SPD’de çözülme devam ediyor

Almanya’da sistemin iki ana akımı sosyal demokratlar (SPD) ve Hristiyan demokratlardaki (CDU) çözülme ve güç kaybı hızla devam ediyor. Her iki partinin politika yerine lider değiştirmesi de oy kaybının önüne geçmedi, geçmesi de beklenmiyor. Bu nedenle erken seçim de dahil olmak üzere değişik senaryolar gündemde. Bir sonraki seçimlerden görece az yıpranmış Yeşiller ve ırkçı AfD’nin güç kazanarak çıkması bekleniyor.

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, kıta genelinde siyasi dengelerde önemli değişiklerin, çözülmelerin olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hem tek tek ülkelerde hem de Avrupa Parlamentosu’nda birlikte çoğunluğu elinde tutan muhafazakar Hristiyan demokratlarla sosyal demokratların hızla güç kaybetmeye devam ettikleri, oluşan boşluğun ise şimdilik Yeşiller ve sağ popülist parti ve akımlar tarafından doldurulduğu görülüyor.

Bu tablonun en çarpıcı hissedildiği ülkelerin başında Almanya geliyor. 2017’de yapılan genel seçimlerde, 2013’ten bu yana ülkeyi “büyük koalisyon”la yöneten CDU/CSU ve SPD toplam yüzde 13’e oy kaybetmişti. Yüzde 8.6, SPD, yüzde 5.2 CDU/CSU oy kaybına uğramıştı. Seçimlerin asıl kazananları da liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ve Almanya için Alternatif (AfD) olmuştu. AfD oylarını yüzde 4.7’den yüzde 12,6’ya çıkararak, federal parlamentoya 96 milletvekili göndermişti.

Özellikle SPD, oy kaybının nedenlerini irdeleme, ona göre bir siyaset belirleme yerine hükümete bir kez daha ortak olarak eski politikaları sürdürmeye devam etti. 2005’ten bu yana üçüncü ortaklığın partideki çözülmeyi hızlandıracağı o günden görülmesine rağmen, SPD yönetimi sermayenin çıkarlarının zarar görmemesi için girmiş olduğu yoldan devem etti.

Genel seçimlerin yenilgisinin faturası, “kurtarıcı” olarak partinin başına getirilen Avrupa Parlamentosu eski Başkanı Martin Schulz’a kesildi ve adeta bir darbeyle genel sekreter Andrea Nahles ve neoliberal Maliye Bakanı Olaf Scholz tarafından yönetime el konuldu. Bunun da çare olmadığı 2018′ sonbaharında Hessen ve Bavyera eyaletlerinde yapılan seçimlerde açık olarak görülmüştü. Her iki eyalette de SPD yüzde 10’ar oy kaybına uğramış, yönetim buna rağmen hiç bir şey olmamış gibi davranarak yola devam etmişti. Bu aynı iki seçimde oy kaybeden CDU’da Angela Merkel ise genel başkanlıktan ayrılarak yerine Annegret Kramp-Karrenbauer’i önermişti.

SPD, TARİHİNİN DİP NOKTASINDA

AP seçimlerine görece yenilenerek giren CDU buna rağmen oy kaybetti. Ancak ortağı SPD tam anlamıyla hezimete uğrayarak yüzde 11,4 oy kaybetti ve tarihinin en düşük oyu olan yüzde 15,8 aldı. SPD’nin hezimeti “geliyorum” diyen bir hezimetti. Şimdi bu hezimetten kurtulmak için parti başkanı Andrea Nahles’in bütün görevlerinden istifası, bütün sorunlara çare olarak sunuluyor.

Ne var ki; bu adım da çare olmayacaktır. SPD’nin yükselişten düşüşe geçtiği 2005’teki erken genel seçimlerde oy kaybetmesinin asıl nedeni Schröder Hükümeti tarafından uygulamaya konulan ‚Ajanda 2010‘ idi. İşçi ve emekçilerin kazanılmış sosyal haklarının tasfiyesinde bir “dönüm noktası” olan kısıtlamalarla birlikte, özellikle işçiler arasında SPD’ye destek azalmaya başladı.

1863’de devrimci bir işçi partisi olarak kurulan SPD, çok uzun süredir bir işçi partisi değildi, ancak oy verenler açısından halen bir işçi partisi olma özelliği taşıyordu. Ancak gelinen aşamada artık işçiler SPD’den çok diğer partilere oy veriyor. Bu daha önce değişik analizlerde ortaya konulmuştu.

14 YILDA 12 MİLYON OY KAYBETTİ

Toplam açısından bakıldığında ise, 2005’teki genel seçimlerde 18 milyon 129 bin oy alan SPD, 2017’deki genel seçimlerde ancak 11 milyon 429 bin oy alabildi. Katılım oranın yüzde 61’e ulaştığı AP seçimlerinde ise toplamda ancak 5 milyon 914 bin oy alınabildi. Sadece beş yıl önceki AP seçimleriyle kıyaslandığında bile SPD’nin kaybettiği oy sayısı yaklaşık 2 milyon 100 bin. 2005’teki seçimlerle kıyaslandığında ise aradan geçen 14 yıl içerisinde 12 milyon 215 bin oy kaybedilmiş durumda.

POLİTİKA DEĞİŞMEDİKÇE ÇÖKÜŞ SÜRECEK

Son 15-20 yılda SPD özgülünde yaşanan gelişmelere bakıldığında partinin geleneksel sosyal demokrat tezlerinden uzaklaşarak neoliberal bir partiye dönüştüğü, bu nedenle geniş emekçi kitleleri etkileme gücünden uzaklaştığı ve güvenini yitirdiği artık daha bariz görünür hale gelmiş bulunuyor.

Oy ve güç kaybının arkasında, ’sosyal adalet, eşitlik, barış, kardeşlik‘ gibi geleneksel sosyal demokrasinin en önemli kavramlarından uzaklaşarak işçi ve emekçileri yoksullaştıran politikaların uygulayıcısı olma yattığı için, vitrindeki aktörlerin kim olacağından bağımsız olarak çöküş süreci devam edecek. SPD’nin boşaltmış olduğu alanı günümüzde büyük ölçüde Yeşiller doldurmuş görünüyor. Ancak, ekonomik ve sosyal politikalar açısından Yeşiller’in de ağırlaşan sorunları çözmesi mümkün değil. Kaldı ki böyle bir iddiası da yok. Dolayısıyla içinde girmiş olduğu yükseliş süreci geçici bir yükseliş olacaktır.

Ülkenin biriken sorunları ve yükselen aşırı sağa karşı toplumda baş gösteren arayışa Sol Parti’nin de yeteri kadar yanıt vermediği görülüyor. Sol Parti’nin güçlü, hatta koalisyon ortağı olduğu eyaletlerde emekçiler lehine ciddi bir politika değişikliğinin olmamasının da etkisiyle parti güç kaybetmeye devam ediyor. Bundan hareketle, SPD ile koalisyon ortaklığına meraklı “Aufstehen” hareketi de beklentilerin gerisinde kaldı ve dağılma evresine girdi.

Özetle, sağın yükselişine karşı işçi sınıfı ve emekçileri örgütleyecek, politik anlamda çıkarlarını kararlı şekilde savunacak bir güç, seçenek ortaya çıkmadığı sürece sosyal sorunları demagojik tarzda işleyen sağ popülist çevreler güç kazanmaya devam edecektir.

Ekonomik ve siyasi alandaki tabloya ve belli başlı siyasi aktörlerin posizyonuna bakıldığında, sermaye politikalarına karşı işçi ve emekçilerin çıkarlarını, taleplerini kararlıca savunacak bir mücadele cephesine ihtiyacın arttığı açıktır. Ancak böyle bir cephenin oluşması da zahmetsiz olmayacaktır. Türkiye kökenli göçmen emekçilerin de, sermaye politikalarını tutarlı biçimde sorgulayacak böyle bir harekete daha başından itibaren dahil olması hem kendi gelecekleri hem de bu hareketin güçlenmesi açsından olumlu bir etki yaratacaktır. (YH)


Yeni SPD başkanı kim olacak?

SPD’nin ilk kadın genel başkanı Andrea Nahles’in bütün görevlerinden istifa etmesinden sonra yerine hangi siyasetçi ya da siyasetçilerin gelebileceği konusunda tartışmalar alevlenmeye başladı. İki yıl önce genel seçimleri kaybeden Martin Schulz’un meclis gurubu başkanlığına getirileceği ileri sürüldü. Ancak Schulz, daha sonra bu göreve aday olmadığını açıkladı. Genel başkanlığa ise Meclis Grubu Başkan Yardımcısı Achim Post’un getirileceği daha önce ortaya atılmıştı. Post’un, parti içinde ağırlığı olan Kuzey Ren Vestfalya ve Aşağı Saksonya örgütleri tarafından desteklendiği iddia ediliyor.

Parti kongresine kadar Rheinland-Pfalz Başbakan Malu Dreyer, Mecklenburg-Vorpommern Başbakanı Manuela Schwesig ve SPD Hessen Başkanı Thorsten Schaefer-Gümbel’den oluşan “üçlü” tarafından genel başkanlık görevi paylaşılacak. (YH)