IG Metall ‘dönüşüm telaşında’

IG Metall, son dört senedir dijitalleşmeyle yatıyor dönüşümle kalkıyor. Sendikanın yaptığı neredeyse bütün etkinliklerin ana konusu bunlar. “Sanayi 4.0” başlığı altında başlayan süreç ve tartışma konuları IG Metall’de son bir yıldır “dönüşüm” (“Transformation”) başlığı altında devam ediyor. Sendikanın 24. Genel Kuruluna da bu başlık hakimdi. Uluslararası alanda keskinleşen rekabet, emperyalist dalaşmaların artması, halkların buna karşı direnişlerine bakıldığında sendikanın “dönüşüm” politikası daha iyi anlaşılıyor. IG Metall, sermaye yanlısı “üretim merkezini koruma” politikasını geliştirirken giderek sosyal şoven bir arenaya kayıyor.

SERDAR DERVENTLİ

HABER ANALİZ

9 Ekim sabahı IG Metall 24. Genel Kurulunun¹ o günkü ilk oturumu açılırken salona gergin bir hava hakimdi. Bir gün önce yapılan seçimlerde delegelerin yüzde 30’a yakının oy vermediği Genel Başkan Jörg Hofmann, “şahsi bir açıklama” için söz almıştı. Oturum açılmadan önce, saat 8 gibi Hofmann, sırasıyla Bavyera ve Baden Württemberg delegeleriyle buluştuğu ve seçim sonuçlarını konuştuğu biliniyordu.

Bazı delegeler 64 yaşındaki Hofmann’ın istifasını mı açıklayacağını sorarlarken çoğunluk “böyle bir şey burada olmaz” diyorlardı. Haklıydılar. Çünkü Hofmann akşama da diğer bölgelerin delegeleriyle buluşmak istediğini bölge başkanlarına bildirmişti. İstifa edecek olan bunları yapmazdı. Bavyera ve Baden Württemberg delegelerine sorduğumuzda, Hofmann’ın seçim sonucunu eleştirdiğini ve “Bu sonuç IG Metall’in düşmanlarına yaradı, bunlar şimdi metalciler kendileriyle uğraşıyorlar diye düşünecekler. Bu bizi zayıf gösterdi. Madem sıkıntılar var kürsüden konuşarak, tartışarak çözseydik. Sandıktan ders vermek hiç hoş değil” dediğini aktardılar.

TABANDAN GELEN İNİSİYATİFLER BASTIRILIYOR

Benzeri içerikte kısa konuşmayı tüm delegelere hitaben yapan Hofmann’ı delegelerin hepsi ayakta alkışladı. Tüm delegelerin başkanlarını ayakta alkışlamaları aslında “sandıkta ders verme” tutumunu açıklıyor. Bu tutumu, “aynı madalyonun iki yüzü” olarak değerlendirmek mümkün. Genel kurulun diğer günlerinde değerlendirilen onlarca önemli önerge, ya “Yönetim kuruluna materyal” ya da yönetim kurulunun genel kurula sunduğu “karar” (“Entschließung”) ve “yönlendirici karar” (“Leitantrag”) taslaklarına iliştirildi.

Örneğin kiralık işçilikle ilgili üç önerge yönetim kurulunun sunduğu “karar” ve “yönlendirici karar”lar nedeniyle tartışılmadı bile. Yönetim Kurulu tarafından atanan ve genel kurulun ilk gününde resmi olarak seçilip görevlendirilen “Önerge Danışma Komisyonu” (“ABK) aylar öncesinden çalışmalarına başlıyor ve önüne gelen önergeleri değerlendirirken yönetim kurulunun “karar” ve “yönlendirici karar” taslaklarının hazırlanmasına da katkı sunuyor. Yönetim kurulu tabandan gelen önergeleri kongreden önce, görevlendirdiği uzmanlarla birlikte değerlendiriyor ve tasarılarını göre yeniden düzenliyor ve gerekli gördüğü müdahaleleri de çok önceden ve inceden planlayıp, yapıyor. Tüzük önergeleri dışındaki tüm önerge bloklarının başında genel merkezin o bölüme ilişkin hazırladığı “karar” veya “yönlendirici karar” taslakları bulunuyordu.

Delegelerin aktüel gelişmelere ilişkin inisiyatif önergesi hazırlayıp genel kurula sunma olanakları var şüphesiz. Ne var ki bu tür önergelerin hazırlanıp sunulması için tanınan süreler çok kısa olduğu gibi şube başkanları ve bölge başkanları sürekli delegelerin başında dolaşıp bu tür girişimleri boşa çıkarma veya önergenin hazırlanmasında “yardımcı olma” adına politik müdahaleleri çok yoğun.

Delegelerle yaptığımız görüşmelerde şube ve bölge başkanlarının, “yarın gündemde olan herhangi bir konu hakkında konuşmak isteyen varsa lütfen önceden yanıma gelsin. Konuşmayı birlikte hazırlarız, bu bölgemiz açısından daha iyi olur” diye müdahalelerinden söz ettiler.

Böylece tabandan gelen, daha doğrusu gelebilecek inisiyatifler baştan bastırılıyor ve genel merkezin hazırladığı senaryonun bozulmaması için her şey yapılıyor. Tabi bu arada gerçek anlamda tabandan gelen delegelerin çok sınırlı olduğunu da belirtmekte fayda var. 500 e yakın delege arasında gerçekten üretimden gelenlerin sayısı çok sınırlı. Çoğunluk sendikanın profesyonel yöneticileri ve işten muaf olan işyeri temsilcilerinden oluşuyor.

Bu ayrıntılı bilgilerden sonra IG Metall’in önümüzdeki dört yıl için çizdiği yol güzergahını incelemeye başlayabiliriz.

KESKİNLEŞEN REKABETTE IG METALL’İN ROLÜ

Genel Başkan Jörg Hofmann, sözlü raporunda olduğu gibi “gelecek konuşmasında” da uluslararası duruma değişik yönleriyle değindi. Bir tarafta rekabetin keskinleştiğine dikkat çeken Hofmann diğer yandan rekabetin aktörlerin değiştiğine dikkat çekti. Çin’in konumuna özel dikkat çeken Hofmann, bu ülkenin güçlü özgüvenle rakipleriyle ciddi bir rekabete girdiğini söyledi. “Avrupa Birliği, Çin ve ABD’nin sürtüşmesi arasında kalırsa ezilir gider” diyen Hofmann, AB’nin dünyada etkin bir rol oynayabilmesi için çok değişik adımlar atması ve önlemler alması gerektiğini vurguladı.

ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşının gümrük duvarlarının yükseltilmesine neden olduğunu söyleyen Hofmann, “Bundan özellikle Almanya olumsuz etkileniyor” dedi. Hofmann’ın AB’nin, Almanya’nın dayatmasıyla Çin’den ihraç edilen değişik hammadde (çelik vb) ve teknolojik mamullere vergi getirmesi, ABD ile AB arasında devam eden ticaret savaşına hiç girmemesi dikkat çekti. Hofmann’ın “filler tepişir çimenler ezilir” olarak yansıttığı tablonun gerçek durumu yansıtması bir yana çarpıttığı biliniyor.

Hofmann konuşmasına şöyle devam etti: “Bu yüzden eylem alanları nettir: AB iç pazarında bir yatırım atılımına ihtiyacımız var. Adil ticareti gerçekleştirecek Avrupa dış ticaret politikasına ihtiyacımız var. Ve küresel piyasalarda Amerikan ve Çinli çokuluslu şirketlerle gerçek anlamda boy ölçüşebilecek, kendisini engellemeyen, Avrupa’da küresel oyuncuların (“globale Player“) ortaya çıkmasına fırsat sunan bir Avrupa anti tröst yasasına ihtiyacımız var.”

Hatırlanacağı gibi bir süre önce Avrupa Anti Tröst Dairesi, Alman Siemens ve Fransız Alstom tekellerinin tren üretim bölümlerini birleştirmelerini engellemişti. En son olarak ise aynı daire Alman çelik devi TyssenKrupp ile TATA çelik tekelinin birleşmesini de engellemişti.

Almanya’nın savunma eski bakanı Ursula von der Leyen’in AB Komisyonu’nun başına getirilmesinden sonra bir dizi kurumsal değişiklikler yapması ve Anti Tröst Dairesi’nin AB tekellerinin lehine kararlar almasını sağlaması bekleniyor. Çokuluslu tekeller arasında rekabetin keskinleşmesi, (Hofmann’ın konuşmasının değişik bölümlerinde değindiği) dünya ölçeğinde ekonomik kriz belirtilerinin artması ve önemli bir bölümü rekabete bağlı olan teknolojik dönüşüm süreci… tüm bunlar, Hofmann’a göre, AB’nin çok hızlı ve köklü değişiklikler yapmasını zorunlu kılıyor.

Hofmann, “Ekonomik ve parasal birliği krize karşı güvenli hale getirmek isteyen, ikinci dayanağı kurmaktan başka çaresi yok: Mali Birlik. Üye ülkelerin vergi dampingi ve sübvansiyon politikası konusundaki üretim merkezi rekabetinden ziyade Avrupa’da ortak bir vergi politikasına ihtiyacımız var. Avrupa genelinde nihayet asgari kurumlar vergisi oranlarına ihtiyacımız var. Vergi politikası üzerinden rekabet ve üretim merkezi politikası sürdürülmesi -ki bu genelde Almanya’daki üretim merkezlerinin aleyhine gerçekleşiyor- söz konusu olamaz” dedi.

HOFMANN SOSYAL ŞOVENİZM YAPIYOR

Hofmann garabet tablosunu çizerken sendikanın “sol” kesimini de yedeklemek için şunları söylüyor: “Dünya çapında kabul görmüş bir kanı var ve bu da sınıf sorununun keskin geri dönüşüdür. Bizim tanıdığımız en önemli eşitsizlik araştırmacılarından Branco Milanoviç böyle diyor.” Hofmann, “sınıf sorunu” deyince o ana kadar sessizliğe bürünmüş olan salonda hareketlilik gözleniyor. Hofmann devam ediyor: “Küreselleşmenin ilk etabındaki gelir dengesizliğini şu soru belirliyordu: Ben hangi kıtada, hangi ülkede doğdum? Bugün ise dünyanın tüm ülkelerinde, kürenin tüm bölgelerinde şu soru soruluyor: Hangi sınıfa ve hangi katmana aitim? Veya kısa diyecek olursak: milyonlarca insan için artık Almanya’da yaşıyor olmak refah içinde olmak anlamına gelmiyor.”

Hofmann kısa bir nefes alarak kaldığı yerden devam ediyor: “Bu böyle mi olmalı? Hayır! Politik olarak yapılan politik olarak düzeltilebilir. Nihayetinde Ajanda 2010’un bir bölümünün, bugün toplumumuzu bölen dengesizliği yaratan bölümünün geriye çekilmesine ihtiyacımız var.”

Sınıf sorunu ne zaman ve nasıl ve nereye gitmişti? Gittiyse neden tekrar geriye geliyor? Hofmann bunlara yanıt vermek yerine dış sermayeye vurmaya başlıyor: “Sadece 2017 yılında 217 şirket özel yatırımcılar tarafından devralındı, bunların yüzde 70’i dış ülkelerdendi. DAX işletmelerinin yüzde 60’ı da yabancı yatırımların elinde. Almanya AŞ (AŞ=Anonim Şirketi) konusuna başka bir şey söylemek gerekmiyor.”

Hofmann’ın delegeler çizdiği tablo şöyle: ABD ve Çin arasında sürtüşme büyüyor – arada ezilen asıl olarak Almanya. AB üyeleri, vergi ve sübvansiyon politikaları aracılığıyla çokuluslu tekeller için cazip hale gelmeye çalışıyorlar bundan da asıl kaybeden Almanya oluyor! Yabancı yatırımcılar Alman şirketlerini devralıyorlar, en önemli 30 tekelin (DAX Borsasına kayıtlı şirketler) yüzde 60’ını yabancılar ele geçirmiş…

ULUSAL SERMAYEYLE İŞ BİRLİĞİ

Uluslararası sermayeye bu kadar vurduktan, sınıfı sorununun yeniden(!) gündeme girdiğini söyledikten ve Ajanda 2010’un bir bölümünün işe yaramaz olduğunu söyledikten sonra şimdi ne diyecek diye delegeler, misafirler ve basın mensupları pür dikkat oldular. “Biz Kevin Kühnert gibi BMW’nin devletleştirilmesini talep etmek istemiyoruz. Toplumumuzdaki demokrasinin sermaye ve emek arasında bir dengeye ihtiyacı var ve bu nedenle biz Ortak Karar Alma Yasasının (“Mitbestimmungsgesetz”) gerçek anlamda ortak karar verme yönünde geliştirilmesini istiyoruz ve bunun sınırı sermaye sahibinin ikinci oyunda olmamalı²” diye konuşmasına devam eden Hofmann, çıkış yolunun ulusal sermaye ile iş birliğinde olduğunu ileri sürdü.

Uzun süredir Ortak Karar Alma Yasasının geliştirilmesini, işçilere daha fazla söz hakkı tanımasını talep eden IG Metall, kendilerinin bu işi birçok menajerden daha iyi yapabileceklerini söylüyorlar.

Ulusal sermaye ile işbirliğine hazır olduklarını göstermek için bir dizi öneri hazırlayan ve bunları genel kurulda delegelere onaylatan IG Metall yönetimi, bu yöndeki çalışmalarını “Dönüşüm” (“Transformation”) başlığı altında sürdürüyor.

Sendika yönetimi “dönüşümün” gerçekleşmesi için her şeyin sermayenin emrine amade edilmesini talep ediyor. Çelik üretimi tehlikede: Çelik fonu kurulsun! Orta ölçekli firmalar yatırım yapamıyor: Orta ölçekli firmalar için yapısal fon kurulsun ve buna devlet güvenceli krediler verilsin. Ayrıca dijitalleşme – teknolojik dönüşüm, iklim sorunu ve buna bağlı alanlar için devlet bütçe ayırsın ve kamusal AR-GE çalışmaları sürdürsün. AR-GE sonuçları Alman sermayesine karşılıksız verilsin.

Devletin son krizde bankaları kurtarmak için milyarları harcadığını hatırlatan Hofmann, önerilerinin ödenebilir olduğu ve devletin pekâlâ bunun üstesinde gelebilecek kaynağa sahip olduğunu söyledi. Kaynak yetmediği durumda ise “devlet doktrinine dönüştürülen 0 borçlanma ilkesinden vazgeçilebilir. Tüm aklı başında iktisatçılar bunu savunuyor” diyor.

Dönüşüm” içinde olan şirketler, işçileri işten çıkarmak yerine yine devletin sağlayacağı olanaklarla fabrikada ve fabrika dışında mesleki kalifiyeyi geliştirme kurslarına göndersinler. Sermayenin bir süre sonra değerlendireceği bu emekçiler eğitimleri sırasında nasıl geçinecekleri konusuna ise IG Metall aylar önce çözüm önerisinde bulunmuştu: Bu işçilere “Dönüşüm Kısa Çalışma Parası” (“Transformationskurzarbeitergeld”) ödenmeli.

Bu kadar baş döndürücü(!) öneriden sonra konuşanın Alman Sanayicileri Başkanı mı yoksa gerçekten ülkenin en büyük sendikasının başkanı mı olduğunu kestirmek zorlaşıyor elbet.

Hofmann imdada yetişiyor: “Ama bu kredileri alan, AR-GE sonuçlarını teknolojik dönüşüm için değerlendiren şirketler işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere gitmeye kalkarlarsa o zaman bizi karşılarında bulacaklar. Sübvansiyonu al, en son teknolojik buluşları yedekle sonra bunu başka ülkeye yatırmaya git – Hayır biz buna izin vermeyiz.”

ZOR BİR DÖNEMİN EŞİĞİNDEYİZ

Gazetemiz sayfalarından uluslararası alanda keskinleşen rekabete, emperyalist dalaşmaların artmasına ve emekçi halkların buna karşı direnişlerine -bu sayıda da olduğu gibi- sıkça dikkat çekiliyor. Tam da böyle bir dönemde Almanya’nın en büyük işkolu sendikasının “dönüşüm” politikası adı altında ulusal sermayesinin arkasına geçmesi ister istemez birinci dünya savaşı öncesi sosyal demokrasiyi hatırlatıyor.

1990’lı yılların ortasında dönemin IG Metall Genel Başkanı Klaus Zwickel tarafından gündeme getirilen “İş için Birlik” adı altındaki sermaye ile işbirliği paktı, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyice zorlaştıran “Ajanda 2010” ile sonuçlanmıştı. Bugünde IG Metall Genel Başkanı Jörg Hofmann’ın gündeme getirdiği “Dönüşüm” başlığı altında “sermaye ile emeğin denge” kurma önerisi de metal sendikasının tepesindekilerin sermaye yanlısı politikalarında istikrarlı olduklarını gösteriyor.

Zor bir dönemin eşiğinde olduğumuz aşikâr ve sendika bürokrasisi öncesinden çok güçlü görünüyor. Fakat bu bir yanılsamadır. Hofmann’ın 9 Ekim sabahı delegelerin karşısına çıkarak ‘neden benim bu politikalarıma oy vermediniz’ diye yakınması sendika bürokrasisinin diken üzerinde oturduğunu gösteriyor. Önümüzdeki süreçte gündemde olan işten atma ve kısa çalışma planları şu an ki “ölü toprağı serpilmiş” havasını tümden değiştirebilir. Tabi bu kendiliğinden olmayacak, mücadeleci sendikacıların, işyeri temsilcilerinin ve işçilerin tutumu bu gidişatı belirleyecek.

¹ Yazıda yapılan alıntıları ve bunun yanı sıra 6-12 Ekim arası Nürnberg’de toplanan IG Metall 24. Genel Kurulunda alınan kararları, yapılan tüm konuşmaların yansıtıldığı günlük protokolleri ve diğer belgeleri incelemek isteyen okurlarımız bunlara şu sayfadan ulaşabilirler: www.igmetall.de/gewerkschaftstag-2019

² Denetleme Kurullarında eşit sayıda sermaye sahiplerinin ve işçi kesiminin temsilcileri yer almakta. Yapılan oylamalarda pat durumu yaşandığında sermaye sahibi tarafından belirlenen Denetleme Kurulu başkanının ikinci oyu gündeme geliyor.