‚Kırmızı Pabuçlu kız’la mikroorganizmaların dünyasına yolculuk

Zahide Yentür

Coronavirüsün yaşamımızı sınırladığı ve sınırlamaktan öteye onu tehdit ettiği bugünlerde 20. Yüzyıl’ın sayılı bir kaç evrim biyologlarından biri olan Lynn Margulis’i anmadan geçmek olmaz.

Öz biyografisini anlatırken Margulis, çocukken kendisine yöneltilen, ‚büyüyünce ne olmak istersin‘ sorusuna, ‚bir kaşif ve bir yazar‘ diye cevap verdiğini söyler. Çocuklar, anneler, eşler ve bilimin peşinden koşmayla ilgili paylaştığı içten düşüncelerde, ’neden kendini bir erkeğe adamakla bir kariyere adamak arasında seçme zorunluluğu var‘ der. Onbeş yaşındayken izlediği ‚Kırmızı Pabuçlar‘ filminde, başroldeki balerinin ‚meslek mi sevgili mi‘ ikilemine değinen melodramı, Margulis’i gençlik yıllarında isyana teşvik eder. Balerin ’neden hem sevgilisiyle evlenip çocuklarını doğurup hem de dans etmeye devam edemez‘ diye sorar.

Çocukların eğitimi ve yetiştirilmeleri, yaşlıların bakımı, işgücünün yenilenmesi gibi sorumlulukları ailenin, dolasıyla direkt kadınların üstüne yıkan sınıflı toplumun “Süper kadın” gibi iki yüzlü söylemleri Margulis’i yolundan döndürmez.

Süper kadın rolüne özenmenin beklentilerin karşılanmaması durumunda umutsuzluğa, tükenmişlik sendromuna dönüşmesini, toplumda mesleki yaşamlarında başarılı anne-babaların süper başarılı çocuklar yetiştirebileceği yalanını eleştiren Margulis, Amerikan toplumunda tüketime yönelik bireyin çıkmazlarını sistem eleştirileriyle birleştirir. O, “çocuklar, eş ve gerçek bilimde üstün başarı aynı anda mümkün değildir” der.

“Kadınlar, şüphesiz harika bilim insanları olabilirler ancak bu sosyal hayatlarından ve sorumluluklarından büyük fedakarlıklar yapmalarını gerektirir. En önemlisi de üretken kadınlar ve genç kızlar, onları destekleyen ve seven erkekler ve delikanlılarla çevrili olmalıdır. Hepimizin, küçük çocuklarımızın ve yaşlı aile üyelerimizin yoğun ihtiyaçlarına saygı gösteren kültürel bir alt yapıya ihtiyacı var” der. Margulis’in kültürel altı yapı dediği, aile kurumuna yüklenen sorumlulukların toplumsal yapı tarafından üstlenilmesidir. Bu da kadınların ve genç kadınların yaşamın her alanında kendilerini geliştirmek için daha özgür kalmaları demektir.

Mikrorganizmalarla daha eşitlikçi bir dünya!

“Cumartesi gecesi davetlerini geri çeviren ve hiç televizyon seyretmeyen, sersem ve enerjik kız” çektiği yoksulluklardan şikayet etmeden ilgi duyduğu bilime tutkuyla adadı kendisini. Lynn Margulis’in kuramları bilim dünyasının klasik ve klişeye dayanan bir çok varsayımını yıktı. Örneğin canlılar dünyasının basitçe hayvanlar -onun üst düzeyi insanlar- ve bitkiler alemi olarak gruplandırılamayacağını, en basit bakterilerdeki yaşamsal güdülerin evrimsel anlamı gibi.

Canlı olan herşeyin, bitkiler ya da hayvanlar diye sınıflandırılmasını eleştiren Margulis, çıplak gözle göremediğimiz, bundan dolayı da sadece “mikroplar” diye anlandırdığımız mikro canlıların toprağı verimlileştirmekten, soluduğumuz havayı sağlamaya, yoğurdu ve birayı mayalamaktan türlerin çeşitliliğini artırmaya kadar sayısız yaşamsal öneminden söz eder.

Evrim merdiveninde daha geriye gidersek ve mikro organizmaların zamanla daha üst organizmalara evrildiği gerçeğinden “Atalarımız mikroplardı” noktasınana geliriz ki, bu söz bir çoğumuza aşağılayıcı gelebilir. Ancak mikroplar olmasaydı, dünya yaşamın olmadığı diğer gezegenler gibi çorak bir yer olurdu. Bilim insanları bakterilerin yaşamın temel taşları olduğu ve onların yaşamın devamını sağladığı konusunda hemfikirler.

Yaşamın dünya üzerindeki dört milyar yıllık evrimi sonucunda Margulis, canlıların bakteriler, protistler, hayvanlar, mantarlar ve bitkiler diye beşe ayrıldığını kanıtlamıştır. Bu bulgu canlı olan her şeyin bitki ya da hayvan olduğunu varsayan iki alem sistemini yıkmıştır.

Margulis, “bizim en uzak atalarımız, sizinki ve benimki, bu canlı grubunun soyundan gelmiştir. Bakteriler atalarımız olmanın yanı sıra, eğer yanılmıyorsam, sinir sisteminin evrimsel öncüleri olarak bilinci de yaratmıştır. Işığa duyarlılık, dokunma, duyma, koku alma olarak tanımladığımız etkiler ve aslında genel olarak tüm hislerimiz, tam da uygun bir biçimde ‚bakteriyel bilinç‘ olarak adlandırılan bir özellikten evrimleşmiştir” der. Bağırsaklarımızda yaşayan milyonlarca bakteriyi hatırlarsak ya da vücudumuzun hücre sayısından çok daha fazla miktarda bakteri içerdiğini düşünürsek, Margulis düşüncesinde haksız sayılmaz.

Margulis, insanın en yüce yaratık ilan edildiği iki alem sistemi anlayışını politik olarak da eleştirir: “Bir çok kişi bataklıkların mikrobiyal taban verimliliğini ve atık geri dönüştürme kapasitesini göz ardı etmektedir, çünkü söz gelimi, bataklıklar kurumadıkları müddetçe emlak piyasası açısından işe yaramazdırlar”.

‚İşbirliği rekabeti yenebilir‘

Yenilikçi düşünceleriyle biyolojiye ufuk açıcı kazanımlar sağlamış Margulis, bakterilerin evrimleşmesine ilişkin “işbirliği rekabeti yener” der. Margulis bu konuda yaptığı çalışmalarıyla endosimbiyotik teoriyi açıklamış ve evrim süreçlerinin, doğanın daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.

Jörge Wagensberg, “Masallar Masalı” isimli makalesinde şöyle anlatır:

“Bir zamanlar, çok çok, çok uzun bir zaman önce gezegenimizde sadece bakteriler yaşarmış. Etrafta başka kimse olmasa da bu bakterilerin bir derdi varmış: Çok yiyen bakteriler o koca cüsseleriyle yavaş yavaş hantallaşmaya başlarken çevik olanlar ve suda hızlı hareket edenler aç kalmış.

Gerçi durum o kadar kötü değilmiş. Hem iri kıyım yavaş bakteriler hem de çevik ve aç bakteriler için bazı kısıtlamaların olması, birbirlerini sonuna kadar yemelerini önlemiş. Bu rastlantısal yoksunluk, rekabeti düzenleyerek her iki nüfusun da mevcut kaynakları tamamen tüketmeden devam etmesine imkan sağlamış.

Günlerden bir gün kocaman, şişman bir bakteri tutmuş sıska, kıvrım kıvrım bir bakteriyi yemiş. Sıska bakteri besili değilmiş ama hızlı ve mükemmel bir yüzücüymüş. Bu olay aslında bir bir kereyle kalmamış. Gezegenimiz henüz çocukken milyarlarca kere gerçekleşmiş.

İşte o gün farklı ve gerçekten olağanüstü bir şey olmuş. Şişman bakteri atletik bakteriyi sindirmemiş. Onun yerine kaynaşmışlar. Koca bakteri tek bir kelime söylemeden ortak yaşam teklifinde bulunmuş. (…) Koca bakteri, ’neden senin gibi hareket edip benim gibi yemiyoruz‘ demiş.

(…) Aslına bakarsanız bu ortak yaşam kısmı kolay olmadı. Önerilen ortak yaşamdan çekirdeği olan ve terliksi hayvana ya da amipe benzeyen hücrenin evrimleşmesi tam 1,5 milyar yıl aldı. (…) Simbiyogenez düşüncesi (farklı organizmaların, yaşayabilen yeni ve farklı canlılar oluşturmak üzere bir araya gelişi), doğal seçilimden sonra biyolojinin en güzel ve en güçlü düşüncesidir”.

Magulis’in en önemli teorisi, yaşam tarihinde iki ya da daha fazla türün ortak yaşam ile biraraya geldiğini anlatan “evrimde ortak yaşam” fikridir. Magulis, endosimbiyoz kuramının yanı sıra İngiliz kimyager James Lovelock ile birlikte Gaia Hipotezini geliştirmiştir. Gaia Hipotezi, dünyanın kendi kendini düzenleyen tekli bir sistem olduğunu önermektedir.

Evrimin ilk minik halkasını çözerek yaşamın dünyada nasıl oluştuğunu büyüleyici bir şekilde kavramsallaştıran Magulis, bir bilim kadını olarak yaşamını doğa biliminin göz kamaştırıcı gerçeklerine adamıştı. Erkeklerin hakim olduğu bir alanda araştıran, bulguları teori düzeyine çıkaran bir bilim kadını olması kolay bir süreç olmadı.

ALINTILAR:
Doğanın Doğası, Lynn Margulis, Ginko Bilim Yayınları
İsyankar bilimcinin yaşamı ve mirası, Ginko Bilim Yayınları