Hitler faşizminin yenilgisinin 75. yılı: Geçmişe bakıp yarını görmek

1945’in baharında 8 Mayıs’ı 9 Mayıs’a bağlayan gece Berlin’deki Karlhorst Askeri Eğitim Merkezi’nde Almanya ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında imzalanan anlaşma, iki açıdan dönüm noktası oluşturuyor:

Birincisi: 60 milyon insanın hayatına mal olan İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonunu. Alman sermayesinin, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını hazmetmeyerek ikinci kez Avrupa kıtasındaki pazar ve hammadde kaynaklarına sahip olmak için başlattığı ikinci büyük savaş da yenilgiyle sonuçlanmış oldu. Daha fazla sömürü ve yayılma için faşizmi bir yönetim biçimi olarak işbaşına getirmeyen Alman burjuvazisinin bu emelinin arkasında aynı zamanda Sovyetler’de ortaya çıkan sosyalizmi yıkmak vardı. Ne var ki, yıkmaya çalıştığı Sovyetler, faşist Almanya’nın sonunu getirdi.

İkincisi: 1920’lerden itibaren yükseliş içinde olan faşizmin sosyalizm karşısında yenilgisidir. Hem de sosyalizm ve Kızıl Ordu tarafından. Batılı kapitalist devletlerin Hitler faşizminin genç SSCB’yi güçten düşürmesi, hatta yenmesi için pusuda beklemeleri de boşa çıktı. Faşizmin yenilmesi, sosyalizmi temsil eden SSCB’yi kısa sürede insanlık açısından büyük bir umut haline getirdi.

Aradan geçen 75 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, benzer şekilde üçüncü bir dünya savaşın çıkmaması, milyonlarca insanın korkuç bir felakete sürüklenmemesinin köklerinin 8 Mayıs’a kadar uzandığını söylemek mümkün. Yeni pazar alanları için sürekli savaş peşinde koşan emperyalist devletler, 8 Mayıs 1945’ten başlayarak uzun bir süre benzer bir savaşa giremedi. Ancak, SSCB’deki çöküş ve dağılma yeni savaş ve çatışmaların önünü açtı.

Benzer bir durumu faşist hareketler için de söylemek mümkün. 8 Mayıs 1945’ten sonra dünya genelinde faşist hareketler ve akımlar hızla güç kaybetti. Faşist Almanya’dan sonra kurulan kapitalist Federal Almanya Cumhuriyeti’nde her ne kadar Hitler faşizmi döneminde etkili konumda olanlara devlet içinde yeni görevler verilse de halk içerisinde geniş bir sorgulama süreci başladı. Geçmişin karanlık günleriyle hesaplaşmak için her alanda değişik tartışmalar yürütüldü ve epey bir mesafe kat edildi. 1960-70’li yıllarda ortaya çıkan sosyal hareketler bu sorgulamayı hızlandırdı.

Sovyetlerle yakın ilişki içerisinde olan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde (DDR) ise her alanda antifaşizm egemen bir düşünce haline geldi. Buna göre eğitimler yapıldı, yayınlar çıkarıldı. Antifaşit bilinç sürekli canlı tutulmaya çalışıldı.

SAVAŞLAR VE FAŞİZM, ONU BESLEYEN BATAKLIK KURUTULURSA YOK EDİLEBİLİR

Bugün hem artan savaş tehlikesi ve silahlanma süreci hem de yükselen ırkçılık ve milliyetçilik çerçevesinde gelişmelere bakıldığında sadece Almanya değil geçmişteki büyük savaşların tarafı olanlar 8 Mayıs’tan “ders çıkarmış” görünmüyor. Pazarın yeniden paylaşımı için rekabet her geçen yıl biraz daha kızışıyor. Geçmişte Hitler faşizmini destekleyerek savaş yoluyla yeni pazarlar elde etmenin yollarına başvuran Almanya, şimdi AB’den başlayarak dış politikayı daha militarist hale getiriyor. Hazırlanan stratejiler, yeni bölgesel savaşlara doğru gidildiğini gösteriyor. Yani diğer ülkelerin sermaye kesimleri gibi Alman sermayesi de doğası gereği, kendi çıkar ve egemenlik hesapları uğruna dünyayı savaş batağına sürüklemekten geri duramıyor. Kapitalizm var oldukça da bunun sona ermesi mümkün değildir. Zira sistemin karakteri savaş ve silahlanmada dahil olmak üzere sınırsız bir rekabete dayanmakta; hammadde kaynakları, pazarlar ve halklar üzerinde egemenlik yarışını kaçınılmaz kılmaktadır.

Emperyalist ülkelerin azami kar ve egemenlik hırsı dünyada rekabeti, çelişkileri, askeri çatışmaları ve savaş tehlikesini büyütürken, ülkelerdeki yönetimleri de buna paralel olarak ırkçı-faşist bir biçimlenişe doğru itiyor.  Keza ırkçılık ve milliyetçilik dünyanın dört bir yanında yükselmeye devam ediyor. Irkçı-faşist rejimlerin işbaşına gelmesinin normal görüldüğü koşullardan geçiyoruz. Örneğin Almanya’da Hitler faşizminin yıkılışının 75. yılında, açıktan ırkçı-faşist görüşleri savunan Almanya için Alternatif (AfD) partisi Federal Parlamento’da anamuhalefet haline gelebiliyor.

Bugün dünyanın her tarafında sağlıktan, çalışma hayatına eğitimden konuta, savaşlardan göçe… emekçilerin içine itildiği sefaletten sanki emperyalist kapitalizmin sorumlu değilmişcesine, çıkış yolu olarak ırkçılık-milliyetçilik körükleniyor ve halklar arasındaki düşmanlıklar büyütülüyor…

Bu nedenle 8 Mayıs’ın 75. yılında bir kez daha açık ve net olarak görüyoruz ki; savaşlara ve faşizme karşı kesin zafer, onu ortaya çıkaran asıl bataklığın kurutulmasıyla; işçi ve emekçilerin gerçek kurtuluş için ayağa kalkabilmesiyle mümkün olacaktır. (YH)