AfD: Milliyetçi muhafazakâr, neoliberal, ırkçı-faşist

HÜSEYİN AVGAN

Şubat 2013 senesinde kurulan AfD (Almanya için Alternatif) 6 yıl içerisinde, Federal Parlamento’da, 16 eyalet parlamentosunda ve yerel belediyelerde grup kurma başarısına ulaştı. 1945 yılından sonra Almanya tarihinde bu kadar kısa bir sürede tüm parlamentolarda temsil başarısını gösteren başka bir parti olmadı.

AfD ‘yamalı bohça’ gibi, muhafazakâr nedenlerle diğer partilerden kopanları, politik arenada varlık gösteremeyen sağ ve ırkçı grupları, tekelci sermayenin politikalarından zarar gören sermaye gruplarını, bu politikalar sonucu gelecek korkusu içine düşen orta tabakanın alt kesimlerini kendi içerisinde birleştirdi. CDU ve FDP politikalarından memnun olmayan muhafazakarlardan, küçük ölçekli aile şirketlerinin sahiplerine, işsiz kalmış, yoksullaşmış kesimlerden, neonazi gruplara kadar geniş bir kesim AfD içerisinde kendini bulabilmekte.

AfD’nin bu kadar kısa sürede gelişmesinin ve CDU’nun sağındaki tüm sağ-ırkçı-milliyetçi kesimleri birleştirebilmesinin önemli ayaklarından birisi, ideolojik olarak geniş bir yelpazeye seslenmesi iken, bu aynı zamanda AfD’nin en zayıf halkalarından birisini oluşturmakta. AfD içinde yer alan her akım kendi çıkar ve siyasetine bağlı olarak taleplerini gerçekleştirmek için mücadele sürdürmekte. Bu kavga kurulduğu günden bu yana devam ediyor. Bu kavga nedeniyle partinin esas kurucuları arasında yer alan Bernd Lucke, Hans-Olaf Henkel, Frauke Petry gibileri partiyi terk etmek zorunda kaldı. Kurulduğu günden bu yana yüzlerce üye, partinin sağa kaydığını belirterek üyelikten ayrıldı. “Yapılan bir araştırmaya göre bugün partiye oy verenlerin yüzde 50’sine yakını, partinin oldukça sağa açıldığını belirtmekte”. (1)

AfD İÇİNDEKİ KLİKLER

AfD içerisinde sağın her kesiminden güçler olmasına rağmen, belirleyici olan üç ana akımdan söz etmek mümkün. Milliyetçi Muhafazakârlar, Milliyetçi neoliberaller, Ari ırkı savunan ırkçı-faşistler (Völkisch).

Milliyetçi Muhafazakâr kesim ağırlıklı olarak, sağ basında yer alan gazeteciler, yazarlar, sosyologlar üzerinden AfD içerisinde hakimiyet mücadelesi vermekte. Esas olarak sosyal ve kültürel olarak yaşanan değişimlere ayak direyen, ‚öncü kültür‘, anti-feminist, kürtaj karşıtlığı, yoksul düşmanlığı, İslam düşmanlığı üzerinden sürdürdükleri çalışmalarla, ‚Alman değerleri‘ dedikleri, gerici-tutucu düşünceleri yaygınlaştırmaya çalışıyor. Bu harekete en fazla katkı sunanların başında, ‚Almanya kendini yok ediyor‘ kitabıyla SPD üyesi Sarazin gelmekte. Bugün ise Junge Freihet, Çicero gibi gazeteler sistematik olarak belirtilen konuları ele alarak, bu fikirlerin yaygınlaşmasını sağlıyor.

Milliyetçi neoliberaller parti programı oluşumunda en etkin grup. Esas olarak İç piyasaya yönelik çalışan sermaye gruplarına dayanan ve onların sözcülüğünü yapan bu akımın parti içerisindeki sözcüleri, Jörg Meuthen, Alice Weidel, Beatrix von Storch. Sosyal devlete, yasal emeklilik hakkına, sermayenin vergilerine karşı çıkan bu ekip, iş yaşamında kuralsızlaşmayı ve sonuna kadar esnekleşmeyi savunmakta.

Ari ırk teorisini savunan ırkçı-faşistler (Völkisch) hareketinin en önemli sözcüsü Thüringen Eyalet Başkanı Björn Höcke. Kısa zaman önce mahkeme tarafından faşist olduğu tescillenen Höcke ve hareketi, sosyal sorunları parti içerisinde gündeme getiren, partinin esas olarak ‘küçük adamların’ partisi olmasını savunan ekip. İdeolojik olarak neonazilerden beslenen bu hareket, “Alman ırkının birliğini” hedefine koyduğu için, ‘küçük adamlara’ ciddi bir şekilde yönelmekteler. Bu akımın içerisinde neoliberal politikalara karşı çıkanlara ve ‚barbar kapitalizm‘ değerlendirmeleri yapanlara rastlamak mümkün. Marx’ı referans aldıklarını vurgulayarak, “sorunların kaynağı sermayedir, sermayedarlar değildir” gibi değerlendirmelerle, sınıfsız bir Alman ırkı olduğu fikrini yaymaya çalışmaktalar. Sosyal sorunlara sosyal şovenist çözüm önerileriyle, ‚Almanlara iş‘, ‚Almanlara sosyal yardım‘ gibi talepleri yaygınlaştırmaktalar. Parti kurulduğu günden bu yana esas olarak güçlenen akım, bu akım. Lucke ve Petry gibi kurucuların partiden tasfiye edilmesini bu akım sağladı. Gruplar üstü gibi duran, parti içerisinde uzlaşmaları sağlayan birisi gibi duran Gauland da bu ekibe daha yakın.

Her üç grup aralarındaki farklara karşın birçok noktada birleşmekte. Ancak belirtildiği gibi her akımın farklı hedefleri bulunmakta. Önümüzdeki günlerde de akımlar arası çatışmaların, tavsiyelerin devam etmesi kaçınılmaz görünüyor.

AfD HANGİ ZEMİNDE GÜÇLENDİ?

Bilindiği gibi 2000’li yılların başından itibaren Avrupa’nın ve dünyanın birçok bölgesinde AfD benzeri partiler ortaya çıktı. Bunların bazıları bugün hükümet partisi konumundalar. Esas olarak bu partiler neoliberal politikaların yaratmış olduğu tahribat üzerinde yeşerdi. AfD’nin gelişmesini de bundan bağımsız ele almamak gerekir. Ancak bunun Almanya’ya nasıl yansıdığına kısaca bakmakta yarar var. Esas olarak ekonomide yaşanan gelişmelerin neden olduğu, politik, sosyal ve kültürel alanda yaşanan değişimlerin her birinin AfD’nin sağ bir merkez olarak görülmesinde payı var. Neoliberal politikalar sonucu ortaya çıkan gelecek korkusu, politik bir güç olarak örgütlenmeye çalışılmakta.

‚SOSYAL DEVLET‘ MODELİ ÇÖKTÜ!

Bütün dünyada olduğu gibi neoliberal politikalar Almanya’da da zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu derinleştirdi. 2000-2012 arası zengin kesimlerin gelirleri yüzde 15 artarken, orta sınıf olarak tabir edilenlerin gelirlerinde hiçbir artış yaşanmadı, düşük gelirlilerin gelirleri ise daha da düştü. Toplumun en zengin yüzde 1’lik kesimi zenginliklerin yüzde 36’sına sahipken, en zengin yüzde 10’luk kesim, zenginliklerin yüzde 70’ine sahip oldu.

Özellikle Ajanda 2010 kararlarının ardından, düşük ücretli, güvencesiz işlerde çalışanların sayısı korkunç derecede arttı. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerine yatırımların durması, konut, sağlık, eğitim gibi hizmetlerin daha da kötüleşmesini ve sorunların derinleşmesini beraberinde getirdi. Taşeron işçilik, sadece düşük ücretliler arasında değil, mühendis, doktor, avukat gibi iyi kazanılan mesleklerde de yaygınlaştı. Orta kesim olarak ifade edilen, geliri ortalama ücretin yüzde 70’i ile yüzde 150 oranında daha fazla olan kesimlerin oranı yüzde 65 den yüzde 58’e düştü. Toplumun en alt tabakası olarak ifade edilen düşük gelirlilerin sayısı ise 4 milyon daha arttı. (2).

Tarihsel nedenlere de bağlı olarak uygulanan Keynesçi, ‘sosyal devlet’ kapitalizminden geriye sadece kırıntılar kaldı. Gelecek korkusu, sınıf atlama güdüsü içerisinde olan ‘orta sınıf’ içerisinde objektif bir gerçeğe dönüşmeye başladı. Bu sonuçlar kapitalizmin doğasında var olan rekabetçiliği daha da körükleyerek, bu kesimlerin kendinden daha güçsüz konumda olan göçmenleri, mültecileri rakip olarak görmesini de hızlandırdı. Neoliberal politikaların sonucu geleceğini tehlikede gören ‘orta sınıflar’ otomatikman ırkçıların oltasına takılacak sonucu elbet ki çıkmamalı. Örneğin Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde bu kesimler Syriza ve Podomes hareketlerinin önemli bileşenleri oldu.

SERMAYE GRUPLARI ARASINDAKİ ÇATIŞMALAR

Genel olarak kapitalizmde sermaye grupları da kendi içerisinde rekabet içerisindedir. Özellikle Alman sermayesi uzun bir dönem tek bir güç gibi hareket etti. 2008 krizi ile birlikte bu birliktelik çatırdamaya başladı. Alman tekelci sermayesi ile iç pazara üretim yapan sermaye gruplarının çıkarları çatışmaya başladı. Bu çatışma en bariz bir şekilde ‚Euro krizi‘ olarak ifade edilen, AB içerisinde baş gösteren krizin aşılmasına yönelik politikalarda kendini gösterdi. Yunanistan üzerinden süren tartışmalar hatırlanacak olursa, bir kesim Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkarılmasını savunurken, bir kesim de her şart altında kalmasından yana tavır belirledi. Özellikle iç pazara üretim yapan sermaye kesimi, Yunanistan, İspanya, İtalya, Portekiz gibi ülkelerin kurtarılmasında çıkarları olmadığını, aksine bunların kendileri ile rekabeti derinleştireceğini ve geleceklerini tehlikeye düşüreceğini ileri sürerek, Euro kurtarma paketlerine cepheden karşı çıktılar. Aile Şirketleri Birliği olarak örgütlenen bu sermaye grupları bu dönemde yaptıkları açıklamalarla, tekelci sermayenin sözcüsü konumundaki Alman İşverenler Birliği’nden farklılaştı. Bugün için de sermayenin bu grubu önce açıktan, şimdi ise daha üstü örtülü olarak AfD’yi destekleyen güçlerin başında gelmekte.

GELENEKSEL PARTİLER SEÇMENLERİNİ TUTAMAZ HALE GELDİLER

CDU ve SPD uzun dönemdir oy kaybetmeye devam ediyor. Bu partilerin oy kaybetmesine, yıllardır uyguladığı ekonomik politikaların yanında, bazı seçmenlerinin gözünde oluşan değerlerden uzaklaşmasının da önemli bir payı bulunmakta. Bilindiği gibi CDU toplumda ‘Alman değerlerini’, aile yapısını, kültürünü, geleneklerini, tarihini koruyan bir parti olarak algılanmakta idi. Özellikle sermayenin ihtiyaçlarını ve üretim ilişkilerini de gözeterek atmak zorunda kaldığı bazı adımlar, milliyetçi-muhafazakâr seçmen kesimi içerisinde tepkilere neden oldu. Bunların başında aile politikaları ve ‘Öncü kültür’ olarak adlandırılan politikalar gelmekte. Kadınların iş yaşamına katılımını da hedefleyen, yuva ve kreşin bir hak olarak kabul edilmesi, homoseksüellerin ve lezbiyenlerin evlenmelerinin yasal olarak kabul edilmesi, İslam üzerine süren tartışmaların içerisinde, CDU’lu Cumhurbaşkanı’nın “İslam’ın Almanya ya ait olduğu” görüşünü açıklaması, Almanya’nın göç ülkesi olduğunu kabul edilmesi vb. geliyor. Bu adımlar üzerine bir kısım CDU üyesi, partinin bütün değerlere ihanet ettiğini düşünerek CDU’dan uzaklaştı.

SPD ise ‚işçilerin-işsizlerin partisi olma‘ algısını, Agenda 2010 kararlarıyla bitirdi. Alınan ekonomik kararlar, iş yaşamının esnekleşmesi, düşük ücretli işlerin yaygınlaşması, Hartz yasaları, zenginlere yapılan vergi indirimleri, geniş yığınlar arasında, bu partinin, sermayenin partisi olduğu fikrini daha da güçlendirdi.

Bu aynı zamanda toplumda ‘halk partisi’ olarak algılanan bu partilerin birbirine çok benzemeye başladığı fikrini güçlendirirken, demokrasi olarak sunulan sistemin sorgulanmasını da beraberinde getirdi.

2015 senesinde yapılan bir araştırmaya göre, halkın yüzde 60’ı bugünkü sistemin demokrasi olmadığını, sermaye gruplarının çok fazla etkisi olduğunu belirtmekte. (3)

Bu gelişmeler seçimlere katılımı da ciddi bir şekilde etkilemekte. Birçok insan parlamenter demokrasiden ve bu partilerden fazla bir beklenti içerisinde değil. 1970’lerde yüzde 90 olan seçime katılım oranı, son iki seçimde yüzde 71’lere kadar düştü. Seçime katılmayanların önemli bir bölümü, düşük ücret gruplarına tekabül etmekte. AfD bu durumu, “partilerin satılmış olduğu”, “demokrasinin yok edildiği”, “bunların Alman halkının çıkarlarını savunmadığı” gibi söylemlerle kendi lehine çevirmeye çalışıyor.

AfD NEYİ SAVUNUYOR?

AfD 2013 yılında kurulmasına rağmen, programını 2016 Stuttgart kongresinde oluşturdu. Oluşan programda her akımın kendisini bulması gözetilirken, esas damgayı milliyetçi-neoliberal akım vurdu.

Program Almanya’nın bağımsızlığının savunulması ve korunması gerektiği ile başlıyor. Esas olarak da orta sermayenin korunması ve güçlenmesini öngören neoliberal politikalardan oluşmakta. Programda yer alan ‘Olabildiğince rekabet, olabildiğince küçülmüş devlet, herkes için en iyisi’ söyleminin gereği olarak, devletin bütün kamu hizmetlerinden elini çekmesini, devletin iç ve dış güvenliği sağlaması, mülteci akımıyla birlikte artan terör tehlikesine karşı vatandaşını koruması, adalet ve vergi sistemini yürütmesi, diplomasi ile uğraşması isteniyor.

Girişimci ruhunu geliştirmek için, bürokratik tüm engellerin kaldırılmasını, kuralsızlaştırılmasını savunuyor. İşverenlerin, iyi kazananların, gayrimenkul sahiplerinin vergilerinin düşürülmesini, bunun için ticaret vergisinin gözden geçirilmesini, varlık ve miras vergisinin hemen kaldırılmasını istiyor. Ayrıca, banka bilgi verme yasasını değiştirerek, vergi kaçıranların gizli kalmasını planlıyor. Yani ekonomi programı bugünkü hükümetin bile göze alamayacağı derecede sermaye yanlısı.

SOSYAL SORUNLAR ETNİKLEŞTİRİLİYOR

AfD sosyal sorunları etnikleştirerek, bir yandan ırkçılığın gelişmesini teşvik ederken, çözümü de bulanıklaştırıyor. Asgari ücreti programına alan AfD, gerekçesini ise “Alman işçilerini, ucuz iş gücü olan mültecilerden ve yabancılardan korumak” olarak açıklayarak, esasta iş gücünü ucuzlatmaya çalışan işverenlere hizmet ediyor. Toplumsal zenginliğin paylaşımı konusunda da, zenginlerin birikimlerini gizlemek için, sosyal yardım alan mültecileri hedef göstererek, “Almanlar için 21. Yüzyıl’ın en büyük sorununu”, “yabancıların çalışmadan sosyal kasaları boşaltan parazitler olması” olarak ifade ediyor. Genel olarak İslam ve göçmen karşıtlığı dile getirilmesine rağmen, AfD de ‚yararlı göçmenlerin‘, ‚iyi Müslümanların‘ olduğu vurgusunu unutmuyor. Göçün demografik sorunu çözmeyeceği, Almanları çocuk yapmasının, kadının doğurma rolüne geri dönmesinin teşvik edilmesini ileri sürerek, ayrılmadan önce Frauke Petry’nin de dile getirdiği gibi “Almanların en az üç çocuk yapması” gerektiği vurgulanıyor.

Elemeci eğitim sisteminde kısmen yapılan değişikliklerin, “Alman halkının geleceğini tehlikeye attığı ifade edilerek geri alınması belirtilerek, “herkesin haddini bilmesi; işçi çocuğunun üniversiteye gitmesine, zengin çocuğunun ucuz işgücü olmasına müsaade etmemek gerekir” anlayışıyla elemeci eğitim sistemi savunuluyor.

Bugünlerde en fazla gündemde olan çevre tahribatının doğal olduğu, insanın çevreye zarar verdiği fikrinin gerçeği yansıtmadığı, bunun için önlem almanın “Alman sanayisini geriletmek isteyenlerin işi” olduğu ifade ediliyor.

AfD’YE KARŞI NASIL BİR MÜCADELE

AfD’nin yükselişe geçmesiyle birlikte toplumun çok önemli bir kesiminde endişeler de artmaya başladı. Yükselen ırkçılığa karşı yüzbinlerin katıldığı eylemler gerçekleşti. Bu partiye karşı nasıl ve hangi talepler etrafında mücadele edilmesi gerektiği noktası da sol içerisinde tartışma konusu olmaya başladı ve hala da devam etmekte.

Gelinen noktada bugüne kadar ırkçı-faşist hareketlere karşı süren protestocu yöntemlerin AfD’yi geriletmeye yetmeyeceği kabul edilmeli. Kongre vb. etkinliklerinin engellenmeye çalışılması bunları zayıflatmayacağı gibi esas yapılması gerekenleri de bulanıklaştırmakta. Sermayenin bir kanadının partisi olarak örgütlenmeye çalışan AfD’nin, esas olarak işçi-emekçi, işsiz-yoksul kesimleri etkileyerek yedeklemesini engellemeye dönük bir mücadele hattı geliştirilmeli.

SINIFIN BİRLİĞİ VE MÜCADELESİ GÜÇLENDİRİLMELİ

İşçi ve emekçilerin AfD gibi bir partinin etkisine girmesini olanaklı kılan faktörün, hükümetin yıllardır sürdürmüş olduğu işçi düşmanı politikalar olduğu düşünüldüğünde, bu partinin zeminini zayıflatmak, mücadelenin merkezine hükümet politikalarını koymakla mümkün olacaktır. İşsizlikten yoksulluğa, ırkçılıktan silahlanmaya, çevre tahribatına karşı mücadeleden kamu hizmetlerinin genişlemesi için sürdürülen mücadeleye kadar, her alanda sürdürülen mücadelenin sınıf mücadelesi olduğu fikri güçlendirilmeli. İşyerlerinde süren mücadelede olduğu gibi, değişik uluslardan işçi ve emekçilerin farklı alanlarda devam eden mücadelesinin birleşmesi, ortak hareket etmesi, ortak bir sınıf olduğu olgusunun güçlenmesi, AfD’nin işçi ve emekçiler içerisinde etkisini kırmanın en önemli noktası olacaktır.

AfD içerisinde yer alan farklı akımların esas çelişkisinin de sosyal konularda uygulanacak politikalar olduğu düşünüldüğünde, bu çelişkilerin derinleşmesi ancak sosyal sorunlara, sınıf perspektifinden verilecek cevaplarla mümkün olabilir.

1) Junge Freiheit dergisinin 2018 senesinde INSA araştırma şirketine yaptırdığı araştırma

2) DIW ve Bremen Üniversitesinin 2012 de yaptığı araştırma.

3) Hür Berlin Ünüversitesinin yapmış olduğu kamuoyu yoklaması

%d Bloggern gefällt das: