AP seçimleri, AB ve olasılıklar

Avrupa Birliği (AB), Brexit ile birlikte girmiş olduğu daralma ve belirsizlik evresinde ilerlemeye devam ediyor. 23-26 Mayıs tarihleri arasında AB genelinde 28 ülkede yaklaşık 200 milyon insanın katıldığı Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin sonuçları da siyaseten bunu doğrular nitelikte. Kaos, gerilim ve ülkeler arasındaki çıkar çatışması önümüzdeki süreçte hızlanacak gibi görünüyor.

YÜCEL ÖZDEMİR

Kıta genelinde AB’nin “Avrupa Birleşik Devletleri”nde dönüşmesine itiraz eden, bu nedenle sürekli ulusal devletlerin egemenlik haklarına vurgu yapan, bunu programlarına yazan “sağ popülist”, milliyetçi parti ve akımlar, beş yıl öncesine göre güçlenerek parlamentoda temsil edilmeye başladılar. AB politikaları üzerinde belirleyici olan Almanya ve Fransa’nın Brüksel üzerinden yaptığı dayatmalara yer yer açıktan itiraz eden bu akımlar birçok ülkede önemli ölçüde güç kazanmış ve hükümet ya da hükümet ortağı haline gelmiş bulunuyor.

Almanya’da aşırı sağ parti AfD, AB’yi “Egemen devletlerin ekonomik ve çıkarları birliği”1 olarak kalmasını savunuyor. Almanya’nın AB’den ayrılması anlamına gelen “Dexit” ise son seçenek. “Sağ popülist” akımların tümü “ulusal egemenliği” öne çıkararak üye devletlerin daha fazla entegrasyonuna dair atılan adımlara karşı çıkıyorlar, eleştiriler yöneltiyorlar.

Bu görüşün önceki döneme göre geniş kitleler arasında daha fazla etki yaratmasının arkasında elbette, AB’deki “entegrasyon sürecinin” hızlanmasının ekonomik olarak geniş kesimler üzerinde yaratmış olduğu baskı bulunuyor. Bununla birlikte ekonomileri küçük ve rekabet gücü olmayan ülkelerin pazarı zengin ve güçlü ülkeler tarafından talan edilmiş olup, Yunanistan’da olduğu gibi ülkeye zenginlik getirilen bütün kamu kuruluları özelleştirme sonucu zengin ülkelerin tekelleri tarafından satın alınmış olup, dolayısıyla da yaratılan zenginlik ülke dışına akmaktadır.

AB’ye üyelikle birlikte kazanan gibi görünen ülkelerin çoğunun zamanda kaybeden olduğu, asıl kazananın ise ekonomileri güçlü, rekabet gücü yüksek ülkeler ve onların tekelleri olduğu gerçeği artık daha yalın şekilde görülüyor.

Farklı ekonomilere sahip AB üyesi ülkelerin maliye politikalarının Avrupa Merkez Bankası ve Euro Grubu’nda toplanması, bir bakımdan ülke hükümetlerinin bütçe yapma yetkisini de elinden alıyor. “Euro krizi” döneminde bu durumun nasıl işlediği somut olarak Yunanistan’a dayatılan programlar sırasında görülmüştü. Yine 2015’te ortaya çıkan “sığınmacı krizi” döneminde AB tarafından sığınmacıların kota esasına göre ülkelere dağıtılması yönünde alınan karar da sağ popülist hareketlerin güç toplamasına vesile olmuş ve bazı ülkeler arkalarına aldıkları rüzgarla bu kararı hayata geçmeye yanaşmamışlardı. Göçmen ve sığınmacı düşmanı akımlar bu durumu aynı zamanda AB karşıtlığını güçlendirmek için kullanmışlardı.

Euroskeptiker”2 olarak tanımlanan parti ve akımların güç toplamasında bir yanını elbette merkezdeki muhafazakar ve sosyal demokrat partilerin güç kaybetmesinden kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, “merkezdeki” partilerin izlemiş olduğu ekonomik-sosyal politikalar, geniş emekçi kesimler arasında daha fazla yoksulluğa, işsizliğe ve gelecek korkusuna yol açtığı için sistemin klasik partilerine güvensizlik derinleşmiş bulunuyor. Olup bitenler aynı zamanda, sosyal devletin tasfiyesinde büyük rolü bulunan bu iki akımın Avrupa genelinde yarattığı tablonun eseridir.

SAĞ-POLÜLİST” AKIMLAR KİMİN TEMSİLCİSİ?

AB genelinde aşırı sağ ve milliyetçi akımların yükselişi bu nedenle izlenen sosyal politikalardan bağımsız değil. Emekçi sınıflar arasında bu partilere destek oranının artması da neoliberal politikaların yaratmış olduğu derin tahribattan kaynaklanıyor. Ancak, bu aşırı sağ partilerin sosyal sorunlar nedeniyle gelecek kaygısı içinde düşen geniş emekçi kesimlerin çıkarlarını savundukları anlamına gelmiyor. Onların yaptıkları, tıpkı daha önce nasyonalsosyalistlerin yaptığı gibi, geniş emekçi kesimlerinin sorunlarını suistimal ederek, demagojik halde gündeme getirerek, sermayenin çıkarlarına yedeklemekten başka bir şey değildir.

Bugün kadro bileşimi asıl olarak orta sınıflardan devşirilen “sağ popülist”, milliyetçi partilerin başka gelişmelerin yanı sıra, AB’nin entegrasyon sürecinin derinleşmesiyle birlikte rekabet gücünü kaybeden, ulusal pazarı kendi kontrolleri altında tutmak isteyen sermaye gruplarının sözcüsü ve temsilcisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Almanya için Alternatif (AfD) partisi kurulduğunda bazı sermaye çevrelerinin destek verdiği biliniyor. Keza bu partinin pek çok şirketten destek aldığı da ortaya çıkan “bağış skandalları”yla görüldü. Yine AfD kurulduğunda milyoner August von Finck tarafından finanse edildiği belgeleriyle ortaya konuldu.

Benzer şekilde diğer AB ülkelerinde de azımsanmayacak sayıda sermaye sahibinin “sağ popülist” partilere destek verdiği biliniyor. Süddeutsche Zeitung ve Der Spiegel dergisi tarafından birlikte yayınlanan Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) Başkanı Heinz Christian Strache’nin İbiza adasındaki skandal videosunda, Strache kendilerine maddi destek veren işverenlerin isimin tek tek sayıyordu. Ve bağışların nasıl illegal yollardan aktarılabileceğini anlatıyordu.

İngiltere’de Brexit kampanyasında başrol oynayan aşırı sağcı Nigel Farage’nin eski partisi UKIP’in işveren Arron Banks’tan yarım milyon Euro aldığı da ortaya çıkmıştı.3

Keza İtalya’da faşist Lega partisinin eski başkanı Umberto Bossi, illegal bağış alma nedeniyle 2018’de bir yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ceza nedeniyle şimdi Matteo Salvini’nin başkanlığını yaptığı Lega devlete tam 49 milyon Euro geri ödemek zorunda kalmıştı. Bu da alınan bağışın miktarı konusunda bir fikir veriyor. Polonya’daki milliyetçi Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) lideri Jaroslaw Kaczinskiy aynı zamanda bir emlak baronu. Fransa eski Milliyetçi Cephe’nin yerine kurulan Rassemblement National (RN) tarafından Rus bankalarından pek çok milyonlarca euro kredi alındığı da biliniyor.

Veriler, aşırı sağ partilerin bazı sermaye çevreleri ile bağlantı içinde olduğunu yeterince ortaya koyuyor. Diğer taraftan, AB sürecinde kazanan durumundaki tekeller, sermaye örgütleri ve ülkeler çoğunlukla, bu sürecin zayıflatılması ve da yavaşlatılmasını savunan “sağ popülist” partilere karşı kampanyalara destek veriyorlar. AP seçimleri öncesinde tekellerin açık ya da dolaylı yollardan aşırı sağa karşı AB’nin güçlendirilmesi konusunda yaptıkları açıklamalar ve gazetelere verdikleri tam sayfa ilanlar da bunun ifadesiydi.

Seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablonun kendisi de bunu güçlendiren yönde. AB sürecinde en kazançlı çıkan Almanya’da, aşırı sağ parti beklendiği gibi bir çıkış yapmadığı gibi (yüzde 11 oy aldı) AB karşıtı söylemi de görece daha “yumuşaktı”. AB’den ayrılma neredeyse hiç dillendirilmedi. Sürecin diğer kazan ülkesi Hollanda’da ayrılma referandumunu gündeme getiren ve “Nexit” diyen Geert Wilders’in partisi önemli ölçüde oy kaybına uğradı. Onun yerine bu kez yine AB üyeliği konusunda referandum talep eden, ama az yıpranan Demokrasi Forumu (FvD) yüzde 11 oyla yükselişe geçti.

Ancak bu sürecin daha fazla kaybedeni durumundaki ülkelerde sağ popülist partiler çok daha fazla oy aldılar. İtalya’da Lega yüzde 34, Polonya’da PiS yüzde 45.6; Çekya’da Ano 2011 yüzde 21, Macaristan’da Fidesz yüzde 52, İngiltere’de Brexit Partisi yüzde 31.7 oy aldılar. Fransa’da ise Rassemblement National (RN) yüzde 23 oy alarak birinci oldu.

Burada Fransa’nın özel bir yer tuttuğunu belirtmek gerekiyor. Almanya ile birlikte AB’nin politikaları üzerinde önemli bir ağırlığı olan Fransa’da, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, pek çok kez “Avrupa vizyoneri” olarak tanımlanmasına rağmen Le Pen’in gerisine düştü. Bunda, eskinin güçlü partileri Cumhuriyetçiler ve Sosyalist Parti’nin önemli oranda güç kaybetmesi, Macron’un beklentilere yanıt vermemesi rol oynadı. Keza, Fransa AB’nin belirleyen ülkesi olmasına rağmen ekonomik olarak pek çok alanda Almanya’ya karşı açık verdiği gibi, AB sürecinde daha dezavantajlı duruma düşmüş durumda. Bu durum daha önce Almanya ile Fransa arasında tartışma konusu da olmuştu. Fransa ekonomideki bu dezavantajlı durumunu dış politika ve AB politikalarında elde edeceği kazanımlarla kapatmayı planlıyor. Bu nedenle AB Ordusu’nun kurulmasında, militarist politikalarda daha atak davranıyor.

Bazı sermaye çevreleriyle bağlantılı milliyetçi güçlerin yükselişi, aynı zamanda pazar alanlarını koruyamayan sermaye çevrelerinin çıkarlarını korumak için harekete geçtiğini gösteriyor. Eğilimin politik olarak güçlenerek devam etmesi durumunda AB’yi daha büyük krizler yaşaması sürpriz olmayacaktır.

YENİ AP NEYİN İFADESİ?

AB’nin karar verici güçleri, geçmişte bugünkü sorunların yaşanabileceğini öngördükleri için karar mekanizmasını da ona göre düzenlemeyi ihmal etmediler. Yeni AP’nin bileşimine bakıldığında, geleneksel büyük iki grup4 salt çoğunluğu kaybetmiş durumda. Bu tablo elbette AB’nin karar sürecinde köklü bir değişiklik olacaüı anlamı taşımıyor. Çünkü AB’de kararlar asıl olarak hükümet ve devlet başkanlarının üyesi olduğu Konsey tarafından alınıyor ve bunların bir bölümünün aynı zamanda AP tarafından da onaylanması gerekiyor. Bir bakıma AB’nin “yürütmesi” durumundaki konseyin almış olduğu kararların çoğu bugüne kadar parlamento sorunsuz olarak kabul edildi. Zira, Lizbon Anlaşması ile konseyde karar alma biçimi de değiştirildiği için, tek tek ülkelerin itirazı pek fazla önem taşımıyor. Ancak buna rağmen merkez partilerin gerilemesi AP’nu geçmişten farklı bir duruma sokacak, konu ve gündemler üzerindeki tartışmaları daha da hararetlendirecektir haliyle.

Üye ülkelerin yüzde 60’ı ve AB nüfusunun yüzde 60’ını temsi eden çoğunluk” esası üzerinden alınan kararlarda, asıl olarak büyük ülkelerin sözü geçiyor. Daha önce söz konusu olan “oy birliği” prensibi pek çok alanda kaldırıldığı için sağ parti ve akımların kararları engelleme olasılığı düşük. Ancak, daha önce sığınmacıların kota usulüne göre dağıtmada olduğu gibi, kararlara uymama ihtimali yüksel ve bu durum doğal olarak AB içindeki tartışma ve bölünmeyi derinleştirecektir. AB fonlarından yararlanmayı önemseyen bu ülkeler, önümüzdeki dönemde mümkün olduğu kadar avantajlardan yararlanma, dezavantajları yerine getirmeme ilkesiyle hareket etmeye devam edecekler.

Süddeutsche Zeitung’dan Thomas Kirchner’in yaptığı şu değerlendirme aslında çok da yersiz değil: “Bugüne kadar olduğu gibi Avrupa projesinde asıl tehlike parlamentodan gelmiyor. Asıl tehdit birlikte yasa yaptığı konseyden geliyor. Burada kararların nitelikli çoğunluk ya da oy birliğiyle alınması gerekiyor. Bu durumda tek tek ülkeler ya da az sayıdaki ülkelerin kurduğu koalisyonlar, parlamentoda çoğunlukla izole edilecek sağcı milletvekillerinden daha fazla kararları bloke etmesi mümkün. Bu durum değişmediği takdirde AB düşmanlarının ulusal meclislerde elde ettikleri başarılar, AP seçimlerinde elde ettikleri başarıdan daha büyük zarar verecek. Polonya, Macaristan veya Romanya’daki iltica politikası konusundaki anlaşmazlık veya hukukun üstünlüğü gibi bu tür tıkanmalar birikirse, o zaman tek bir şey kalır: farklı hızlara sahip bir Avrupa, yani ayrı yollar. Bu, AB’nin son şansı olan başka bir AB olacaktır. Ve rakipleri için bir başarı.”5

MUHTEMEL GELİŞMELER

Pek çok ülkede AB yanlısı parti ve akımların güç kaybetmesi, aynı zamanda AB’nin eski “tılsımını” yitirdiğini gösteriyor. Üstelik yoğun propagandalar nedeniyle seçimlere katılım oranı arttığı halde “sağ popülist”, milliyetçi partilerin güç kazanması, gelecekte AB içerisindeki çelişkileri derinleştirmeye devam edecektir. Karar mekanizmasında AP’nin yetkilerinin artırılması da soruna çözüm getiremedi. Tersine yapılan pek çok düzenleme AB’de yüzmilyonlarca insanın geleceğini etkileyen kararların asıl olarak Almanya-Fransa tarafından alınması, ekonomi kaynaklı tepkilere siyaseten de yenilerinin eklenmesine ve AB sürecinin daha çok sorgulanmasına ortam hazırladı. Halkların kararlarının yok hükmünde olduğu, 2005’te Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumların sonucuna gösterilen tepkilerle görüldü.

Geleceğini Avrupa Birliği’nim stabil tutma üzerinden planlayan ülkeler ve sermaye güçleri açısından bu durum kaçınamayacakları bir çelişkiyi içermekte; hedeflerine doğru ilerlemek istedikçe eşitsizliğe dayalı bir Avrupa ortaya çıkmasından kaynaklı tartışmaları da beraberinde üretmektedirler. Seçim sonuçları bu ülkeler ve sermaye güçler açısından da uyarıcı olacaktır; temel stratejini değil ama uygulayacakları taktikleri mevcut tabloya uydurmaya yönelecektir.

Ekonomik, siyasi ve hukuksal alanlarda AB’nin daha fazla entegrasyonunu dayatan ülkelere tepki artarken, bu süreçten zarar gören ülkelerin sermaye grupları, birleşme yolunda daha fazla adım atılmasına karşı çıkarak milliyetçiliği körüklüyorlar. Entegrasyon sürecinden kazanç elde eden ve bundan sonra etmeye devam etmek isteyen ülkeler ve sermaye gruplarıysa ısrarla bu süreci hızlandırmak istiyorlar. Uluslararası alanda emperyalist devletler arasında giderek kızışan ekonomik ve askeri rekabet ortamı da bu kesimlerin elini güçlendiriyor; ‚bu kurtlar sofrasından aç kalkmak istemiyorsak, Avrupa olarak gücümüzü birleştirmeliyiz‘ görüşünü propaganda ediyorlar.

Ne var ki AB’nin entegrasyonunu güçlendirme yönünde atılan adımlar yoğunlaştıkça, eşitsizliğin yarattığı sonuçlar da daha görünür olup, dolayısıyla tartışmalar, tepkiler ve merkezkaç eğilimler de güçlenecektir. AP seçimleri bunu bir kez daha göstermiştir.

Bu nedenle Avrupa genelinde ilerici güçlerin de AB politikasını gözden geçirmesi kaçınılmaz görünüyor. Ulusal pazarını koruma derdine düşmüş burjuva kesimlerin yedeğine düşmeden, tekellerin, mali sermayenin Avrupa’sına karşı çıkmak, halkların ve emekçilerin sınırların olmadığı bir Avrupa’da birlikte yaşamasını savunmak bugün çok daha büyük bir önem taşıyor. Aksi takdire ırkçı-milliyetçilerin süreci daha etkili kullanması kaçınılmaz olacaktır.

Açıktır ki, sermayenin Avrupa’sına karşı çıkmanın anlamı, öncelikle her bir ülkedeki sermayenin egemenliğine karşı çıkmaya dayanır. “Sağ populist” ırkçı, milliyetçi parti ve güçlerin yapmadığı da budur! Onların sermaye ile bir sorunu yoktur (aksine, aralarındaki ilişki ve dengelerin yeniden biçimlendirilmesinden öteye bir şey savunmuyorlar!), Avrupa’ya dönük eleştirileri bu nedenle işçi ve emekçilerin sorunlarına gerçek bir yanıt değil. Fakat bu tutarsızlık, sırf bu çevreyi değil, sol liberal, sosyal demokratik parti ve güçleri de kapsamaktadır. Onlar da kendi ülkelerindeki sermaye hakimiyetine cepheden karşı çıkmadan AB’nin bazı uygulamalarını ve politikalarını eleştirmektedir (hatta onu yeniden kurgulamaktan dem vurmaktadırlar!). Yani AB’nin gerçeğini, sermayenin gerçeğinden soyutlamaktadırlar.

Demek oluyor ki, sermayeye karşı ilgili ülkelerde işçi ve emekçilerin hareketi geliştirilmedikçe, örgütlenmedikçe, AB “karşıtlığı” ve “eleştirileri”nin ciddi bir anlamı ve karşılığı olmayacaktır. Sorun onların AB eleştirilerinin zayıflığında değil, bu zayıflığa da yol açan ve kapitalizme, sermayenin egemenliğine cepheden karşı çıkmayan genel çizgileridir.

 AfD, Avrupa Seçim Programı, sayfa 11

 Avrupa şüphecisi

 AP’de uzun yıllardır Sosyal Demokrat ve Hristiyan Demokrat gruplar birlikte salt çoğunluğu oluşturuyordu. AB’nin geleceği konusunda felsefi olarak aynı düşünan bu akımlar önemli kararlarda çoğunlukla birlikte hareket ediyor. Ancak ilk kez bu seçimlerde salt çoğunluğu yitirdiler. Gelecekte kendileri gibi düşünen Yeşiller ve Liberaller grubuyla birlikte hareket etmek zorunda kalacaklar.

 Süddeutsche Zeitung, 28.05.2019