AB seçimleri için garip birlikler

AB seçimleri öncesinde geniş kitleleri oy vermeye çağıran ‘birlikler’ artıyor. Sermaye, sendika, dini örgütlenmeler, çevre, sanat vb. örgütler AB seçimlerine katılmaya çağırıyorlar. Çağrılarda AB’nin demokratik, sosyal ve insancıl ilkelerinden dem vurulup, “bunu korumak zorundayız” denilerek bir “biz” tablosu çiziliyor. Sosyal ve sınıfsal farklılıkların yok sayıldığı ve “hepimiz aynı gemideyiz” teranelerinin bolca kullanıldığı “birlik” çağrısında, “AB’yi sağdaki ve soldaki aşırı güçlere karşı koruma” dan bahsediliyor ve “oyumuzu AB’ye verelim” çağrıları yapılıyor.

SERDAR DERVENTLİ

Alman Sendikalar Birliği (DGB) ve üye sendikalar Nisan ayından bu yana tüm olanak ve fırsatları değerlendirerek, “Avrupa. Ama şimdi tam (olsun)” şeklinde çevirisi yapılabilecek (“Europa. Jetzt aber richtig!“) bir slogan altında AB seçimleri için kampanya sürdürüyorlar. Uluslararası BİRLİK, MÜCADELE ve DAYANIŞMA günü 1 Mayıs’ta işçi ve emekçileri bu slogan altında alanlara çağıran sendika bürokrasisi, konuşmalarında Almanya ve Avrupa’daki sosyal sorunları “teğet” geçerken “asıl önemli olanın Avrupa’yı AB düşmanlarına bırakmamak” olduğunu ifade ettiler.

AB SEÇİMLERİ İÇİN EYLEM GÜNÜ!

1 Mayıs gününü işçi ve emekçi halk düşmanı AB’ye ‘kurban’ etmesi yetmezmiş gibi DGB ayrıca 20 Mayıs günü tüm işyerlerinin önünde AB seçimleri için propaganda yaptı. Bugüne kadar AB adına yapılanların tek bir kelimeyle değerlendirilmediği DGB çağrılarında bir dizi talep ileri sürülerek “bunları istiyoruz” deniliyor.

Bu talepler (“güvencesiz işler ve ücret dampingi üzerinden rekabete son verilmesi”, “Tüm AB ülkelerinde yoksulluğa dayanıklı asgari ücret”, “kadın ve erkeklere eşit şans” vb. Daha geniş bilgi için bkz.: www.dgb.de) sanki seçimlerle elde edilecekmiş gibi tutum alan DGB’nin bildirisinde “mücadele” kelimesi bir kez dahi anılmıyor.

DGB’nin yanı sıra çatı örgütüne bağlı işkolu sendikaları da kendi seçim çağrılarını yayınladılar. IG BCE, “Avrupa’nın iyi çalışma koşullarının hakim olduğu kıta olarak kalması için” seçimlere katılma çağrısı yaparken IG Metall, “seçim tembeli” olanların sandığa gitmeleri için nasıl ikna edilebileceğini kısa filmlerle anlatıyorlar.

İsim vermeden, “popülist ve AB düşmanı” partilere oy verilmemesi istenen bu çağrılarda hangi partiye oy verilmesinin daha doğru olacağı konusuna hiç girilmiyor. Bir dakikalığına da olsa; farz edelim AB parlamentosu ileri sürülen talepleri hayata geçirebilecek bir oluşum, Peki o zaman hangi partiye oy vermemiz gerekiyor?!

GEREKİRSE ZORLA GÜZELLİK!

Aralarında BDA, DGB gibi emek ve sermaye örgütlerinin yanı sıra dini, sportif ve kültürel kurumun da bulunduğu dokuz örgütün (kutuya bkz) çağrıcı ve yüzden fazla kurum ve kuruluşun ise destekçi sıfatıyla yer aldığı, “Dünyaya açıklık, dayanışma, demokrasi ve hukuk devleti için – hoşgörüsüzlüğe, insan düşmanlığına ve şiddete karşı birlik” (“Allianz für Weltoffenheit, Solidarität, Demokratie und Rechtsstaat – gegen Intoleranz, Menschenfeindlichkeit und Gewalt.” bkz.: www.allianz-fuer-weltoffenheit.de/) adı altında AB seçimlerini destekleme birliği kuruldu.

Almanya’nın “demokratik ve dünyaya açık bir ülke” olduğu ve “evrensel insan haklarına karşı sorumluluk taşıyan, değerler ve ekonomi birliği AB’nin bir parçasıdır” diye bir girişten sonra Almanya’nın sahip olduğu “değerler” bir bir sıralanıyor.

Bu “değerlere” bakıldığında ise bunların hiçbirinin gerçek anlamda hayat bulmadığı, “evrensel insan hakları” denebilecek tüm “ilkelerin” (örneğin insanca yaşam hakkı, serbest dolaşım, iltica hakkı, konutun dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü gibi) Almanya ve AB içinde rafa kaldırıldığı görülmekte.

Demokrasi ve dünyaya açık olmanın” önemine dikkat çekilen açıklamanın önemli bir bölümü AB’ye daha doğrusu Almanya’ya gelen göçmenlerin/mültecilerin yasalara uyması gerektiği, devlete karşı gelmemeleri üzerine kurgulanmış. Örneğin “Suçlarla mücadelede ve barış içinde bir arada yaşama konusunda devletin şiddet tekeli hayata geçirilmeli” (“die Durchsetzung des staatlichen Gewaltmonopols bei der Bekämpfung von Kriminalität und ein friedliches Miteinander ohne Gewalt”) irdelendiğinde, bir yanda göçmenlerin/mültecilerin yasalara uymadığı izlenimi yaratılırken diğer yandan “barış içinde bir arada yaşam” için de devletin baskısı gerektiği vurgulanıyor. Güzellik, gerekirse zorla güzellik!

İçinde biraz değişiklik yapılıp, birkaç maddesi çıkartıldığında sağcı partilerin dahi rahatlıkla imzalayabileceği bir metin olan çağrı, gerçekte göçmenlerin/mültecilerin yasalara uymadığı/devlete karşı geldikleri önyargılarından hareketle ve hazırlanmış bir metin. DİTİB, AABF ve TGD gibi Türkiye kökenli örgütlerin bu metni imzalamalarını ise bu örgütlerin göçmenlerin çıkarları konusundaki “duyarlılıklarını” ortaya koymakta.

ÇIKARLARIMIZ NE ZAMAN AYNILAŞTI?

İşçi ve emekçiler açısından ilginç seçim çağrılardan biri de sermaye örgütleri (BDA, BDI, DIHK ve ZDH) tarafından yapılanı oldu. “WIRtschaft für Europa” (“Sanayiciler Avrupa’dan yana” diye çevirisi yapılabilir) başlığında “Wirtschaft” kelimesinin ilk üç harfi (“WIR” = “BİZ”) büyük yazılıp kelime oyunu yapılmış. Metin incelendiğinde kurgusu başından sonuna kadar sürekli “biz” üzerine şekillendiği görülüyor. “BİZ” derken sadece sermaye kastedilmiyor; “bizim işletmelerimiz”, “bizim pazarımız” deniliyor ve “biz”in sermayesi ve işçisiyle birlikte “biz” olarak anlaşılması için çabalanıyor.

Avrupa, işletmelerimiz için merkezi bir öneme sahiptir, AB bizim yurtiçi pazarımızdır (“Heimatmarkt”) diye başlayan bildiride, “Avrupa, yüksek sosyal sorumluluk seviyesine sahip, dünyanın en büyük demokratik, özgürlük, hukuk, ekonomik ve refah alanı olarak bizim kimliğimizin bir parçasıdır” deniliyor.

Bu sayılanları bir de Güney ve Doğu Avrupalılara, “siz bu konuda nasıl düşünüyorsunuz” diye sormak gerekiyor. Havaalanları ve limanları başta olmak üzere birçok devlet kurumlarının AB Troyka baskısıyla özelleştirildiği Yunanlı emekçiler bunu duyunca ne diyecekler? Veya Almanya’nın düşük ücretli işçileri olarak sömürülen Doğu Avrupalı emekçiler, “yüksek sosyal sorumluluk seviyesi” hakkında neler söyleyecekler?

Veya AB’nin en güçlü ekonomisine sahip Almanya’da Hartz IV ile geçinmeye mahkum edilen, yaşlılıkta yoksullukla boğuşan emekçiler “refah alanı AB” denildiğinde ne anlıyorlar?

İhracatının yüzde 60’ını AB ülkelerine yapan Alman sermayesi için AB’nin “refah alanı” olduğu ortada. Sadece buda değil; Alman sermayesi için AB aynı zamanda dünya çapında belirleyici rol oynamasında da önem arz ediyor.

GERÇEK YÜZLERİ ORTAYA ÇIKTI

Sendika bürokrasisinin sermaye işbirlikçisi yüzünü apaçık ortaya koyan bir seçim çağrısı da Güney Vestfalya’dan geldi. NRW eyaletinin güneyindeki DGB Südwestfalen, IG Metall Olpe, IG Metall Siegen ve Ver.di Südwestfalen örgütleri bu bölgedeki işveren örgütleriyle birlikte AB seçimleriyle ilgili yaptıkları ortak açıklama “aynı gemideyiz” teranesi de üzerinden hazırlanmış.

Biz Almanlar, 70 yıldır barış ve özgürlük içinde yaşamamızı bu süreçte yaşanan Avrupa entegrasyonuna borçluyuz. Bugün tadına vardığımız özgürlük, refah, güvenlik, serbest dolaşım ve demokrasi sadece Almanya değil tüm kıtadaki hiçbir ülke daha önce tatmadı” deniliyor.

Bu “methiyelerden” sonra AB’nin ekonomik olarak dünyada neyi ifade ettiği, Euro’nun dolardan sonra en önemli para birimi olduğu belirtildikten sonra, “Almanya, ortak pazardan, diğer tüm ülkelerden daha fazla faydalanan ülkedir. Ülkemiz, dünyada en yüksek ticaret fazlalığına sahip ülkedir. Alman işletmeleri ürettiklerinin neredeyse üçte ikisini AB ülkelerine ihraç etmekteler. Son olarak ihraç edilen malların değeri ithal edilenin değerini 265 milyar Euro aştı. Bunda en belirleyici olan Euro bölgesi ülkeleri olduğu gibi diğer AB ülkelerinden ve bunların dışında çok daha fazla ülkenin, mükemmel mal ve hizmetlere duyduğu ilgidir. Avrupa iç pazarı olmadan bu, bu kapsamda mümkün olmazdı” deniliyor ve ekleniyor: “Günlük yaşamında her birey daha fazla rekabet, daha büyük ürün çeşitliliği, uygun fiyatlar ve tüketiciyi koruma standartlarından faydalanıyor.”

Sendikacıların, yüz milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını olumsuz etkileyen, dünya halkları açısından çok yönlü tehdit oluşturan böylesi bir emperyalist birliği bu denli savunmalarını anlamak pek kolay değil. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde yaşayan bir emekçi daha fazla rekabetten nasıl faydalı çıkabilir? Almanya’nın ticaret fazlalığının diğer ülkelerin borçlanması, bu ülkelerdeki işsizliğin artması anlamına geldiğini bu sendikacılar pekâlâ biliyorlar. Ve buna rağmen bu tür açıklamaları sermaye temsilcileri ile birlikte imzalamaları ise asıl amaçlarının Alman sermayesinin çıkarlarını gözettiklerini gösteriyor.

SEÇİMLER DEĞİL MÜCADELE YAŞAMI GÜZELLEŞTİRİR!

AB üzerine ne kadar methiyeler dizilse de, AB’nin sözde iyi yanları ne kadar öne çıkarılsa da AB üyesi ülkelerde yaşayan emekçiler gerçek durumun nasıl olduğunu her gün hissediyorlar. İster üretimin tümden veya kısmen bir ülkeden diğer ülkeye kaydırılması olsun ister AB Komisyonu’nun aldığı işçi ve emekçi düşmanı kararlar olsun; işsizlik-yoksulluk, daha uzun çalışma süreleri, emeklilik döneminde yoksulluk, kiralık ve taşeron işçilikten AB’deki tüm işçiler olumsuz olarak etkileniyor.

Rekabet yaşamımızı kolaylaştıran – güzelleştiren değil zorlaştıran, çekilmez hale getiren bir durumdur. Sendikaların ilk ortaya çıkmaları bile rekabet düzenine son vermek üzere atılan adımdı

AB ülkelerindeki emekçilerin yaşamı seçimlerle değil tüm emekçilerine artık mücadelesiyle iyileşecek, güzelleşecektir.


Birlik partnerleri (“Allianzpartner”)

Alman İşverenleri Birliği (BDA), Alman Piskoposlar Konferansı (DBK), Alman Sendikalar Birliği (DGB), Alman Kültür Konseyi (Deutscher Kulturrat) Alman Doğa Koruma Birliği (DNR), Alman Olimpiyat Sporları Konfederasyonu (DOSB), Almanya Protestan Kilisesi (EKD), Müslümanlar Koordinasyon Konseyi (KRM) ve Almanya Yahudileri Merkez Konseyi (Zentralrat der Juden in Deutschland). Çağrı ise yüzlerce kurum tarafından destekleniyor.