Dünden bugüne Antifa hareketi

TONGUÇ KARAHAN

ABD Başkanı Trump, Geoge Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan protesto dalgasından ‚Antifa’yı sorumlu tutmuş ve bu hareketi ‚terör örgütü‘ ilan etmişti. Peki bugün özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde kendinden söz ettiren ve Almanya’da da sokak hareketlerinin tanınmış simalarından ‚Antifaşist hareket‘ nedir, ne zaman kurulmuş, nasıl bir siyasi evrim geçirerek bugünkü haline gelmiştir?

1930’lu yılların başı, başta Avrupa olmak üzere dünyanın en çalkantılı yıllarına sahne olmaktaydı: Bir taraftan 1. Dünya Savaşı’nın yolaçtığı yıkımın izleri sürmekte, bir taraftan da ‚1929 Dünya Ekonomik Krizi‘ tüm ülkeleri kasıp kavurmaktaydı. Ekonomik kriz, siyasi bunalımı da derinleştirmekte; bir yandan emperyalist devletler arasında yeni bir paylaşım savaşının hazırlıkları sürerken, bir yandan da kapitalist devletler giderek artan bir telaşla Sovyetler Birliği şahsında ’sosyalizm tehlikesi’ni bastırmaya çalışmaktaydı. Yoksulluk, yıkım, eşitsizlik girdabındaki emekçi yığınlar arasında giderek artan öfke ve tepkiler, Avrupalı devletleri sert önlemler almaya; hem içeriye hem de dışarıya karşı iktidarlarını korumak üzere daha da gericileşmeye itmekteydi. İşte böylesine puslu ve çekişmeli bir dönemde, 1. Savaş’ın mağlupları İtalya ve Almanya’da işi sıkı tutmak isteyen tekelci burjuvalar, sosyalist dalgayı savuşturabilmek ve emperyalist paylaşımda diğer ülkelere baskın gelebilmek üzere siyasi rejimlerini yenilemeye hazırlığındaydılar.

ROMALILARIN ‚FASCES’İ, BURJUVAZİNİN FAŞİZMİ

İçerde ve dışarda egemen olmanın yolu olarak görülen bu yeni rejimin adı ise Roma İmparatorluğu döneminde, yönetici sınıfların kullandığı ve bir otorite göstergesi olan ‚fasces‘ (Latince ‚demet‘) adlı özel bir silaha atfedilerek faşizm olacaktı. Romalı iktidar sahiplerinin eğilip bükülmezliği, sertliği, acımasızlığı ve birlikten kuvvet doğar mesajını içeren ‚Fasces‘ adlı bu özel silah, sert ağaç dallarının bir silindir demeti halinde ve bir bronz balta ucu iliştirilmiş olarak bağlanmasıyla yapılmaktaydı ve yüzyıllar sonra 1930’lar Avrupa’sında yönetim biçimini yenilemeye girişen kapitalist iktidar sahiplerine esin kaynağı olacaktı.

ALMAN İŞÇİ HAREKETİNİN FAŞİZME KARŞI MÜCADELESİ

Almanya’nın 1920’lerden 1933’e kadar yaşadığı süreç, tarihindeki en keskin siyasi virajlardan biriydi ve bu virajın dönüşü sadece Almanya’nın değil, Avrupa ve dünya tarihi açısından da derin izler bırakacaktı.

Burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki çatışmanın en sert ve derinden seyrettiği bu dönemin iki temel siyasi akımı ise bu sınıflara karşılık gelmek üzere faşizm ve sosyalizmdi.

Arkasında tekelci büyük sermayenin bulunduğu Hitler’in liderliğindeki ‚Nasyonal-sosyalist‘ hareket adım adım iktidara hazırlanırken, onun karşısında ise Sovyetler Birliği’nden esinlenen ve Ernst Thelmann’ın liderliğindeki Almanya Komünist Partisi (KPD) bulunuyordu.

Faşist hareketin giderek güç kazanarak işyerlerinde, sokaklarda, semtlerde işçi ve halk hareketini bastırma aracına dönüştüğü bu dönem gelmekte olan tehlikeyi gören ve buna uygun mücadele eden başlıca güç de yine KPD olacaktı. Ancak gerek dalganın büyüklüğü ve şiddeti gerekse işçi hareketi içinde rol oynayan diğer siyasi aktörler (SPD başta olmak üzere) nedeniyle hareketin bölünmüşlüğü KPD’nin tek başına bu gericileşme dalgasıyla başetmesini engeliyordu.

FİLARMONİ SALONUNDA KURULAN ANTİFA

Bu koşullarda faşist haketin gelişimini ve iktidar yürüyüşünü engelleyebilmek için, KPD tarafından 1932 yılında, aralarında sosyal demokratlar ve Hıristiyan demokratlar da olmak üzere bütün muhalif partilere ve partisiz işçi ve sendikacılara yönelik bir çağrı yapıldı:

‚İşçi sınıfın eylem birliği; bütün emekçilerin birleşik cephesi‘ olarak ifadesini bulan bu çağrının devamında, 10 Temmuz 1932’de Berlin Filarmoni salonu, yaklaşık 1500 delegenin katıldığı bir buluşmaya sahne olur. Bu buluşma, bugün Trump tarafından terör örgütü olarak ilan edien Antifaşist Hareket’in kuruluş kongresidir.

Kongrede yapılan değerlendirmelerde öne çıkan konu, kapitaistlerin Hitler aracılığıyla yeni bir rejim kurmaya çalıştıkları ve bunun bütün işçi sınıfı ve ülke için yıkım anlamına geleceği uyarısı olur ve bu gidişatı durdurmak için bütün işçi ve emekçiler, demokratik güçler ortak direnişe davet edilir. Yani ‚antifa‘ faşist terörü engelemenin bir aracı olarak doğar.

Ancak Thelmann liderliğindeki KPD’nin bu çağrıları özellikle SPD’de yankı bulmayacak, tabanda ve kimi kentlerde, işyerlerinde yer yer geniş yelpazeyi kapsayan antifaşist birlikler oluşssa da, bu, ülke genelinde yaygın ve güçlü bir ortak harekete dönüşmeyecekti.

Antifa’nın kuruluşundan iki hafta sonra yapılan parlamento seçimlerde Hitler’in partisi NSDAP yüzde 19’luk bir artışla 37.3, SPD yüzde 2.9’luk bir azalmayla 21.6, KPD ise yüzde 1.2’lik artışla 14.3 oy alacaktır.

Bu sonuçlara göre bir hükümet kurulamayınca 4 ay sonra bir seçim daha yapılacak ve komünistlerin öncülüğündeki ‚Antifa’nın verdiği mücadelenin etkisiyle NSDAP’nin oyları yüzde 4.2’lik bir düşüşle 33.1’e (11,7 milyon), SPD’nin oyları 1.2’lik düşüşle 20.4’e (7,2 milyon), KPD’nin oyları ise 2.6’lık bir artışla 16,9’a (6 milyon) çıkacaktır. Ancak bu seçimde de bir hükümet kurulamamış ve 1933 Mart’ında Hitler’in başbakan olarak çıkacağı son seçim yapılacaktır. Ve Mart ayında hükümeti kuran Hitler, Temmuz 1933’de ilan ettiği diktatörlükle ‚Fasces’i devreye sokup, yasaklar ve terör dönemini başlatacaktır.

ANTİFA’NIN EVRİMİ

Bütün siyasi partilerin, sendikaların, demokratik örgütlenmelerin yasaklanıp, ilerici güçlerin tutuklandığı, öldürüldüğü bu dönem ‚Antifaşist Hareket‘ de terörden nasibini alır ve dağıtılır.

Antifanın 2. dönemi ise 2. Dünya Savaşı’nın bitişiyle başlar. Merkezi bir organizasyonu olmayan ve yerellerde örgütlenen antifaşist hareket bünyesindeki güçlerin bu dönemki temel amacı ve faaliyetleri ülkenin ve devlet aygıtının nazilerden arındırılması olur. Ancak bu dönem de fazla sürmez ve savaşın galiplerinden ABD-İngiltere-Fransa tarafından yönetilen Batı Almanya’da, ‚zaten Nazilere karşı yeni bir devlet kurulduğu‘, dolayısıyla da ‚Antifa Hareketi’ne gerek olmadığı gerekçesiyle yasaklanıp faaliyetlerine izin verilmez.

ANTİFA’NIN OTONOM-ANARŞİST HAREKETE DÖNÜŞÜMÜ

Antifaşist hareketin 3. dönemi ve bugünkü karakterinin şelillendiği evre ise 60’lı, 70’li, 80’li yıllar olur. 60’lı yıllarda dünya genelinde artan toplumsal muhalefetin Almanya’da da giderek canlanmasına bağlı olarak, değişik kentlerde oluşan antifaşist gruplar, eski Nazileri açığa çıkartma, teşhir etme ve henüz yaygın olmasa da ırıkçı eylem ve olaylara müdahele etme ve tepki gösterme şeklinde faaliyet yürütürler.

68 Hareketi’ni izleyen dönem ise gençliğin Marksizme ve komünist örgütlenmelere ilgisinin arttığı yıllardır ve sadece antifaşist olmanın, sadece protesto etmenin yeterli sayılmadığı, kapitalizmin eleştirilerek, ‚yeni bir toplum‘, ‚yeni bir dünya‘ talebinin öne çıkıp cazipleştiği, komünist parti ve grupların örgütlendiği bir dönem olur.

70’li yılların sonu ve 80’li yılların başında antifaşist hareketin unsurları, hem bu komünist gruplar hem de partisiz, otonomcu, anarşist gruplardır. Ve bu dönem, komünist grup ve örgütlenmelerle anarşist-otonomcu eğilimler arasındaki ayrım ve farklar giderek belirgenleşir; 80’lerde İtalya merkezli yayılan otonomculğun da etkisiyle antifaşist hareketin karakteri giderek otonomcu-anarşist bir çizgiye evrilir.

Bu dönem Skinhead’ler gibi neonazi hareketlerin sahneye çıktığı; atom silahlarına karşı mücadelenin güçlü olduğu, ev işgalleri vb. aksiyonların ve holiganizmin yaygınlaştığı zamanlardır ve antifaşist hareketin canlanıp yayılması için nedenlerin ve elverişli bir ortamın olduğu yıllardır.

90’lı yıllarda Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve iki Almanya’nın birleşmesinin ardından ülkede oluşan siyasi atmosfer ve ırkçı-neonazi-aşırı sağ hareketin ciddi bir artış kaydetmesi, antifaşist hareketin de buna paralel olarak şekillendiği bir dönemi başlatır.

Otonom karakteri artık tamamen ağırlık kazanan ‚antifa‘, kısa süren birkaç denemenin dışında merkezi bir örgütlenmeye sahip olmadan, koordinasyon-haberleşmeyle sınırlı olarak yerel otonom gruplar biçiminde faaliyet gösterirler.

Kapitalizm karşıtılığı devam etmekte ancak siyaseten bir alternatif önermek yerine, var olanı protestoyla yetinen bir özellik taşımaktadır. Eylemlerin odaklandığı çerçeve ise ırkçı-neonazi parti ve örgütlenmeler ve onların eylem ve faaliyetlerinin izlenip engellenmesi olacaktır. Irkçılık ve neonazi hareketler dışında toplumsal konulara, sorunlara ve çelişkilere duyulan ilgi giderek sönümlenip, otonomculukla uyumlu olarak izole, reaksiyoner ve marjinal bir protesto hareketine dönüşmüştür. Bu izole olma hali, hareket üyelerinin giyim tarzından eylem biçimlerine, yürüyüşlerdeki bloklaşmalarına kadar değişik biçimlerde kendini dışa vurur.

Trump’ın antifayı ‚terörist‘ ilan etmesi, elbette karalama, propaganda ve haksız bir suçlama; ve esas olarak da, devlet terörünü hafifletip meşru gösterme çabasının dışavurumudur.

Ama şurası da bir gerçek ki, başlangıçta işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası ve demokrasi güçlerini en geniş paydada biraraya getirme çabasının bir aracı olarak doğan ‚antifa‘, süreç içinde siyasi ve düşünsel olarak büzüşmüş, içe kapanıp toplumdan kopuk bir protesto hareketine dönüşmüş bulunuyor.