Göçmenler ve korona salgını

TONGUÇ KARAHAN

Korona salgını, beklendiği üzere sonbaharla birlikte ‚ikinci dalga’ya ulaştı ve Almanya dahil Avrupa ülkelerinde vaka sayısındaki artışa paralel olarak toplumdaki kaygı ve gerilim de tekrar yükselişe geçti.

Almanya’nın Hamm kentinde Eylül ayında Türkiye kökenli göçmenlerin düzenlediği kına gecesi ve düğünlere katılanlarda koronavirüs tespit edilmesi üzerine kentte 2500 kişinin karantinaya alınması, bütün ülkeye yayılan başka bir tartışmaya, ‚korona salgını ve sorumsuz göçmenler‘ tartışmasına kapı açtı.

Medyanın da körüklemesiyle, göçmenlerin ve ‚yabancıların‘ “ne kadar sorumsuz, cahil ve vurdumduymaz oldukları; bütün toplumu tehlikeye attıkları” vb. yönünde suçlamalar yaygınlaştı. Kimi milliyetçi çevreler de Hamm örneğindeki gibi, salgın konusundaki duyarsızlıkları, insanların dini, etnik ve kültürel aidiyetleri ile bağlantılandırarak, tartışmaya politik ve sosyolojik bir boyut kattılar.

MESELE ‚GÖÇMEN-ALMAN‘ FARKI MI?

Ekonomik kriz, işsizlik, sosyal yardımlar, ‚terör olayları‘, radikal dincilik vb. birçok toplumsal konuyu göçmenler-yabancılarla ve onların dini, etnik, kültürel özellikleriyle birleştirmek şeklindeki milliyetçilik-ayrımcılık kuşkusuz yeni değil. Bütün göçmenleri ve bütün Almanları aynı kefeye koyarak, toplumsal olay ve konuları “göçmenler ve Almanlar arasındaki fark”la açıklayan bu ayrımcı-milliyetçi yaklaşım uzun bir zamandan beri hem medya hem politik arena hem de günlük hayatta sıkça rastlanan ve ne yazık ki, toplumun geniş kesimlerinde etki uyandırıp tahribat yaratan bir yaklaşım.

“Göçmenlerin sorunlu, uyumsuz ve sosyal problemlerden sorumlu oldukları” sonucuna bağlanan bu yargılar, hemen her sosyal olay ve problemde kendini göstermekte ve toplumun dini-etnik kriterlere göre kamplaşması ve bölünmesine katkı sunmakta.

İnsanların korona salgını karşısındaki reaksiyonlarını, onların “etnik-dini-kültürel kimlikleriyle” açıklamak da bu ayrımcı yaklaşımın bir devamı.

Korona salgını döneminde dünyanın hemen her ülkesinde, insanların gösterdiği farklı reaksiyonlar tartışma konusu oldu: Bazılarının koronayı hafife aldığı, hatta bir ‚yalan veya komplo‘ olarak gördüğü, maske ve mesafe kuralını umursamadığı; çoğunluğu oluşturan bir kesimin ise kaygı ve titizlikle davranıp, mesafe, hijyen, maske vb. tedbirler konusunda kurallara uyduğu görüldü.

Gösterilen reaksiyonlardaki bu farklar Almanya’da yaşayan göçmeni, yerlisiyle tüm toplum için de geçerli. Örneğin göçmen kökenliler arasında olduğu gibi yerli toplum içinde de koronaya inanmayan, umursamayan, maske-mesafe vb. kurallara uymayan kesimlerden söz edebiliriz. Hatta ‚komplo teoricileri‘ olarak adlandırılan bir kesim, ‚koronanın bir yalan olduğunu‘ anlatmak ve alınan önlemlerin kaldırılmasını talep etmek için aylardır pek çok kentte yüzlerce, binlerce insanın katıldığı gösteriler yapmakta, hem de maske takmadan, mesafe gözetmeden… Ama bundan hareketle Alman halkının koronaya inanmadığı, “sorumsuz ve ahmakça davrandığı” sonucuna varmak nasıl anlamsız ve yanlışsa, göçmenleri de genelleyerek suçlamak ve göçmen oldukları için böyle davrandıkları sonucuna varmak da aynı şekilde anlamsız ve yanlıştır.

KİMLİK DEĞİL EKONOMİK-SOSYAL KOŞULLAR ETKİLİ

Almanya’da yaşamakta olan göçmen kökenlilerin (ki bu bile kendi başına homojen bir gruba karşılık gelmemekte; çünkü onlarca farklı ülkeden, dinden, gelenekten gelen bir topluluktan söz edilmektedir) salgınla ilgili reaksiyonları da dahil olmak üzere, davranış ve düşünüş biçimlerinde, yaşam tarzı ve alışkanlıklarında, ait oldukları-etkilendikleri dini, kültürel, ulusal bazı özelliklerin, tecrübelerin veya geleneklerin elbette etkisi sözkonusudur. Ancak ulusları, dinleri basmakalıp tarzda kategorize ederek, örneğin “İtalyanlar rahattır, Türkler plansızdır, Almanlar soğuktur vb.” standartlaştırıp genellemek, klişeden öte bir anlam taşımaz ve toplumsal olayları ve davranışları anlamamızı daha da zorlaştırır.

Göçmenler, işçiler, Müslümanlar, burjuvalar vb. farklı toplumsal gruplara ait insanların, az çok

genelleşen özelliklerini gerçekten anlamak istiyorsak, bakacağımız yer onların içinde bulundukları toplumsal maddi yaşam koşullarıdır. Çünkü davranışları etkileyen alışkanlıklar, gelenekler, kültürel özellikleri de belirleyen, üretim içinde hangi konumda olduğunu yani hangi sosyal sınıfa ait olduğunu anlatan bu koşullardır.

Bu açıdan bakıldığında İstanbul’da yüksek eğitimli bir burjuva sınıf mensubu ile herhangi bir Anadolu kentinde yokluk içinde yaşayan bir işçi veya köylü, aynı dini-etnik aidiyette görünse de pandemi de dahil olmak üzere hemen her sosyal konuda farklı eğilim ve reaksiyonlara sahiptir. Tıpkı bir Alman işçisi ile bir Alman burjuvanın iki ayrı dünyası olduğu gerçeği gibi.

Yani insanların salgın karşısında takındıkları ‚dikkatsizlik, cahillik, umarsızlık‘ vb. tutumların nedenlerini de, onların etnik-dini kimliklerinde değil onların düşünce ve davranışlarını koşullayan sosyal altyapılarında bulabiliriz.

ASIL SORUN SERMAYE YANLISI YÖNETİMLERİN SORUMSUZLUĞUDUR

Kaldı ki, burada bir başka temel sorun, bireylerin tek tek davranışları değil örneğin hükümetin, kamu otoritesinin, yerel yönetimlerin pandemi boyunca ortaya koydukları tutarsızlıklar, çelişkiler ve izledikleri sermaye yanlısı politikalardır.

Halkın ne olup bittiğini anlamamasına neden olacak şekilde günden güne değişen kararlar, uygulamalar; ‚aman ekonomi zarar görmesin‘ diyerek işçilerin hem de sağlıksız koşullarda çalıştırılmaya devam ettirilmesi; okulların bir açılıp bir kapanması; halkın karar mekanizmalarına dahil edilmeyişi; gerekli bilgilendirme, önlem veya yaygın test uygulaması yerine genel geçer maske-mesafe çağrıları vb., birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da asıl ’sorumsuzluğun‘ ülkeyi yönetenlere ait olduğunu göstermiştir.

Yine aynı şekilde eğer ’sorumsuz, dikkatsiz ve toplumu tehlikeye sokan‘ aranıyorsa, gözünü kar hırsı bürümüş sermaye sınıfına bakmamız gerekiyor. Örneğin ‚Türk düğünü‘ ile tartışılan Hamm kentine komşu olan Gütersloh’da Almanya’nın en büyük et üreticisi Tönnies firması, daha fazla kar uğruna sağlıksız koşullarda işçi çalıştırarak, yüzlerce, binlerce emekçiyi korona hastası yapmıştır.

Yine bir başka örnek, yabancılarla korona salgınının ilişkilendirildiği Göppingen’de yaşanmıştı: Çoğu Doğu Avrupalı göçmen işçiler ucuz işgücü hırsıyla, sağlıksız konut ve yurtlarda adeta koronaya davetiye çıkarırcasına yaşamaya mahkum edilmiş; ardından yüzlerce, binlerce korona vakası görülmüş; ve olay günlerce yoksulların, yabancıların cahilliği-sorumsuzluğu ile manşetlere yansıtılmıştı.

Salgın konusunda bireylerin gösterdiği sorumsuzluk ya da duyarlılık elbette önemlidir ama öncelikle ve asıl sorgulanması gereken, Tönnies örneğinde olduğu gibi sermaye sınıfının veya onun hizmetindeki politikacı ve yöneticilerin sergilediği yanlışlıklar, tutarsızlıklar ve sorumsuzluklar olmalıdır.