IRKÇI SUİKAST: HERKES SEYİRCİ

Kassel Valisi Walter Lübcke’nin bir neonazi tarafından katledilmesi, Almanya’da yeniden ırkçı şiddet tartışmasını başlattı. Daha önce göçmenler, sığınmacılar ve Alman yoksullarına yönelen neonazilerin hedefinde bu kez devlet yöneticilerinin olması, devletin bu örgütlere karşı kayıtsızlığını bir kez daha gündeme getirdi. Bilinen ve tanınan neonazi Stephan E. hakkında gerekli önlemlerin alınmaması da bunun ifadesi.

YÜCEL ÖZDEMİR

65 yaşındaki Kassel valisi Walter Lübcke’nin 2 Haziran günü Wolfhagen-Istha’daki evinin balkonunda bölgenin tanınan neonazilerinden Stephan E. tarafından katledilmesi, ırkçı şiddetin niteliğinde yeni bir aşamayı ifade ediyor. Irkçıların sadece göçmenlere, sığınmacılara değil aynı zamanda devlet yöneticilerine karşı da harekete geçtiği anlamına geliyor. Başbakan Angela Merkel’in sığınmacı politikasını protesto etme adına işlenen cinayet, aynı zamanda devletin aşırı sağla mücadele konusunda büyük bir zaaf içerisinde olduğunu da bir kez daha gösterdi.

Neonazilerin devlet yöneticilerine yönelik saldırıları elbette sadece Lübcke cinayetiyle sınırlı değil. Köln Anakent Belediye Başkanı Henritte Recker ve daha başka yerel siyasetçilere yönelik ölüm tehditleri, aşırı sağın özellikle liberal muhafazakar siyasetçileri korkutarak halkı sindirmeye çalıştığını gösteriyor. Böylece ırkçılık ve milliyetçilik korku ve sindirme üzerinden palazlandırılıyor.

NSU tarafından 2000-2007 yılları arasında işlediği suikastlar aslında devletin sağ gözünün ne kadar kör olduğunu yeterinde ortaya çıkarmıştı. Ancak bu durumdan ciddi anlamda dersler çıkarılmadığı için neonazilerin devlet yöneticilerine de yönelmesi engellenmedi. Yani göçmenlere yönelik yapılan suikastlarla gerçek anlamda hesaplaşılmadığı için şiddet yanlısı neonaziler daha cesaretli şekilde hareket edebiliyorlar. Nasıl etmesinler ki…

10 kişinin katledilmesinde rol oynayan neonazilerin tümü NSU davasından serbest bırakıldı. Bir tek başsanık Beate Zschäpe ömür boyu hapse mahkum edildi.

Vali Lübcke’yi katlettiğini kabul eden Stefan E.’nin geçmişte yaptıkları ve eyalette olanlara bakıldığında cinayetin hiç de tesadüf olmadığı anlaşılıyor. Her şeyden önce, Lübcke’nin valiliğini yaptığı Kassel’de NSU tarafından son cinayet olan 21 yaşındaki Halit Yozgat katledilmiş ve olay yerindeki istihbarat elemanı Andreas Temme, yakayı ele vermişti. Lübcke’nin görev yaptığı Kuzey Hessen’de aşırı sağ örgütler içindeki ajanlardan sorumlu istihbarat elemanı olan Temme, daha sonra Kassel valiliğinde göreve başlamıştı.

Keza aynı eyalette geçen yıl Frankfurt’taki bir karakoldan NSU davası müdahil avukatı Seda Başay-Yıldız’a tehdit mektubu gönderilmişti.

CİNAYETİ TANINAN BİR NEONAZİ İŞLEDİ

Cinayeti işleyen Stefan E. ile Temme arasında bir bağlantının olup olmadığı bilinmemekle birlikte, E.’nin bölgenin tanınan neonazilerinden biri olduğu uzun yıllardır biliniyor. 1 Mayıs 2009’da Dortmund’da yürüyüş yapan işçilere, sendikacılara saldıran 400 kadar neonazinin arasında yer alan E.’nin Dortmund’daki neonazi gruplarla da irtibat içinde olduğu anlaşılıyor. E. ayrıca 1995 yılına bir sığınmacılar yurdunu kundakladığı için 6 yıl hapis cezasına çarptırılmış.

Yaptığı eylem ve saldırılar nedeniyle bölgede tanınan azılı neonazilerden biri olan E. NSU cinayetleriyle bağlantısı ya da bölgedeki neonazi örgütlenmesi nedeniyle Hessen Eyalet Parlamentosu bünyesinde kurulan NSU Araştırma Komisyonu’nda da davet edilerek sorular yöneltilmiş. Yaptığı açıklamalar, hal ve davranışları nedeniyle komisyon üyelerinde şiddete yatkın, tehlikeli birisi intibası yaratmış ve bu şekilde tanımlanmış.

Özetle, Kassel valisi bilinmeyen, tanınmayan bir neonazi tarafından değil, bilinen bir neonazi tarafından öldürülmüştür. Dolayısıyla cinayet istihbarat örgütlerinin şiddete yatkın neonazileri takip etmede de büyük bir zaaf içerisinde olduğunu gösteriyor. Yakından takip edilmesi durumunda valinin öldürülmesi çok önceden açığa çıkarılabilirdi. Hakkında istihbarat tarafından da dosya tutulan bir neonazinin neden bu kadar rahat hareket edip, cinayet işleyebilmesi şimdilik bir sır olmaya devam ediyor.

En önemlisi de cinayeti tek başına mı yoksa bir grupla mı planladığı bilinmiyor. Cinayeti işlediğini kabul ettiği ifadesinde bütün planları tek başına yaptığın söylemesi, aynı zamanda içinde bulunduğu ağı gizlemeye yönelik bir hamle olduğu anlaşılıyor. Eğer, güvenlik birimleri ve yargı bu savı doğru kabul edip, ciddi bir araştırma yapmazsa bu durumda sonu NSU davasında olduğu gibi olur. Yani, suç ortaklarından çok görünen suçlularla yetinilmiş olunacak. Bunun ırkçı cinayetleri hiç bir zaman engellemeyeceği de bugünden görülebiliyor.

NEDEN IRKÇI TERÖR HEP SOL İLE BAĞLANTILANDIRILIYOR?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra neonaziler tarafından işlenen ilk “siyasi cinayet” olma özelliği taşıyan Lübcke olayı sonrasında basında yapılan yorumların çoğunda “sol terörle” bağlantı da ihmal edilmedi. Başta Bild gazetesi olmak üzere pek çok yayın organı cinayeti işleyenleri “Braune RAF” (Kahverengi RAF) şeklinde tanımladı. 1970’li yılların sonunda küçük burjuva sol Kızıl Ordu Fraksiyonu’na (RAF) yapılan göndermeler aynı zamanda en tehlikeli tehlikeli şiddetin soldan geldiği işleniyor. Lübcke suikastı karşısında basın ve devlet katında gösterilen “ketum davranış” ya da alçak sesli protesto bir şekilde ırkçıları cesaretlendirmeye devam ediyor.

Der Spiegel’den Markus Feldenkirchen, haklı olarak doğru bir noktaya işaret ediyor: “Bu cinayetin bir de aşırı sol tarafından işlendiğini varsayalım. O zaman yer yerinden oynar, aşırı sol ile mücadele için yeni önlemler hazırlanırdı.”

Aşırı sağa karşı henüz yeni önlemlerden söz edilmiyor. Dahası ülkede aranan 500 aşırı sağcı olmasına rağmen bunlar gözaltına alınabilmiş değil. Irkçı propaganda ve örgütlenme her alanda devam ediyor ve bunu yasaklamak için en küçük bir adım atılabilmiş değil. Eğer iki Almanya’nın birleşmesinden bu yana neonaziler tarafından 170’den fazla insanın katledilmesinden bir ders çıkarılmış olunsaydı, bugün vali Lübcke bu kadar kolay bir şekilde katledilmeyecekti.

Bütün olup bitenler, her türden ırkçılığa karşı halkın alanlara çıkarak mücadeleden başka bir seçeneği kalmadığını gösteriyor.


İstihbarat raporu: Aşırı sağcı şiddet artıyor

Almanya’da geçen yıl aşırı sağcı şiddette artış kaydedildi. Bild am Sonntag gazetesinin iç istihbarat kurumu Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BfV) 2018 yılı raporuna dayandırdığı habere göre, aşırı sağcı şiddet eylemlerinde bir önceki yıla göre yüzde 71,4 artış kaydedildi. Rapora göre, 2017’de 28 aşırı sağcı şiddet eylemi kaydedilirken, 2018’de bu sayı 48’e yükseldi.

Rapora göre, 2018 yılında aşırı sağcı kaynaklı olduğundan şüphelenilen altı öldürmeye teşebbüs vakası kaydedildi. Bu vakaların altısının da yabancı düşmanlığı kaynaklı olduğu ifade edildi. Bunun yanı sıra „Halk arasında nefret yayacak antisemitist söylemlerin” de yayıldığı belirtildi.

Raporda, 2018 yılında 24 bin 100 kişi aşırı sağcı olarak nitelendirildi. Bu sayının bir önceki yıla göre 100 daha fazla olduğu belirtildi. Yaklaşık 12 bin 700 kişi ise Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından „şiddet eğilimli” olarak nitelendirildi.

Almanya’da İmparatorluk Vatandaşları (Reichsbürger) ve „Selbstverwalter” (Kendi Kendini Yönetenler) adlı yapılanmalar güvenlik ve istihbarat birimlerinde kaygı yaratıyor. İmparatorluk Vatandaşları, Almanya Federal Cumhuriyeti’ni reddederek, Alman İmparatorluğu’nun devamını talep ediyorlar. „Selbstverwalter” adlı grup ise Almanya Federal Cumhuriyeti’nden çıktıklarını ilan ediyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı her iki grubu da „devlet düşmanı” olarak nitelendiriyor. Raporda, her iki grubun toplam üye sayısı 2017 yılında 16 bin 500 iken bu sayının 2018’de 19 bine yükseldiği belirtiliyor. Bunlardan yaklaşık 950’si aşırı sağcı olarak nitelendiriliyor.