Pazar kavgası nereye kadar?

ABD ve Çin arasında devam eden “ticaret savaşının” bedeli giderek ağırlaşıyor. İki ülke arasında devam eden ticaret müzakereleri yine çıkmaza girdi. ABD, sadece Çin’e karşı değil tüm dünyaya karşı ticaret savaşı sürdürüyor. Anlaşma yaptığı ülkelere bir başka neden ileri sürüp yeni yaptırımları gündeme getirmesi bunu gösteriyor. Diğer yanda siyaset bilimciler, ticaret savaşı soğuk savaşa, soğuk savaş sıcak savaşa dönüşür mü” sorusuna yanıt arıyorlar…

SERDAR DERVENTLİ

Tüm dünya ABD’nin Çinli telekomünikasyon tekeli Huawei’a karşı yürürlüğe koyduğu yeni yaptırımları, Çin’in verdiği yanıtı ve iki ülkenin karşılıklı gümrük vergilerini tartışmayı sürdürüyor. Dünyanın iki dev ekonomisinin ticaret alanında bu denli sert bir savaşa girmesi onlarca ülkenin ve serbest ticaret bölgelerinin arada kalmasına neden oluyor.

Karşılıklı restleşmelerin ve yaptırımların nereye kadar gideceğini henüz kestiremeyen birçok ülke ve tekel eninde sonunda bir tarafın yanında yer alacaklarını bilmelerine karşın bu kararlarını mümkün olduğunca ertelemeye çalışıyorlar.

DOST HER AN DÜŞMAN – DÜŞMAN İSE DOST OLABİLİYOR

Kendini AB’nin patronu rolünde gören Almanya’da devam eden tartışmalar da “en büyük sıkıntı” olarak Trump hükümetinin ne zaman ne yapacağının belli olmadığı gösteriliyor; Dün “en büyük düşman” ilan edilip, “bir hamlede haritadan silmeyle” tehdit edilen (Kuzey Kore) bir süre sonra “iş yapılabilecek ülke” olarak anılıyor ve ardından tekrar düşman ilan ediliyor.

Uluslararası diplomasinin bu tür “hızlı dönüşümleri kaldırmakta zorlandığına” dikkat çekilen haber ve yorumlarda, “Trump’ın dünyasında bir tokalaşmayla düşmandan dost olabiliyor. Bu da diğer ülkeleri temkinli davranmaya itiyor” (Handelsblatt -HB-, 31 Mayıs 19) deniliyor. Yani bugün düşman ilan edilen Çin yarın dost olabilir. Dolayısıyla (Almanya açısından) şimdiden ABD’nin veya Çin’in yanında yer almak çok akılcı olmayabilir.

Özellikle Meksika’nın başına gelenler ABD’nin müttefiki olan ülkeler tarafından adeta bir ibret abidesi konumunu almış durumdu. ABD’ye karşı haksız rekabet ettikleri gerekçesiyle Kanada ve Meksika ile 1994 yılından beri yürürlükte olan serbest ticaret bölge anlaşması NAFTA’yı 2018’de tek taraflı fesheden ve yerine ABD’nin lehine olan USMCA’yı dayatan Trump, özellikle Meksika’nın tüm dayatmalara boyun eğmesine rağmen baskılarını sürdürüyor.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, 30 Mayıs öğle sonrası düzenlediği bir basın toplantısında USMCA’yı ülkeler arası ilişkiyi göz hizasında dizayn ettiği için övmüş ve üye ülkelerin lehine bir sözleşme olarak tanımlamıştı. Pence göre artık üç ülke arasındaki anlaşmazlıklar çözülmüştü. Ancak birkaç saat sonra Trump kameraların karşısına geçerek, “Eğer Meksika, ABD’ye yönelik kaçak göç sorununu bir hafta içinde çözmezse gelecek haftadan itibaren bu ülkeden alınan tüm mallara yüzde 5 gümrük vergisi uygulanacak. Kaçaklar konusunda önlem alınmazsa vergiler kademeli olarak Ekim ayına kadar yüzde 25’e çıkarılacak” dedi.

“HAVUÇ VE SOPA POLİTİKASI”

Trump’un bu tutumunu “havuç ve sopa politikası” olarak yorumlayan Alman FAZ gazetesi, “ABD, Meksika’dan ne beklediğini de tam açıklamıyor. Her gün ortalama 4 bin 500 kaçak göçmenin ABD’ye geçmesine karşı Meksika ne yapmalı, bu soruya yanıt verilmiyor” diyor. FAZ’in yazmadığı ama satır arasında belirttiği konu ise ABD’nin de kendi sınırını koruyamadığı ve her gün binlerce göçmenin girmesini engelleyemediği. Aynı yazıda ayrıca ABD’nin kendi dayattığı sözleşmeyi yürürlüğe girmesine az bir süre kala (tüm ülkelerin meclislerinin onayı gerekiyor) ihlal etmesi, “güven veren bir tutum değil” olarak yorumlandı.

Aynı gazetenin 4 Haziran günlü bir yazısında, “AB Komiserleri ve Devlet Başkanları bu durumda ne yapacaklarını bir kez daha gözden geçireceklerdir. Aylar süren müzakereler masadan kalkıldıktan birkaç saat sonra biri tarafından yok sayılıyorsa o zaman bu kadar zahmete girmeye gerek var mı diye düşüneceklerdir, haklı olarak” denildi.

Diğer yanda faaliyetlerini ağırlıklı olarak ABD’de sürdüren Telekom ve SAP gibi tekeller, çalışanlarına gönderdikleri bir mektupta, “bundan böyle çalışma esnasında kullanılacak telefon siparişi verildiğinde Huawei markasının tercih edilmemesi” önerildi. Söz konusu tekellerin önümüzdeki günlerde Huawei ile ortak çalışmalarını sınırladıklarına ilişkin açıklama yapabilecekleri üzerine değişik haberler kamuoyuna yansıdı.

“TİCARET SAVAŞINDAN ÖTE ŞEYLER YAŞANIYOR”

“Center for Strategic and International Studies” isimli düşünce fabrikasının Asya uzmanı Jontahan Hillman, “Ticaret savaşı, korumacılıktan çok daha derine giden bir çatışmanın aracı haline geldi” diyor. Alıntıyı yapan HB gazetesi, “Ticaret savaşı, eski süper güç ABD’nin yeniden süper güç olmaya çalışan Çin’e karşı verdiği savaşın adıdır” diye yorumluyor. Eski Yunan’da Atina’nın yükselişinin Trakya’da yarattığı etkiyi ve yaşanan savaşı hatırlatan HB, “Acaba Trump ve Xi aynı tuzağa mı düşecekler” diye soruyor.

Basında “ticaret savaşı” olarak adlandırılan pazar kavgasının ne kadar süreceği ve nasıl sonuçlanacağı konusunda kimse açık tahminde bulunmasa da olasılıklar hanesinde sıcak bir savaşın da yaşanabileceği ihtimali üzerine HB gazetesinde olduğu gibi çok şey söyleniyor. Örneğin ABD Kongresine uzman olarak davet edilen “Center for a New American Security” güvenlik uzmanı Andrea Kendall-Taylor, “Çin’in, Avrupa’da giderek daha fazla limana ve alt yapıya yatırım yapması, işlerin ciddileştiğinde (askeri) birlikleri kaydırmayı bloke etme kabiliyetine de sahip olduğu anlamına gelecektir. Bu, Nato’yu rahatsız etmesi gereken bir durumdur” demesi ABD strateji uzmanlarının birkaç adım ötesini düşünerek hareket ettiğini gösteriyor.

ÇİN YÖNETİMİ HALK SAVAŞINI HATIRLATTI!

ABD’nin yaptırımlarına karşı yaptırımlarla yanıt veren Çin, daha sonra ABD ile bir yıldır devam eden ticaret müzakereleriyle ilgili “Beyaz Kitap” başlıklı bir rapor yayınlandı. Müzakerelerin uzun bir süre iyi gittiği, sonuçlar elde etmeye yakınlaşıldığı ancak, “ABD tarafının provokeleri (“sürekli artan talepler”) nedeniyle” sonuçlanmadığı vurgulanan raporda, “Çin, öteden beri eşitlik, karşılıklı yarar ve samimi ticari müzakereler tutumunu sürdürüyor“ değerlendirmesi yapıldı.

Çin’in ticaret savaşından yana olmadığı belirtilen raporda, “Ama bir savaştan da korkmuyoruz. Kendimizi savunmasını biliyoruz” denildi. Önümüzdeki günlerde, ticari ilişkilerini Çin’e ve Çinli işletmelere politik nedenlerden dolayı zarar vermek için kullanan şirketlerin listesinin yayınlanacağını da belirten Çin yönetimi, “Bu işletmelere karşı her türlü ticari yaptırımı uygulamayı düşünüyoruz” dedi.

Çin Komünist Partisi’nin Merkezi Yayın Organı “Halk Gazetesi”nde olduğu gibi partinin web sitesinde de (http://en.people.cn/), Çin’in her türlü baskı ve saldırının üstesinden gelebileceği, yaşananlara karşı reaksiyonun halk savaşında olduğu gibi gösterilmesi gerektiğine vurgu yapılırken, “Çin’in ulusal egemenliğini istemeyen, halkının refah içinde yaşamasını içine sindiremeyen güçlere karşı boyun eğmeyeceğiz” denildi.

HALKLARA KARŞI SAVAŞ!

Görünürde asıl olarak ABD ile Çin arasında devam eden “ticaret savaşı” dikkatli bakıldığında bir tarafta tüm emperyalist ülkeler arasında ederken asıl olarak emperyalistler ve ezilen halklar arasında devam ettiği görülecektir.

Çin’in bugün “İpek Yolu” projesiyle onlarca ülkeyi kendi çıkarlarına bağlaması özü itibariyle ABD’nin 1950’li yıllarda “Marşal Planı” ile yaptığından çok farklı değil, yöntemler ve araçlar farklı o kadar. ABD’nin dünyayı “Çin ve Rusya tehdidine karşı koruma” adına ve sözde “Amerika halkının çıkarları için” attığı adımlar gerçekte tekellerin çıkarınadır. Bu emperyalist dalaşmadan ABD ve Çin hakları için hiçbir olumlu sonuç çıkmayacağı gibi dünya halkları için de hiçbir olumlu sonuç çıkmayacaktır.