Sosyal medya bir canavara mı dönüştü?

ŞENAY AYDEMİR

Tuhaf, karmaşık zamanlardan geçiyoruz. Bu karmaşanın tam ortasında olmak bir yandan canımızı sıkıyor ama diğer yandan bundan kaçamayacağımızı, karmaşayı sadeleştirmenin, işlevli ve zararsız hale getirmenin bir yolu olması gerektiğini düşünüyoruz.

Tam olarak şöyle bir durumdan bahsediyorum. Sosyal medya hesaplarının (facebook, twitter, instagram vb.) kullanıcıların eğilimlerinin, beğenilerinin, zevklerinin, gizli tutkularının ve giderek bütün karakter özelliklerinin çetelesini tuttuğunu; bu çeteleye göre kullanıcıyı yönlendirdiğini hatta ona özel içerik sunduğunu izlediğim belgeselin platformu da aynı yöntemi uyguluyor.

Şu sıralarda Netflix’te popüler olan “Sosyal İkilem” (The Social Dilemma) belgeselinden bahsediyorum. Belgeselin insanı dehşete düşüren tarafı kişisel hiçbir gizliliğin kalmaması bir yana davranışlarımızın öngörülebilir, yönlendirilebilir olma ihtimali. Yani yapay zekanın umduğumuzdan çok daha erken ‘harekete geçmiş olması’ hali. Ama işin tuhaf yanı bütün bu bilgileri edinip “ne olacak bu işin sonu, nereye varacak acaba” diye kara kara düşünmemize neden olan belgeselin de benzer bir yazılımın tercihleri sonucu önümüze düşmüş olması. Yani Netflix algoritmasının bizim bu belgeseli seveceğimize olan sonsuz inancı. Şu an için sevmiyor olsak bile bir süre sonra seveceğimizi düşünmek için geçmişimize dair elinde yeterince verinin olması. Ki biz şimdilik bu verileri sadece Netflix platformu üzerindeki davranışlarımızdan elde ettiğini düşünüyoruz. Sosyal medya hesaplarımızın yer aldığı platformlardan satın almadığını nereden bileceğiz?

Bir yıldan uzun süre önce yine Netflix’te yayınlanan başka belgesel “The Great Hack” ile ilgili olarak kaleme aldığım yazının* başlığını “Bir ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz demektir!” diye atmışız. Bu belgesel David Carroll adlı bir eğitmenin, Trump’ın seçildiği ABD seçimlerinde kişisel verilerini depolayan Cambridge Analytica adlı şirketten bu bilgileri talep etmeye karar vermesiyle açılıyordu. Belgesel ilerledikçe, şirketin yalnızca ABD seçimlerinde değil, “Brexit”te de benzer bir manipülasyon yaptığına tanıklık ediyorduk. Şirket manipüle ettiği insanlara dair bilgileri sosyal medya hesaplarını yöneten şirketlerden almıştı.

“Sosyal İkilem” ise bu sosyal medya şirketlerinde çalışmış, kuruluş aşamasında yer almış ve bir şekilde (çoğunluğu ahlaki nedenlerle) oradan ayrılmış insanları konuşturuyor ve nasıl büyük bir tehlikenin içinde olduğumuzu aktarıyor izleyiciye. Tristan Harris (Google), Jeff Seibert (Twitter), Bailey Richardson (Instagram), Sandy Parakilas (Facebook), Guillaume Chaslot (YouTube) ve daha birçok isim bir dönem etkili pozisyonlarda oldukları bu şirketlerin çalışma yöntemlerini, kullanıcıların kişisel bilgilerini reklam almak ve karlarını artırmak için nasıl kullandıklarını anlatıyorlar soğukkanlı bir şekilde. İşin çarpıcı tarafı, kullanıcıların yalnızca var olan değil, gelecekteki davranışlarını da tahmin etme üzerine inşa edilmiş yapay zekâların önce kar amaçlı değil kullanımı geliştirme amaçlı yaratılmış olmaları. Sonraları bunun büyük karlar getireceğinin keşfedilmesi ve artık önüne geçilemiyor oluşu.

Öte yandan konusunun ve alanın uzmanı bu insanları dinledikçe ‘dijital çağ’ın çok daha başında olduğumuzu fark edip dehşete düşmemek elde değil. Her şeyin kuralsızca yapıldığı, kar hırsıyla dolup taşan bu şirketlerin devasa boyutlara ulaştığı, sorunun çözümünün kullanıcı ve şirketlerin iyi niyetine bırakıldığı bir ‘vahşi batı’ adeta… Doğa belgeselleriyle adını duyuran Jeff Orlowski, bütün bu bilgilerin arasında bir aileni merkeze aldığı kurmaca sahneler de yerleştiriyor ve durumu daha da dramatikleştiriyor.

Belgeselin açık ettiği bir şey daha var. O da bu alandaki hukuki boşluğun giderek büyüdüğü ve acil önlemler alınması gerektiği. Ancak tarihten biliyoruz ki, insanlık yararına her türlü sosyal ve hukuki düzenleme ancak toplumsal mücadelelerle hayata geçirildi. ‘Dijital devrim’in şu anki aşamasını sanayi devriminin kuralsız dönemlerine benzetirsek çok mu abartmış oluruz. İnsanların süresiz çalıştırıldığı, çocuk emeği sömürmenin sıradan olduğu, emekçilerin sağlıklı barınma koşullarından mahrum kaldığı dönemlere… Sonraki yıllarda yürütülen mücadeleler yalnızca emekçilerin değil, sanayi devriminin ürünlerini kullananların da haklarında büyük gelişmeler kaydedilmesini sağlamıştı.

Sosyal medya hesaplarına, dijital devrimin palazlanan şirket ve oluşumlarına karşı yükselen bu bilincin önünde sonunda bir mücadeleye dönüşeceği ve giderek insanlığa zarar vermeye başlaya bu gidişi durdurmanın yollarının bulunacağına dair umudumuzu tazeleyerek bitirelim…