Hugo Boss’un faşist tarihi

Bugün parıltılı vitrinlerde adına pek çok kez rastladığımız Hugo Boss’un logosunu biraz kazıdığımıza altında Hitler faşizmine verilen desteği çoğumuz bilmiyoruz. Halbuki, bugün moda dünyasının en önemli tekellerinden biri haline gelen Hugo Boss asıl yükselişini faşist örgütler SS, SA, HJ ve NSDAP’ye diktiği formalarla sağladı. Hitler faşizminin 75. yılında bir örnek olarak Hugo Boss’un yaptıkları faşizmin arkasında sermayenin olduğu gerçeğini gözer önüne seriyor.

YÜCEL ÖZDEMİR

75 yıl önce, 8 Mayıs 1945’te yıkılan Hitler faşizminin yükselişi ve iktidara gelişinin kökleri 1920’li yıllara uzanıyor. Bu yükselişin arkasında ise her zaman sermaye varlığını hissettirdi.

Kasım 1919 devriminden sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti yıllarında güçlenen Alman Komünist Partisi’ne (KPD) karşı Nasyonal Sosyalistlere (Nazi) ortamı terörize etme görevi verilmişti. Almanya’da genel olarak sermayenin faşizmi desteklemeye karar vermesinin sembolü olarak, 26 Ocak 1932’de Adolf Hitler’in Düsseldorf Park Hotel’de “Sanayiciler Klübü” temsilcileriyle bir araya gelerek yaptığı konuşma gösteriliyor. Görüşmeye Hitler’e verdiği destekle bilinen Krupp tekeli aracılık etmişti. Bu buluşmadan sonra Hitler’e başbakanlık yolu açılmıştı.

Ancak sermayenin Hitler’e verdiği destek bu tarihten itibaren başlamıyor, öncesi de var. Başta Thyssen tekeli olmak üzere birçok tekel ve şirket ise uzun zamandan beri Nazilerle içli dışlıydı ve maddi destek veriyordu. Bugün dünyanın dört bir yanında moda sektöründe faaliyet yürüten Hugo Boss da bunlardan biriydi.

“Hitler’in terzisi” olarak bilinen 39 yaşındaki Hugo Ferdinand Boss tarafından 1924’de Baden-Württemberg eyaleti sınırları içinde yer alan Metzinger’de kurulan şirket, kahverenginin faşistlerin sembolü olmasını sağlayan firma olma özelliği taşıyor. Kurulduktan sonra Hitler’e bağlı hareket eden NSDAP, SA, SS ve Hitler Gençliği’nin (HJ) formalarını diken ilk firma olan Hugo Boss, aynı zamanda rejimin üst düzey yöneticilerinin giydiği üniformaları da dikiyordu. Dolayısıyla “Nazilerin terzisi” tanımlaması tam anlamıyla gerçeği ifade ediyor.

PARLAYAN FİRMANIN KARANLIK TARİHİ

Bugün dünyanın dört bir yanında deri montlardan parfüme kadar değişik lüks moda ürünlerini pazarlayan firmanın bu karanlık tarihi çoğunlukla bilinmiyor.

Nazilerin yükselişiyle birlikte firmanın sahibi Hugo Ferdinand Boss da faşist iktidarla birlikte büyüyenler arasındadır. Boss, uzun yıllar Hitler’in partisi NSDAP’yi maddi olarak desteklerken resmi olarak 1931’de partiye üye olur. Zira bu üyelik Hugo Boss için adeta bir dönüm noktasıdır. Çünkü, rakiplerinin kriz nedeniyle can çekiştiği bu yıllarda Hugo Boss, güç kazanan faşistlere üniforma dikerek hızla yükselişe geçer.

Bütün bunlarla birlikte hem Weimar Cumhuriyeti hem de Hitler faşizmi dönemi olarak bilinen 3. Reich’ta (3. İmparatorluk) açıktan siyasete atılmaz. “İş”ine bakar ve sürekli ticaretle kârını artırmanın, çıkarlarını geliştirmenin derdindedir. 1930’dan sonra işçi sayısı hızla artar. Zira üretime hız verilmiştir. Savaşın bittiği 1945’e kadar rekor üzerine rekor kar yapar.

YAYINLANMAYAN RAPOR VE KÖLE İŞÇİLER

1990’lı yıllarda birçok firma gibi Hugo Boss da “karanlık geçmişini” aklamak amacıyla Münster Üniversitesi’nden tarihçi Prof. Elisabeth Timm’i bir rapor hazırlamak üzere görevlendirir.

Ancak Timm’in uzun ve meşakkatli bir çalışmanın ardından hazırladığı ve halen internet ortamında bulunan 98 sayfalık rapor Hugo Boss tarafından yayınlanmaz. Çünkü bu raporda firma ile Hitler faşizmi arasındaki bağlantıyla sınırlı kalınmaz, savaş yıllarında esirlerin ve toplama kamplarında gönderilen insanlar çalıştırılması da ayrıntılı olarak yer alır.

Timm’in derlediği belgelere göre 1940’dan itibaren Belçika, Fransa, Polonya, Sovyetler Birliği, Çekoslovakya ve Baltık ülkelerinden getirilen ve çoğu kadın olmak üzere yaklaşık 140 işçi Hugo Boss’un fabrikasında çalıştırılır. Yine Fransa’dan getirilen 30-40 savaş esiri de firma tarafından insanlık dışı koşullarda çalıştırılır. Firmanın toplam 300 çalışanından 180-190’ının “köle işçi” olması, bu hızlı büyümenin arka planını anlatır.

Bazı kaynaklarda yer alan bilgilere göre, firma yöneticileri Polonya’daki Auschwitz Toplama Kampı’nı ziyaret ederek, Gestapo’nun desteğiyle köle işçi toplayarak Metzinger’e getirmiştir.

Firmaya ait fabrikanın bulunduğu alanda kurulan barakalarda tutulan “köle işçiler” ve esirler tam anlamıyla toplama kampı şartlarında bir yaşam sürdürüyordu. Buradan kaçan işçiler olmakla birlikte, iki işçinin ve iki çocuğun da burada öldüğü tespit edilen bilgiler arasında. Bunların çoğu tanıkların anlatımından yola çıkılarak hazırlanan raporda yer alıyor. Hugo Boss’un kendi arşivinde ise bu karanlık döneme dair bütün önemli belgeler imha edilmiş.

SADECE TAKİPÇİ BÖYLE Mİ OLUR?

Belgeler imha edilince Hugo Ferdinand Boss’un Hitler faşizmi döneminde yaptıkları sadece “takipçi” düzeyine indirgenmiş. Faşist devletin bir parçası olarak esirleri ve tutsakları köle gibi çalıştırması, cinayetler işleyen hücum kıtalarını giydiren bir firma olduğu göz önünde bulundurulmamış. Faşizme destek veren bir sermaye grubu, basit bir terziye indirgenmiş. Firmadaki ölümlerin hesabı ise hiç sorulmamış.

Hal böyle olunca da savaş sonrasında kurulan düzen, pek çok Nazi’yi akladığı gibi Hugo Boss’a da dokunmamış. Nürnberg’de görülen davada önce NSDAP üyeliği ve faşizm döneminde ekonomik çıkar elde etmekle suçlanmış ve 100 bin Reich Mark para cezasına çarptırılmış. Ancak, 1948’de Hugo Boss’un ölümünden kısa bir önce faşizm dönemindeki rolü “Takipçi”/ “Mitläufer” düzeyine kadar indirgenmiş, beraat etmiş ve böylece para cezasını ödemesine de gerek kalmamış. Yani, pek çok sermaye sahibi gibi o da ceza almadan, geçmişte hiçbir şey yapmamış gibi yolunda devam etmiş.

NSDAP’ye yaptığı maddi destekler, cinayet şebekelerine üniformalar dikmek, oluşan durumdan yararlanarak aşırı derecede kâr elde etme, köle ve esir işçi çalıştırması böylece Hugo Boss’un kasasında kâr olarak kaldı. Bu nedenle uzun yıllar sektördeki rakiplerine karşı avantajlı oldu. Zira faşizmin işbaşında gelmesi ve yaratılan koşullardan yararlanması, onun bir dünya markası olmasında büyük rol oynadı. Ama bu markanın parıltılı logosunu biraz kazıdığımızda altında faşizme verdiği destek ve o dönemde elde edilen haksız kazanç çıkıyor.

Savaş bittikten sonra ise Boss bu kez, Fransız askerleri için üniforma dikmeye başladı. Şirket, 1990’larda Nazi rejimi döneminde çalıştırılan işçilere ödenmek üzere kurulan fona katılarak kanlı tarihinin üzerini kapatmaya çalıştı.

Sadece Hugo Boss örneğine baktığımızda dahi, Hitler’i iktidara getiren şirketlerin, tekellerin işin içinden tereyağından kıl çeker gibi kurtulduğunu görüyoruz. Nürnberg Mahkemesi’nin önemli sanıkları arasında yer alan Krupp tekelinin yöneticisi Gustav Krupp von Bohlen hakkında, savaş suçu işlemekten dava açıldı. Ancak yatalak ve yaşlı olduğu için yargılanma ehliyeti olmadığı gerekçesiyle davası durduruldu ve yargılanamadı. 1950 yılında öldü. Krupp tekeli de hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Oysa gerçek şu ki; sermaye desteği olmadan Hitler’in işlediği suçların hiç birisi bu kadar kolay gerçekleşemezdi. Tekeller, faşizme verdikleri destekle sadece sınıf olarak iktidarda kalmadılar, aynı zamanda kârlarını da büyüttüler. Bu nedenle 75. yılında, faşizmin yıkılışının nedenleri ve sonuçları irdelenirken, bu insanlık dışı rejime destek veren sınıfı ve tekelleri de unutmamak gerekiyor.