‚Post-Corona dünyası‘ denilmişken…

Gazi Ateş

70’li yıllarda Bruce Lee’nin Kung-Fu filmlerini oynatan sinemalar dolup taşardı. Gençliğimizde bu filmleri büyük bir heyecanla izlerdik. Filmin ardından sokağa çıktığımızda kendimizi bambaşka hissederdik. Üç metre zıplayabileceğimiz, bir tekmeyle dört kişiyi birden devirebileceğimiz veya arkamızdan atılacak nesneleri hiç bakmadan havada tutabileceğimiz sanısına kapılırdık. Hoş, filmin etkisi geçer geçmez ayaklarımız suya ererdi. En geç, gördüğümüz hareketleri taklit etmeye başladığımızda; yer çekimi yasası, fiziki yapımızın ve insan olarak kabiliyetlerimizin sınırlılıkları gibi çok “sıradan gerçekler” kendilerini pek çabuk hatırlatıverirlerdi!

Denilebilir ki, Kovid-19 pandemisi ile de bir yerde kapitalist toplumlar, büyük bir heyecanla izledikleri bir filmin etkisinden çıkmışçasına son derece “sıradan gerçekleri” yeniden hatırlamış oldular. Dahası pandemi, bu toplumları, doğanın adeta bir buyruğuyla mecburi bir tefekküre sokuverdi!

Kovid-19 salgınının dünya ölçeğinde neden olduğu olağanüstü hali; ister Almanya’nın eski Dişişleri Bakanı Joschka Fischer gibi bir “insanlık krizi” olarak görün, ister İMF Başkanı Kristalina Georgiewa gibi “insanlığın en karanlık anı” olarak ele alın, isterse Alman filozof Jürgen Habermas gibi “bilgisizliğimiz üzerine bu kadar çok bilgimizin olduğu bir dönemin olmadığını” düşünün veya Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte “tarihin sonunu” muştulayan Fukuyama gibi “yeni bir çağın başladığını ve bu krizin (belirli) şeylere bakışımızı ve onlar hakkındaki düşünce tarzımızı temelden değiştirecek” deyin, sonuç itibarıyla, şu husus netlik kazandı: Bu pandemiyle birlikte, burjuva propaganda tarafaından onlarca yıl, yerine göre inkar edilen veya tali plana atılan son derece yalın gerçekler şaşırtıcı bir netlikle kendini hatırlattı.

Hiç şüphesiz bu “sıradan gerçekler”in başında, toplumsal hayatımızda maddi yaşamın yeniden üretimi ve onu mümkün kılan işçi sınıfının tayin edici yeri gelmektedir. Aynı şekilde, sermaye birikimini herşeyin merkezine koyması itibarıyla kapitalist üretim tarzının, insan türünü; parçası olduğu doğa karşısında hoyrat ve onun tabii tepkileri karşısında korunmasız ve bu haliyle kendi geleceğini tehlikeye sokan bir pozisyona sürüklediği de görüldü. Kapitalizmin, bir doğal varlık olarak insanı, doğaya ve dolayısıyla da kendi doğasına yabancılaştırılmış bir yaşam tarzına mahkum ettiği açığa çıktı.

Bilindiği gibi, salgın, yaygın ve dünya ölçeğinde bir vaka olması itibarıyla, ortak davranışı zorunlu kıldı. Devletler tüm toplumu ortak bir tutumla hareket etmeye çağırmak zorunda kaldı. Hakim kılınabilen; ‚insan insanın kurdudur‘, ‚gemisini yürüten kaptandır‘, ‚bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın‘ gibi, toplumsal bağıntıların görülmesinin önünde göz bağı olan ve her bir olaya sınıfsal/toplumsal değil de, bireyin tekil çıkarlarından bakmayı öğütleyen burjuva anlayışlar, aynı maddi üretimin ve onun gerçekleştiricisi işçi sınıfının rolünün görülür hale gelmesi gibi, ortak çıkarları, kollektif davranışların zorunluluğunu gün ışığına çıkardı, tekil hareket tarzının bir çare olamadığı bir ortam oluştu.

Gerek bu ortak tutumla hareket etmenin kendisi, gerekse bu ortak tutum içinde ve fakat ona rağmen işçilerin şu ya da bu ölçüde çalışmaya mecbur bırakılması, hem işçilerin kendilerinin toplum karşısındaki konumlarına ve hem de toplumun işçilere bakışında yeni bir algılamayı doğurdu.

Öte yandan, insan yaşamını tehdit eden bu büyük salgının bir tür doğa vakası olması nedeniyle, doğal yaşamın gerektirdikleriyle kapitalist üretim tarzının doğası arasında bariz bir çelişkinin bulunduğu görülür oldu. Bu doğa vakasından kaynaklanan tehditleri bertaraf etmenin gerektirdikleriyle (insan sağlığının korunmasının birinci öncelik olması, bunun için sağlık sistemlerinin tahkim edilmesi, üretimde görece sınırlama ve zorunlu olana odaklanma, pek çok şeyin zaruri olmadığı vb.), kapitalist üretim tarzının gerektirdikleri (sınırsız meta üretimi ve bunun nispi fazlalığı, kar dürtüsü ve sermaye birikiminin herşeyin merkezinde bulunması, bunun için doğa ve insanın araçsallaştırılması, onların üzerindeki tahribatın önemsenmemesi vb.), henüz kimse daha bir şey demeden ve herkesçe açıktan görülür bir şekilde karşı karşıya geldi. Ve bu karşıtlık böyle oluştuğu içindir ki, ilk haftaların şoku atlatılır atlatmaz, burjuvazinin sözcülüğünü üstlenen siyasetçi ve ideologlar “herşeyin virüsle mücadeleye indirgenemeyeceği”, “yaşam hakkının mutlaklaştırılmayacağı” söylemleriyle öne atıldılar. Bu arada, başta Türkiye ve ABD olmak üzere, bazı ülkelerde ise, bu karşıtlık hiç oluşmamış gibi hareket edildi!

İşte “Korona sonrasının dünyası” (The Post Corona World ) üzerine son haftalarda yapılan o birbirinden renkli öngörüler de, yukarda ifade edilen açık karşıtlığın kendisi ve ondan doğabilecek sonuçlar hakkındaki yaklaşımlara göre ayrıştırılabilir. Zira, kültürden çevreye, insan türünün geleceğinden edebiyata, teknolojiden etiğe, bilimden dine, ekonomiden devlete kadar oldukça geniş bir yelpazeyi kucaklayan bu “post corona” öngörülerinin hemen hemen hepsi, bir şekilde görünür hale gelen bu temel karşıtlığa göre içeriklerini belirlemektedirler.

Kovid-19 salgını tarihi hızlandıracak

“Vizyon danışmanları”nın bir yöntemine başvuralım: ‚Ön-görü‘ ile değil de, ‚geriye-görü‘ ile bakıldığında, yani ileri bir tarihten, diyelim ki 3 yıl sonrasından bugüne bakıldığında, kuvvetle muhtemel şunu tespit edebileceğiz: Pandemi, ideolojik cephede de bir kırılmanın başlangıcı oldu.

Bilindiği gibi, burjuvazi, son on yıllarda, düşünce dünyasının neredeyse topyekün kafa üstü durmasını başardı. Büyük salgın, bu dünya algılayışını şimdiden sarsıp, düşünce dünyasının yeniden ayakları üstünde durmasının yolunu açmış sayılabilir.

Marx ve Engels’in ilk eserlerinden olan Alman İdeolojisi’nde spekülatif felsefenin öznelci temsilcilerinin (Genç Hegelciler vb.) karşısına, son derece “sıradan bir gerçeğe” yaslanarak çıktıklarını hatırlayalım: İnsanların, tarih, doğa, birey vb. üzerine envai felsefi tezler ileri sürebilmek için, önce yaşamaları gerekiyor. Yaşamaları için ise; yemeleri, içmeleri gerekiyor, oturabilecekleri evleri, giyinebilecekleri elbiseleri vb. olmalıdır. Dolayısıyla, önce bu olmazsa olmaz gereksinmelerini karşılayacak şeyleri üretmeleri, yani maddi yaşamın kendisini üretmeleri gerekmektedir. Her türlü tarihin ve tarih yapmanın da öncülü bu temel koşuldur![1]

Görünen o ki, Kovid-19 salgını, bir “dışsal” etken, bir tarihi “dünya vakası” olarak, burjuvazinin, düşünce dünyasının üstüne geçirdiği örtünün yırtılmasında ilk hamleyi gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Öte yandan, bu “tabiat olayı”nın kendisi ve kapitalistlerin onun karşısında aldıkları tutum, özellikle işçilerin algıları ve duygu dünyasında belirli değişimleri tetikledi. İşçilerin ölüm cephesine sürülür gibi çalışmaya zorlandığı Türkiye’de işin bu boyutu belki de en yalın şekliyle görüldü.

İtalyan Marksisti Antonio Gramsci, Birinci Dünya Savaşı’nın üçüncü yılında kaleme aldığı bir makalede, “üç yıllık savaş dünyayı duyarlı kıldı, önceleri dünyayı sadece düşünüyorduk, şimdiyse hissetmekteyiz”.[2]

Hissiyattaki değişimi, bakış açısının değişimi izler.[3] Ve nitekim: Hastalık bulaştırırım diye evindeki çoluk çocuğuna dahi sarılamayan işçi, sermayenin ve onun hükümeti tarafından çalışmak ile açlık arasında tercihe zorlanılırken, herşeyin pahalı olduğu bu ülkede sırf onun emek gücünün değil, hayatının da pek ucuz olduğunu gördü; üstelik eskiden sırf kendisi “iş kazası”nda ölebilirken, şimdi tüm ailesi ölebilirdi. Ve bu sırf ona değil, hemen hemen tüm işçilere reva görülüyordu. Salgınla mücadele ortak bir tutumu gerektirirken ve bunun için toplumun diğer kesimlerine “aman evde kalın” denilirken, işçiler, bu bütünden ayrıştırılıyor, özel bir muameleye tabi tutuluyordu. Tam da bu ayrıştırma, ister istemez, işçilerde, kendilerinin bu toplumda özel bir bütün oluşturdukları fikrinin oluşmasına neden oldu. Sermayenin, salgının umumiyetine rağmen işçileri bu genelden ayrıştırması, işte bu çıplak sınıfsal gerçeklik, işçilerin hissiyatında küçümsenemeyecek, olağan zamanlarda belki yılları alabilecek bir açı değişimini tetikledi.

Kuşkusuz algı, gerçeğin teyide muhtaç bir türüdür. Şüphesiz hissiyat, kavramsallaştırılmayı gerektirir. Henüz politik bir sınıf bilinci olmasa da, fakat bir sınıf olma, işçi sınıfı olma hissiyatı, sermaye ve hükümetinin bu ayrıştırmasıyla birlikte güçlendi işçilerde. Sınıf kavramının ekonomik-sosyal bir kategoriden ibaret olmadığı, elbette onun üzerinden yükselen fakat ötesinde de, sermaye karşısında ortak bir ilişki bütünlüğü içinde bulunuluyor olma, (politik bir bilinçle kavramsallaştırılması gereken) ortak bir hissiyat ve anlama olduğu göz önünde tutulduğunda, Kovid-19 salgını günlerinde işçilerin bu deneyimi asla küçümsenemez. Nitekim son 1 Mayıs kutlamaları bunun somut bir örneğiydi.

Eskilerin dediği gibi, herşey kendi zıddıyla kaimdir: Türkiye burjuvazisi, bir yerde mahkum olduğu bu pervasızlığıyla, “Korona krizini” fırsata çevirmenin peşine düştü. Sonuçta, Türkiye’deki iktidarın “küçük Amerika” hayalini terk edip Avrupa’nın kapısında “küçük Çin” olmaya namzet hesaplarının tutup tutmayacağını zaman gösterecektir. Fakat bugünün koşulları öyle oluşmuş bulunmaktadır ki, bu hesapları tutturma gayesiyle sermayenin yöneltmeye mecbur olduğu saldırılar, işçi sınıfı cephesinden karşı direnişleri tutuşturmadan gerçekleştirilemeyecektir.

Envai türden öngörüler bir tarafta kalsın, şu bir gerçektir ki, ekonomik ve politik çelişkiler ve bu çelişkilerin temelinde ve onların nezdinde mücadelelerini gerçekleştiren temel sınıflar atlanarak, Kovid-19 salgını sonrasının dünyası üzerine somut bir öngörüde bulunulamaz.

“Tarih, günün emrindedir.”[4] Günün halihazırdaki vaziyet-i umumiyesi ise şudur: Dünya ekonomisinin bu yıl eksi büyüme yapacağı bir sır değildir. Ekonomik sarsıntılar daha şimdiden birçok devleti derinden etkilemiştir. An itibarıyla 102 devlet kredi talebiyle İMF’ye başvurmuştur.[5] Burada yer darlığından ötürü değinemeyeceğimiz çeşitli gelişmelerin[6] işaret ettiği, tüm dünyada işsizlik ve yoksuluğun büyüyeceği, işçi hakları ile demokratik kazanımlara yönelik saldırların artacağı, en başta da emek ile sermaye arasındaki çelişkinin keskinleşeceğidir.

Kovid-19 salgını, hiç şüphesiz tarihi hızlandıracaktır. “Korana sonrası dünya”nın çehresini ise, esasta işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki mücadele belirleyecektir. Tarih tekerrür etmeyebilir, burjuvazi 2008 krizindeki başarısını aynen tekrarlayamayabilir – eğer ki, işçi sınıfının ileri unsurları, hızlanan bir tarihsel dönemde, yeteneklerini, birikimlerini, girişkenliklerini artırmaları için kaybedecek zamanlarının olmadığını anlayıp doğmakta olan olanakları değerlendirebilmeyi başarırlarsa!

[1]Bkz. Marx-Engels, „Alman İdeolojisi“, çev: Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, sf. 36 ve devamı. Marx ve Engels bu temel gerçeğe hakkını vermek suretiyle, ayakları yere basmayan, kafa üstü duran öznelciliğin ‚koşulsuzluk‘ üzerine kurulu tezlerini teker teker çürütürler.

[2]Antonio Gramsci: „Gedanken zur Kultur“ (Kültür Üzerine Düşünceler) adlı derlemede, sf. 12, Röderberg Yay.

[3]Kuşkusuz hissiyat ve bakış açısındaki değişimler her zaman olumluya doğru olmayabilir!

[4]Ahmet Hamdi Tanpınar: “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, sf. 297, Dergah Yay.

[5]Uluslararası finans yazınında, TL’nın dolar karşısında 0,14 dolara kadar gerilediği Türkiye’de, İMF’ye başvurulmaması durumunda mali bakımdan bir devlet iflasının yaşanabileceği veya Katar ve Çin’den çok daha ağır koşullarda borç alınmak zorunda kalınacağı konuşuluyor!

[6]Devlet borçları, bütçeler, yatırımlar, tekel birleşme ve tasfiyeleri, üretimin yeniden örgütlenmesi, kapasite fazlalılıkları, devlet müdahalelerin kalıcılaşması, demokratik haklar vb…