceğim diye korkuyordu. Meslek eğitimine başlayasıya kadar annemle devamla tarla işlerine gittim, annemin yanında diğer kadınlarla büyüdüm sayılır. Yani kadın hikayeleri belleğime iyice yer edinmişlerdi. Evi geçindirmenin yanında borçları ödeyen de genelde annemdi. Bu durumda babamdan çok annemin etkisi altında bir çocukluk geçirdim.

MASALSI BİR HAYAT

Niye masal?

Oyunun tanıtım kataloğu şu kelimeler ile başlar: Hakikatin yüzüne boya sürmek için değil, hayatı hafifletmek için. Sırf bunun için, senin olan bu hikayeye masal dedim anne!

Oyuna acıklı bir hava vermek istemedim. Tamamıyla bunu başarabilmek olanaksız ama elimden geldiğince yaşanılan acıların yanında komik anları, bana anlatılanları oyunun içinde kullanmak istedim. Bu yüzden masal demek geldi içimden, ani bir karardı, üzerine çok düşündüm dersem yalan söylemiş olurum.

Neden böyle bir oyuna gerek duydunuz?

2020 yılında roman olarak yayınlanacak bu metni niye yazdığımı ben de çok sordum kendime. Sanırım en kısa cevap şöyle verilebilir: Bu oyunu, daha katlanılır bir hayat için yollara düşüp, gençliğini, sevdalarını, sözlerini, heveslerini kök salabilme telaşıyla valizinden çıkarmayı unutan tüm “Gastarbeiter“ anne babalara ve pencere önü çocuklarına ithaf ediyorum. Elbette ham yanı kalmıştır hikayenin. Eksiğiyle gediğiyle kabul görürse, sabah uyandığında mutfak masasında üzerine “nutella“ sürülmüş ekmek dilimini bulan çocuklar kadar mutlu olacağım.