ABD’yi sarsan 10 gün

YÜCEL ÖZDEMİR

ABD’li Gazeteci-Yazar John Reed’in Sovyet Devrimi’ni izlediği günleri heyecanla anlattığı, Lenin’in önsözünü yazdığı “Dünyayı Sarsan On Gün” kitabı ve onun kaynaklık ettiği film bir zamanlar epey popülerdi. Zira bir ABD vatandaşının Soyvet Devrimi’ni sahiplenerek anlatması batı dünyasında epey ses getirmişti.

Nitekim 1999’da New York Times gazetesi tarafından hazırlanan “Yüzyılın en önemli gazeteci eserleri” listesinde “Dünyayı Sarsan On Gün” 7. sıraya yerleşmişti. Kitabın kaynaklık ettiği film uzun süre izlendi, halen de izleniyor.

Sovyet Devrimi gerçekten de Reed’in ifade ettiği gibi “dünyayı sarstı”. Dengeleri değiştirdi. Reed, Sovyet Devrimi’ni yazarken elbette benzer bir ABD devrimi olmasını hayal ediyordu.

Bu nedenle ABD’ye döndüğünde, o zamanki Sosyalist Parti içindeki uzlaşmacı çizgiye tepki gösterdi. Partiden ayrıldı ve bir grupla birlikte 1919’da ABD Komünist Partisini kurdu, başkanı oldu. Hedefi Rusya’dakine benzer bir sosyalist bir devrimi ABD’de gerçekleştirmekti. Ancak partiyi kurduktan kısa bir süre sonra yaptığı bir çağrı nedeniyle hakkında soruşturma başlatıldı. Artık ABD’de kalması mümkün değildi. Ekim 1919’da sahte bir kimlikle Norveç üzerinden yeniden Sovyetler Birliği’ne geçti. Eylül 1920’de, daha 33 yaşındayken, yakalandığı tifüsten hayatını kaybetti. Mezarı Moskova’da.

Genç yaşında gazetecilikte ustalaşan John Reed’in hayalini kurduğu sosyalist bir ABD kurulmuş olsaydı, mutlaka onun da “dünyayı sarsan 10 günü” olurdu. O zaman bugünkü isyana neden olan toplumsal sorunlar da olmayabilirdi.

44 yaşındaki George Floyd’un Minnieapolis’te beyaz Polis Memuru Derek Chauvin tarafından ensesine tam sekiz dakika boyunca dizle basılarak, boğulma suretiyle katledilmesinden sonra başlayan gösterilerin üzerinden tam 10 gün geçti. ABD çapında tam anlamıyla bir sınıf savaşı yaşanıyor. Bir tarafta farklı renklerden, ulusal kökenlerden, inançlardan emekçi sınıflar, diğer tarafta başını Donald Trump’un çektiği burjuvazi…

Önceki gün Junge Welt’te Jürgen Heise’nin de ifade ettiği gibi, ABD’de 1960’lı yıllardan bu yana en büyük “halk isyanı” yaşanıyor. Trump’ın 1807 yılında çıkarılan “Insurrection Act“ı (İsyan Yasası) devreye koymak için çabalaması da hareketin ne denli büyük olduğunu gösteriyor. Yasa, iç savaşta bütün yetkiyi ABD başkanına veriyor ve ordunun isyanın bastırılmasında kullanılmasını öngörüyor. Birkaç gündür devreye konulan “Ulusal Muhafız Gücü”nün isyanı bastırmaya yetmediği anlaşılıyor.

Kabine içinden gelen karşı çıkışlar nedeniyle ordunun iç güvenlikte sokağa çıkan halka karşı kullanılması şimdilik ertelenmiş görünüyor. Ancak yarın ne olacağı belli değil. Zira hem eylemler hız kesmeden devam ediyor hem de ABD burjuvazisi isyanı demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamak, otoriter rejim kurmak için fırsata çevirebilir.

Geçmişte de ortaya çıkan benzer halk isyanları, örgütsüzlük nedeniyle bir süre sonra sönmüştü. Bu isyan da belki birkaç gün sonra sönebilir. Ancak sadece ABD açısından değil dünya genelinde akıllara kazınacağı, dersler çıkarılacağı ise bugünden belli.

Pek çok ülkede ABD’de isyana neden olan gelişmeler sanki sadece ABD’ye özgüymüş gibi değerlendirmeler yapılıyor. Güvenlik birimleri içindeki ırkçı, göçmen düşmanı zihniyet ve örgütlenmeler çoğunlukla yok sayılarak değerlendirmeler yapılıyor.

Halbuki; günümüz dünyasında her ülkede polis, ordu, yargı ve siyaset dünyasında çoğunluk toplumundan olmayan azınlıklara, ırklara, göçmenlere, yabancılara ve sığınmacılara karşı benzer bir şiddetin olduğunu biliyoruz.

En önemlisi de bu kesimler, tıpkı Polis Memuru Derek Chauvin gibi, gücü hizmetinde oldukları devletten alıyorlar. Yaptıklarının cezasız kalacağını bildikleri için açıktan bu kadar canice davranabiliyorlar. Nitekim, protesto gösterileri olmasaydı Chauvin’in tutuklanması dahi söz konusu olmayacaktı.

Geçmişi bu açıdan pek karanlık olan Almanya’da da sürekli polis ve ordu içinde ırkçı örgütlenmeler açığa çıkıyor. Irkçı terör örgütü NSU tarafından işlenen cinayetlerin ardından, güvenlik birimlerinin kurban ailelerine yaptığı baskı bunun başka bir boyutunu oluşturuyor.

Daha yeni ordu bünyesindeki Özel Kuvvetler Komutanlığında (KSK) ırkçıların örgütlendiği ve gizli silah deposu kurdukları ortaya çıktı. Son verilere göre ordu mensubu aşırı sağ zanlı sayısı 550’ye kadar yükseldi. Aşırı sağcı-milliyetçi Almanya için Alternatif (AfD) partisinin 91 milletvekilinden 14’ünün asker, 7’sinin polis olması da tesadüf değil.

Özetle, pek çok ülke hem devlet eliyle yapılan sistematik ırkçılık ve ayrımcılık hem de sosyal sorunlar açısından ABD’ye benziyor. Çözümü için ise şu günlerde pek çok kesim Martin Luther King’in beyazlarla siyahların kapitalizmde barış içinde bir arada yaşamasını özetleyen “Bir hayalim var” konuşmasını adres gösteriyor. Ne var ki, sorunların ağırlığı, sistemin çürümüşlüğü karşısında ABD’yi her açıdan düzlüğe çıkaracak olan John Reed’in hayali olduğunu söyleyebiliriz.

Bu nedenle tarih “ABD’yi sarsan 10 günü” de yazacak.