Avrupa’nın tarihine kısa bir yolculuk

Avrupa Birliği’nin nereye evrileceği sorusu son yıllarda Avrupa’da siyasi gündemin önde gelen konularından biri. ‚Dünyanın en gelişmiş uygarlığına ev sahipliği yapmakla‘ övünen Avrupa’nın geleceğine ilişkin bu tartışmaların daha da büyümesi muhtemel görünüyor. Biz de geleceği tartışılan Avrupa’nın geçmişini kısaca bir hatırlatalım istedik.

Avrupa kıtasındaki uygarlığın ilk ayak izleri bundan 35-40 bin yıl önceye kadar uzanıyor. Çok yaşlı gibi gelebilir ama Avrupa, yaklaşık 100 bin yıl önce Doğu Afrika’dan yola koyulan atalarımızın son durağı olmuş aslında (Amerika’yı bir kenara koyarsak).

Bundan 15 bin yıl önce, Buz Devri’nin sona erdiği dönemde yaşanan uygarlık sıçraması, yani avcı-toplayıcı yaşam tarzından tarım ve hayvancılığa dayalı yerleşik topluma geçiş de bu nedenle en son Avrupa’da gerçekleşti. Arkeolojik verilere göre, büyük olasılıkla da Ortadoğu, Asya ve Anadolu’da bu tecrübeyi yaşayan toplulukların önce Güney Avrupa ardından da kuzeye doğru gerçekleşen göçlerinin sonucu oldu.

AB PROJESİNİN İLK VERSİYONU

Avrupa’daki ilk gelişmiş uygarlık, bugünkü Yunanistan topraklarında ve çevresinde oluştu. Bundan 5 bin yıl önce (MÖ 3 bin) ortaya çıkan şehir devletleri, köle emeğinin sömürüsüne dayanarak muazzam zenginlikler biriktirmiş; başta felsefe olmak üzere, bilim, sanat, tıp gibi alanlarda, etkisi günümüze kadar devam edecek önemli bir gelişmişlik düzeyi yakalamıştır.

Sümer, Mısır veya Çin’deki uygarlıkları 2-4 bin yıl geriden izleyen Avrupa’da bu dönemler şehir devletleri arasında hem savaşlar hem de ittifaklar-anlaşmalar olmuştur. Aralarında ittifak kuran şehir devletleri, kendi aralarında rekabet ve çatışma olsa da, ekonomik ve askeri bakımdan birlikler kurmuş ve bu sayede önemli avantajlar elde etmişlerdir. Antik Yunan dönemindeki bu ittifakları, günümüzdeki Avrupa Birliği’nin ilk modeli, ‚antik versiyonu‘ sayabiliriz. MÖ 5. Yüzyılda Achaea Ligi adıyla oluşan ve 12 şehir devletinin üye olduğu ekonomik -askeri işbirliğini içeren federasyon bu birliklerin ilk örneklerinden biridir.

Bu ittifaklar kimi zaman o kadar işe yaramıştır ki, tarihin en fetihçi komutanlarından Büyük İskender (Makedonya) bu sayede Hindistan’a kadar ulaşan büyük bir egemenlik kurmuştur. Ama kimi zaman da mitolojik Truva savaşında olduğu gibi şehir devletleri birbirleriyle yok edici savaşlara tutuşmuşlardır.

Yani eskinin günümüzden farkı yok bu açıdan: Komşuların, bir yandan kutsal dostluklar kurarken bir yandan diğerinin kökünü kazıma geleneği Avrupa’nın eski bir özelliği denebilir!

EKONOMİ, HUKUK VE SİYASETTE ROMA STANDARTI

Antik Yunan devletlerinin yaklaşık 2 bin yıl süren egemenliği, ağır ağır güç biriktiren ve sonrasında yeryüzünün en büyük imparatorluğu olacak Roma İmparatorluğu’nun merkezi İtalya’ya devroldu.

Roma İmparatorluğu Avrupa’nın çok önemli bir bölümünü işgal ederek, Avrupa’yı zorla tek çatı, tek diktatörlük altında yönetilen bir coğrafya haline getirmiştir. Avrupa coğrafyası böylece ilk kez, (Ren nehrinin Doğu yakası hariç) başkent Roma’dan belirlenen ekonomik, siyasi ve hukuksal bir standarta kavuşmuş oluyordu. Bugün Almanya ve Fransa’nın, Yunanistan gibi zayıf üyelere ekonomik ve siyasi baskıyla dayattığını, Romalılar o dönem belki daha şiddetli ama daha dürüstçe uyguladılar yani!

CENGİZ HAN AVRUPA’NIN KADERİNİ ETKİLİYOR

Avrupa tarihinin seyrini etkileyen en önemli olaylardan biri, Atilla liderliğindeki Asyalı Hun ordularının Doğu Avrupa’yı istila etmesi ve Hunların bu baskı ve tazyiği sonucu başlaya Kavimler Göçü olarak anılan karışıklık dönemidir. Aralarında Gotlar, Anglo-Saksonlar, Vandallar ve Franklar gibi Cermen toplulukların bulunduğu bu Kavimler Batıya doğru göç ederken, Romalılar ve ö dönem Avrupa’daki diğer topluluklarla savaşa tutuşmuşlar ve Avrupa’da 400-500 yıl devam edecek savaş ve istikrarsızlık dönemi başlamıştır. MS 350 yılında başlaya Hun baskısı, ekonomik ve toplumsal diğer gelişmelerle de birlikte (en başta da köleci toplum ekonomisinin artık sürdürülemez hale gelişi) 20-30 yıl sonra Roma İmparatorluğunu önce çatlatıp ikiye bölmüş (Doğu ve Batı Rpma İmparatorluğu), MS 476’da o görkemli Batı Roma İmparatorluğu yıkılmıştır.

FEODAL DÖNEMİN AVRUPASI

Roma egemenliğinin sona erişi, Avrupa’da yeni bir döneme işaret ediyordu. Merkezi iktidar ve yönetimin yerini yerel otoriteler olarak, prenslikler, derebeyleri ve toprak sahibi diğer soylu tabakalar almıştı. Her bir prensliğin kendine yeten ekonomisi, yasaları vb. sözkonusuydu.

Bugünün Avrupa’sını oluşturan ülke ve devletlerinden eser yoktu. En güçlü ve yaygın olan, Atilla’nın Orta ve Batı Avrupa’ya sürdüğü Germen kavimleriydi ki, Ortaçağın sonuna kadar Avrupa’da bunların hanedanlığı sürecekti.

Roma İmparatorluğu’nun askeri, siyasi, ekonomik, kültürel açıdan ayar verip şekillendirdiği (İtalya, İspanya, Güney Fransa ve Portekiz hattı bunun en berrak görünen kesitiydi) Avrupa’ya bu kez, Cermen boyları damgasını vuracaklardı.

Bütün Avrupa’yı birleştirebilecek kurum, Katolik kilisesiydi. Bu yüzden Avrupayı egemenlik altına almak isteyen her siyasi otoritenin papalıkla iyi geçinmesi ve sık sık da iktidar mücadelesi vermesi gerekti.

Roma hakimiyetinden sonra Avrupanın merkezi anlamda yönetimindeki boşluk epey uzun sürer. Bu sayede özellikle Orta Avrupa’da güçlü bir feodalizm yeşerir. Avrupa’nın önemli bir bölümünü yeniden merkezi bir otorite ve koordinasyona bağlayan Aachen doğumlu 1. Karl (bir Cermen kavimi olan Frank kralı) olur.

Büyük Karl olarak da adlandırılan 1. Karl’ın, Alman ve Avrupa tarihi açısından rolü ve büyüklüğü şuradadır ki, bu parça bölüklü yapıya son verip birçok küçük prenslik, dükalık ve derebeyliği fethedip merkezi bir iktidarın parçası haline getirmiştir. Avrupa’nın, papalıkla birlikte merkezi bir otorite ve koordinasyona bağlanmasının istikrar kazanması ise 962 yılında bir diğer Frank kralı 1. Otto döneminde olur. Bu tarihten itibaren Avrupa, yaklaşık 700 yıl botunca Roma Cermen İmparatorluğunun şemsiyesinde olacaktır.

Her derebeylik, prenslik, dükalık vb. imparatorluğun bir parçasıydı ama kendi otoriteleri ve yönetim hakları vardı. Bu açıdan ne Roma imparatorluğu dönemindeki gibi ne de günümüzdeki devletler gibi mutlak iktidar sahibi değildi dönemin imparatorları. İmparatorluğun işlevi, dini anlamda Katolik kilisesinin birleştiriciliği ile birlikte yanısıra askeri ve ekonomik işbirliği oluşturmak; Avrupa dışına (özellikle de Ortadoğu’da Kutsal Toprakları ve o dönemin en kıymetli ekonomik rotası İpek Yolu’nu kontrolünde tutan İslam devletlerine karşı) ortak savunma ve saldırı ittifakı oluşturmaktı. İmparatorun kim olacağını, seçici kurul Reichstag’ta (İmparatorluk Meclisi) yer alan seçme yetkisine sahip krallar ve prenslikler seçimle belirliyorlardı. (Meclisteki temsilci sayısı önce 7 iken 1648 yılında 8, 1692’de de 9 olmuştur)

Roma Cermen İmparatorluğu dönemi Avrupa’nın bütününü değil ama Almanca konuşulan coğrafyasını ‚çatı altında‘ toplayabilmiş; bugünkü Fransa ve İngiltere topraklarının büyük bölümü bu sistemin dışında kalmıştı. Yani üç merkezli Avrupa (Almanya, Fransa, İngiltere) ve İngiltere’nin ayrıksılığı da günümüze eskiden miras demek ki.

SERMAYENİN AVRUPASI

Avrupa’ya bugünkü karakterini de kazandıran son dönemse, feodal dönemin sona erip, kapitalizmin, başka bir deyişle sermaye sınıfının iktidara geldiği ulusal devletler çağıdır. 1500’lü yıllardan itibaren serpilip gelişen bu dönem 1789 Fransız devrimiyle siyaseten kesin zaferini ilan etmiş, ulusal pazar ekonomisi temelli kapitalizm çağı başlamıştır. Derebeylerinin kontrolündeki bölgesel- kapalı-toprak ekonomisinin yerini serbest ve ulusal pazarlar; katolik kilisesinin yerini liberal-reformcu protestanlık; sanayi devrimiyle beslenen pazar için üretim furyası almıştır.