Weimar Cumhuriyeti’de siyasi suikastlar

Kassel valisi Walter Lübcke’nin bir neonazi tarafından katledilmesiyle Weimar Cumhuriyeti döneminde ırkçılar tarafından işlenen suikastlarla pek çok paralellikler kuruluyor. Komünistlere her türden baskının reva görüldüğü, ırkçılara ise göz yumulduğu Weimar Cumhuriyeti yıllarında devletin sağ gözünün kör olduğunu tek tek cinayetler sonrasında gösterilen tutum ortaya koyuyor.

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’nın bugün içinde bulunduğu politik koşullar pek çok kesim tarafında Weimar Cumhuriyeti dönemine benzetiliyor. 1918-19 devriminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD), komünistleri bir yana bırakarak liberal ve muhafazakarlarla birlikte kurduğu ve Adolf Hitler’in başbakan olarak atandığı 3 Ocak 1933’e kadar süren Weimar Cumhuriyeti döneminde siyasi cinayetler, kundaklamalar durmak bilmiyordu. Kasım Devrimi’nde önemli bir güç olan komünistlere karşı SPD eliyle yürütülen amansız mücadelede başta Rosa Luxemburg ve Karl Liebcknecht olmak üzere pek çok devrimci önder katledildi.

Komünistlerin başını çektiği İşçi-Asker Konseyleri’nin pek çok kentte yönetimi ele geçirmesi, gericiliğe büyük bir korku vermişti. Berlin’de toplanması gereken yeni meclis bu korku nedeniyle Weimar’daki bir tiyatro salonunda toplanınca yeni cumhuriyetin adı da “Weimar Cumhuriyeti” oldu.

SPD’nin başını çektiği hükümet komünistlere karşı amansız bir savaş başlatırken, Birinci Dünya Savaşı’nın faturasının Alman ulusuna kesildiğini propaganda yaparak milletçiliği körükleyen Nasyonal Sosyalistler ise komünistlerin yanı sıra devlet yöneticilerine yönelik suikastlar düzenlemeye başladılar. Pek çok siyasetçi bu şekilde katledildi.

Öldürülenler arasında dönemin Dışişleri Bakanı Walther Rathenau (1867-1922), Maliye Bakanı Mattihas Erzberger (1875-1921), Bavyera Başbakanı Kurt Eisner (1867-1919) ve Rheinland-Pfalz’lı siyasetçi Franz Josef Heinz (1884-1924) geliyordu. SPD’li politikacı Erhard Auer (1874-1945) ise iki kez saldırıya uğradı ancak, kurtulmayı başardı.

Weimar Cumhuriyeti döneminde aşırı sağın ilk önemli kurbanı olan şair-politikacı Kurt Eisner, devrimden sonra yapılan seçimleri kaybedince görevi bırakmak üzere eyalet meclisine doğru giderken 21 Şubat 1919’da eskiden orduda görev yapan faşist Anton Graf von Arco-Valley tarafından katledilmişti. Cinayete tepki gösteren komünistlerin meclisi basması üzerine SPD Bavyera Başkanı Erhard Auer ağır yaralanmıştı. Auer, 26 Şubat 1921’de Münih’teki Güney Mezarlığı’nda (Südfriedhof) uğradığı saldırıda ise hayatını kaybetmişti. İki kurşunla katledilen Auer’in kim tarafından öldürüldüğü sır olarak kaldı. Ancak, aşırı sağcılar tarafından katledilmesinin en güçlü olasılık olarak o dönem belirtiliyordu.

1921 yılından itibaren ise ırkçılar bu kez federal düzeyde siyasetçileri hedef almaya başladılar. Değişik kaynaklara göre saldırıların asıl sorumlusu ise “Consul Örgütü” (Organisation Consul-O.C) sorumluydu. Örgüt suikastlarına 9 Haziran 1921’de Bağımsız Sosyal Demokrat Parti (USDP) milletvekili Karl Gareis’i katletmekle başladı.

Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıktığını kabul ettiği Ateşkes Anlaşması’nın altında imzası olan Mattihas Erzberger, 28 Ocak 1920’de Berlin-Moabit’te mahkemeden çıkarken aşırı sağcı Oltwig von Hirschfeld tarafından açılan ateş sonucunda hayatını kaybetti. Daha sonra yargılanan Hirschfeld sadece 18 ay hapis cezası aldı.

Weimar Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olan SPD’li Phillip Scheidermann, daha sonra seçimleri kaybettikten sonra Kassel Belediye başkanı oldu. 4 Haziran 1922’de kızıyla birlikte gezmeye çıktığında yanlarına yaklaşan iki ırkçı yüzüne Hydrosyanik asit atarak yaraladılar. Sonradan saldırganların C.O. üyesi olduğu açığa çıktı. Seidermann, Hitler faşizmi döneminde sürgüne gitmek zorunda kaldı.

Weimar Cumhuriyeti’nin Dışişleri bakanı Walther Rathenau ise yine bir Haziran günü katledildi. 24 Haziran 1922’de dışişleri bakanlığı konutundan bakanlığa doğru yola çıkan liberal Alman Demokrat Parti (DDP) üyesi bakan, yolda C.O. üyelerinin kurduğu pusu sonucu hayatını kaybetti. Cinayeti işleyenler daha sonra tespit edilerek mahkeme karşısında çıkarıldı. Saldırganlara yüksek hapis cezaları verildi.

Cinayet ırkçıların ülkeyi iç savaşa sürüklemek için yapıldığı şeklinde değerlendirildi. Cinayetten sonra “Cumhuriyeti Koruma Yasası” çıkarıldı. NSDAP’yi yasaklamayı da içeren yasayı Bavyera eyaleti tanımadı. Böylece merkezi hükümet ile Bavyera arasında yoğun tartışmalar yaşandı. Bunun üzerine Bavyera hükümeti aşırı sağcılardan oluşan ayrı bir savunma gücü kurmaya karar aldı. Hitler faşizmi döneminde Rathenau’yu anma etkinlikleri yasaklandı. Anıt mezardaki adı kaldırıldı.

Ayrıca sosyalist yayıncı-gazeteci Maximillian Harden’e (1861-1927) yönelik de 3 Temmuz 1922’de aşırı sağcılar tarafından bir saldırı düzenlendi. Harden, saldırıda ağır yaralandı. 1924 yılında ise Rheinland-Pfalz bölgesinin Almanya’dan ayrılarak otonomi bölgesi olmasını savunan Franz Josef Heinz (1884-1924) O.C. tarafından katledildi.

Suikastlara karışan ırkçıların genellikle, özellikle Bavyera eyaletinde düşük cezalara çarptırıldığı o dönem dikkat çeken noktaların başında geliyordu. Bunun en somut örneği ise Hür Bavyera’nın ilk başbakanı olan sosyalist Kurt Eisner’i öldüren Anton Graf von Arco-Valley’e verilen ceza idi. 16 Aralık 1920’de ölüm cezasına çarptırılan katil, 1924’te serbest bırakıldı.

O dönem savunma amaçlı silah kullanan komünistlere ise çoğunlukla yüksek cezalar verildi ve bu durum neonazileri sürekli eylem yapma konusunda cesaretlendirdi. Cinayetler serisi devlet tarafından ırkçılara karşı etkili önlemler almasına yol açmadığı gibi, deri tutum almaya yol açtı. Bu durumda kendilerine güvenmeye başlayan ırkçılar Bavyera’dan başlayarak önemli bir güç haline geldiler. Artan ekonomik sorunlar, işsizlik ve yoksulluk sorunlarına çözüm getirmeyen Weimar Cumhuriyeti’nin koalisyon ortakları zamanda daha fazla güç kaybetmeye başladılar. Komünistlere yönelik hem devlet hem de ırkçılar tarafından amansız saldırıların düzenlendiği bu dönemde, sermayenin asıl olarak tercihini ırkçılardan yana kullandığı biliniyor.

Ve sermaye zamanda komünistlere karşı ırkçıların siyasi bir güç olmasına imkan tanıdı. Bunun sonucu olarak NSDAP ve lideri Adolf Hitler’e 30 Ocak 1933’te başbakanlık verildi. Sonrasında ise aşamalı olarak faşizm ülkede kök saldı, bütün muhalifleri ortadan kaldırmak için soykırım politkası izlemeye başladı.

Özetle, günümüz Almanya’sında da sistem partileri hızla çözülme sürecinde bulunuyorlar. Artan sosyal sorunlardan ötürü aşırı sağcı-milliyetçi Almanya için Alternatif (AfD) partisinin hem eyaletlerde hem de federalde güç kazandığı biliniyor. Irkçı şiddet olayları, siyasi belirsizliğin olduğu koşullarda belli kesimlerin geri çekilip sinmesine yol açabileceğini Weimar Cumhuriyet dönemi gösteriyor.

Bu nedenle zaman kaybetmeden neonazi örgütlerin güçlenmesinin önüne geçebilecek bir duyarlılık ve mücadele hattı oluşturulması; ırkçı-milliyetçi hareketlere zemin ve cesaret veren politikaların ve devlet kurumlarına yönelik demokratik tepki ve baskının arttırılması gerekiyor. Bu yapılmadığı takdirde, ırkçıların güç kazanmaya devam etmesi kaçınılmaz olacaktır.