Benim için ‚karşı kültür‘ burjuva kültürün nerede sessiz kaldığını ifadelendirmektir

Mesut Bayraktar sanat, edebiyat, eğitim ve dil üzerine sorularımızı yanıtladı.

DİLAN BARAN

Haziran ayının başında, Berlin’de Melodie & Rhytmus dergisinin karşı kültür adlı konferansına katıldın. Yazar, dergi editörü, oyun yazarı aynı zaman da deneme yazarısın. Kültürü karşı kültür ilişkisinde nasıl tanımlıyorsun?
Klasik anlamda insan yüksek kültür ile halk kültürü arasındaki farkı ayrıştırır. Kavram olarak karşı kültürün ise daha farklı bakış açısı var. Burjuvazi iş sürecinde üretim araçlarına sahipken, işçiler hayatlarını sürdürme ve belli bir dereceye kadar kişisel gelişlerini sağlarlar. Burjuvazi kendi kültürünü başka bir düzlemde sürdür. Kültürde olduğu gibi her işleyiş ekonomik düzlemde işler. Burjuvazi klasik kültür anlayışımızı denetler. Bir yazar olarak tabiki her şeyden önce dili düşünürüm karşı kültürden de bu yüzden; bu işleyiş ve bu mekanizma ile yüzleşmeyi anlıyorum. Bundan kültür karşıtlığı ya da dadaistlerin yaptığı gibi sanat eserlerini tahrip ederek bir akım olan ‚anti kültür‘ geliştirilmeli manası çıkarılmamalı. Bu tartışmalarda karşı kültürden, hükmedenlere karşı horlanmışların, yenilmişlerin, ezilenlerin kendilerini ifade edeceği bir aracı anlıyorum.

Sanırım bu yüzden metinlerinde ve eserlerinde sınıf çatışmalarını, işçi sınıfı üzerindeki baskıyı yazıyorsun. Yazma işine nasıl başladın?
Samimi olarak söylersem, bilinçli olarak seçtiğim alan değildi, bir anda kendimi bu işin içinde buldum. Güzel sanatlar ilgimi çekmedi. Benim için karanlıkta plan, her yerde benimle olan sahne sanatları ve hepsinden önce dil öne çıktı. Dilden kaçamazsın. İşçi sınıfına uygulanan baskı sadece fiziksel değil, bunun yanında toplumda kanıksanmış ve daha derinden bir baskı da sözkonusu. Sessizlerin sesi olma çabası içindeyim. Sorunu açıklamak için adını koymak gerek. Dil bunun için var. Ben de ısrar ettim, kendime güvendim ve dil ile toplumun önüne çıktım. Franz Kafka beni çok etkiledi, bu etki bugün hala devam ediyor. Bana göre Kafka’nın eserlerinin gücü baskının sessizliğini açığa çıkarmasındadır. Fakat bu birçok solcu tarafından küçümseniyor. Tabiki başka sanat dallarında da sessizlerin sesi olunabilir. Hemen ilk akla gelenler Picasso’nun Ispanya İç Savaşı’nı anlatan tabloları, heykeller, müzik, Ken Loach’ın filimleri gibi…

Şu anda akademisyen ve yazar olarak bulunduğu yere şans eseri geldiğini söylüyorsun bunu kısaca anlatabilir misin?
Eğitim yeterince önem taşımadığı ve önümüzde büyükler örnekleri olmadığı bir evde büyüdüm. Ailemin bana „okuyabileceğin yere kadar oku, bizim kadar zorlu bir hayatın olmaz“ tembihi, neredeyse insanlık kadar eski sözlerdir. Bunların pek de gerçekçi olmadığını, hukuk eğitiminden sonra anladım. İki erkek kardeşim babamın onlarca yıldır bugüne kadar çalıştığı aynı firmada çalışıyorlar. Ben de aynı yerde işe başlayabilirdim. Liseyi tesadüfen bitirdim. Bir arkadaşım ortaokuldan sonra liseye kayıt yaptırmanı söylemişti. Başvurum kabul olduğunda liseyi bitireceğim aklımın ucunda bile değildi. Liseyi bitirdikten sonra babam iki kardeşimin çalıştığı iş yerine gitmeyeceğimi bile bile başvuru için bir dilekçe ayarladı. Oraya ait olmadığımı biliyordum ve bunu aileme ispat etmek için başvurudaki test sorularına bilerek yanlış cevaplar verdim. Daha sonra gerçekle yüzyüze geldiğimde şansla geldiğim yere gelmiştim. Yoksa bunun dışındaki gelişim „normal“ karşılanacaktı. Hangi yaşamı sürdürdüğümüz, hangi eğitimi aldığımız hangi işi seçtiğimizin şans ve tesadüflere bağlı olması utanç verici birşey. Bu toplumsal yapıdaki yoksulluğun göstergesi ve aslında insanın bağımlılığın ispatıdır. Neden şanslı bir yaşam için şanslı olmalıyız? Ne kadar insan şansız? Sınıf baskısının arkasında kendi ihtiyaçlarını dayatma da hayat neden tesadüflere mi bağlı? Hayatın bizi nereye sürüklemesi başarı ve akla bağlıdır. Değerler siteminin sessiz kalmamızı söylemesini redediyorum.

Sosyolog Aladin El Mafalaani bir araştırmasında dezavantajlı çevrelerden sıra dışı durumlarla eğitiminde yükselenlerin neredeyse tamamının tesadüflerle olduğunu gösteriyor. Araştırma bundan başka eğitimde yükselmenin yer kişinin geldiği çevre, deneyimler, semboller vb. büyük rol oynuyor. Göçmen ailelerinde ve çeşitli etnik kültürlerden gelenler bu konuda iki kat sıkıntı yaşıyorlar. Bunu onaylıyor musun?
Bu konuda çok şey söyleyebilirim. Kısaca kültürel, sosyal ve ekonomik durumu zayıf çevrelerden geliyorsanız yeni bir bakış açısı edinmek ve sosyal yükselme için tek yol eğitim kalıyor. Benim „yükselmem de“ tesadüfi karşılaşmalar, başka çevreden gelen öğrenciler ve kişiler sayesinde oldu. Lisedeki sanat dersi öğretmenim ufkumu genişletti. Uzun süre dar bir çevrede kalırsan baskı altında olduğunu hissetmiyorsun. Herkesin yaşadığı hayat sana da normal geliyor.

Din yoluyla taşıdığın geleneksel değerlerle, üzüntü duyuyor acı çekiyorsun, kendini kötü hissediyorsun. Geleneksel bu çevreni terk edersen hemen kitaplığını senin ve çevrenin tanımadığı daha başka kitaplarla dolduruyorsun. Ve aniden neden sorusu geliyor. Hegel, ‚herşeyi düşünmek nifak ve itiraz ile başlar‘ diyor. Eğer çevrenden ayrılırsan, artık başkasını görüyor ve tanıyorsun. Kendine dışarıdan bakıyor, içeride sorguluyorsun. İçgüdüsel olarak politik tarzda cevaplar arıyor, daha fazla düşünüyorsun.

Daha sonra Marx’i öğrenme dönemi geldi. Hayatımdaki işleyişleri anlatan düşünce biçimi geldi. Eylem perspektiflerimi açtı. Bu bana, aileme, çevreme, sınıfa neden itiraz ettiğimin sebebini açıkladı.
23 yaşlarında çevremi terk ettiğimde yalnızlaşmıştım ama burjuva ilişkilere hiç yanaşmadım. Çok okuduğumda da, bir işçi çocuğu idim. Külkedisini ve diğerlerini tanımasam ya da der-die-das’larla hata yapsam da, yahut Goethe üzerine çok bilmeme rağmen halen Türk’tüm. Bir yayınevi lektörü bana dilimin mükemmel olduğunu ve sürdürmemi söylemişti. Tabi ki ben ana dilci değilim yine üniversiteli bir arkadaşım kendisinin Alman olmasına rağmen bana hayran kaldığını belirtmişti. Almancayı ondan daha iyi kullandığımı belirtmişti. Lektör ve üniversiteli arkadaşım ırkçı değillerdi ama davranışları ırkçılığın bünyesindeki yankıyı çağrıştırmıştı.

Bana göre edebiyat küçük ama önemli kıvılcımlar yaktı. Umutsuzluğa karşı çare yollarını açtı. Her şeye rağmen çareyi güçlü kılıyor, deneyim sağlıyor. Tabi ki edebiyat, ilişkileri değiştirmede tek başına bir şey yapamaz; edebiyat için geçerli olan sanat için de geçerlidir.

Ama edebiyat tasvirle şiirsellikle insanın yaşadığı durgunluğa bir hareket getirir, her şeyden önce ezilenlere sınıfın varlığını gösterir, ideolojik kaygılar gütmeden ama gerçek ifadelerle sınıfın somutluğunu dile getirir. İnsanın, sınıfın soyut değil, aksine tek tek ezilenin, sınırlananın bizzat sınıf olduğunun bilincini açığa çıkarır. Kişi sokağa çıktığında pantolonu ya da bir çift ayakkabı gibi sınıfını da üzerinde taşır.


Mesut Bayraktar: 1990 yılında Almanya’nın Wuppertal kentinde doğdu. Düsseldorf, Lozan ve Köln’de hukuk eğitimi aldı. Halen Stuttgart’ta ikinci üniversite eğitimi alarak felsefe öğrenimi görüyor. ‘Zeitschrift für neue literatur’ dergisinin editörlüğünü yapıyor. Öykü ve tiyatro oyunları yazarlığının yanında gazete ve dergilere deneme yazıları yazıyor. Die Belagerten ( Kuşatma) ilk eseridir. ‘Briefe aus Istanbul’ Istanbul’dan mektuplar en tanınmış eseridir.