Avrupa faşizmi-İslam ilişkisinde 11 Eylül öncesi ve sonrası

YÜCEL ÖZDEMİR

Türkiye ve Fransa Cumhurbaşkanları arasında süren söz düellosu, hakaret ve aşağılama ifadelerinin arasında hem pek çok tarihsel gerçek ters yüz ediliyor, hem de halklar ve inançlar arasına nefret tohumları ekiliyor. Din üzerinden süren atışmanın temelinde her iki ülkenin egemen sınıfı arasındaki ekonomik, siyasi çelişkiler var.

Karikatürler üzerinden süren tartışma aslında bir tekrardan ibaret. Salman Rüştü’nün Şeytan Ayetleri, Danimarkalı Karikatürist Kurt Westergaard ve Charlie Hebdo dergisinin Hz. Muhammed karikatürleri, Hollanda’da ırkçı Gerd Wilders’in Kur’an-ı Kerim’e yaptığı hakaretlere İslam dünyasından tepkiler hep aynı oldu. Protestolar, boykot çağrıları yapıldı.

Son 20 yılda dünyanın alışık olduğu bir manzara…

Şimdi de Paris’in ortasında başı kesilerek vahşice katledilen Öğretmen Samuel Paty’nin derste Charlie Hebdo karikatürleri göstermesine benzer tepkiler verildi. Paty’nin başının kesilmesine el birliğiyle, açık yüreklilikle tepki göstermeyen İslam dünyasının, yükselen faşizmde payı büyük.

Güncel Türkiye-Fransa geriliminde de tepkiler zamanla dinecek, ticaret normalleştirilecek. Daha önce, Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı Fransa meclisi tarafından kabul edildiğinde de benzer boykot açıklamaları yapılmıştı. Anlık tepki ve çağrılar çoğunlukla siyasetçiler tarafından geniş kitleleri yedeklemek için kullanılıyor.

Bütün bu tartışma arasında en çok dikkat çekenlerin başında, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’da İslam karşıtı faşist bir hareketin yükselişte olduğunu söylemesi geliyor.

Kayseri’de partisinin kongresinde yaptığı konuşmada “Kendi vatandaşı olan Müslümanların haklarına yönelik bu tür saldırılarla Avrupa faşizmi yeni bir safhaya geçmiştir. Bu tehlikeli gidiş Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında insanlık tarihinin en büyük katliamlarını gerçekleştiren Avrupa’nın aklının hâlâ başına gelmediğinin işaretidir” dedi.

Yandaş basın “Avrupa faşizmi yeni bir safhada”yı çekip başlığa çıkardı.

Tarihsel perspektiften bakıldığında aslında Avrupa’daki faşist hareketler geçmişte hiçbir zaman “İslam düşmanı” olmadılar. Bilakis, faşistler İslamcıları yedeklediler.

Hitler faşizminin işbaşında olduğu 1933-45 yılları arasında Nazi Almanyası ile İslam dünyası arasında çok yakın ilişkiler söz konusuydu. Bu dönemdeki bağlantıları “Peygamber ve Hitler için -İslam dünyası ve Hitler faşizmi dönemi” (Für Prophet und Führer – Die islamische Welt und das Dritte Reich) adıyla kitaplaştıran Prof. David Motadel, iş birliğinde asıl zirvenin 1941-42’de yaşandığına dikkat çekiyor. Hitler’in ordusu gittiği Kuzey Afrika’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da Müslümanlarla iyi ilişkiler kurdu, saflarına dahil etti. Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan özel bir daire, iş birliğini koordine ediyordu. Dairede Arap ülkelerinden Almanya’ya okumaya gelen üniversite öğrencileri görevlendirilmişti. 1941’de Berlin’e getirilen Kudüs Müftüsü Emin el Hüseyinî, bu iş birliğinin adeta öncüsüydü. Hitler ile doğrudan görüşen el Hüseyinî, Filistin sorunu nedeniyle Yahudi düşmanlığı konusunda aynı görüşleri paylaşıyordu. 1942’de Berlin’de Merkezi İslam Enstitüsünün resmi açılışı yapıldı.

Dahası, Hitler ordusu Bosna’da Müslümanlardan oluşan bir askeri birlik kurmuş, Sovyetler Birliği cephesinde bölgenin Müslümanları, faşizminin en önemli yerel dayanakları olmuştu. Antikomünizm bu süreçte İslamcılarla Nazileri yakınlaştırmış, Doğu Cephesi’nde, özellikle Kırım’da, “Yahudi Bolşevikler” kavramı devreye konmuştu.

Motedal, Die Zeit gazetesine 17 Mart 2018’de yazdığı makalede ayrıca şu dikkat çekici değerlendirmeyi de yapıyor: “Yahudi olmayan Türkler, İranlılar ve Araplar 1930’lu yıllardaki resmi ırkçı ayrımcılıktan muaf tutuluyordu.”

Tarihsel veriler, Batı Avrupa’daki faşist hareketlerin İslam’ı asıl olarak 11 Eylül 2001’deki büyük terör saldırısından sonra hedef almaya başladığını gösteriyor. Bu saldırıya kadar ırkçı-faşist hareketler daha çok yabancı ve sığınmacı düşmanı bir propaganda yapıyordu. Hedefte din değil etnik köken vardı.

Önce el Kaide/Taliban sonra IŞİD tarafından Avrupa’nın değişik kentlerinde gerçekleştirilen ve yüzlerce insanın hayatına mal olan terör saldırıları hem devletler hem de faşist örgütler nezdinde İslam düşmanlığını güçlendirdi. Denilebilir ki, İslam adına bunca vahşet ve katliam yapılmamış olsaydı Avrupa’da İslam düşmanlığını merkezine alan faşist hareketler de bu denli güç toplamayacaktı.

Bunda İslam devletleri ve liderlerinin büyük sorumluluğu var. Faşistler güç kazanıp iktidarı almaya yaklaştıkça, onlara iktidarı vermek istemeyen sermaye politikacıları da kolaycılığa kaçarak, İslam düşmanlığına sarılarak güçlerini korumaya çalıştılar.

Macron’un Le Pen ile İslam düşmanlığı yarışına girmesinin arkasında tam da bu gerçek yatıyor. Erdoğan ise izlediği politika, kullandığı dil ve üslupla asıl olarak Le Pen’e yardımcı oluyor. Şimdiden rahatlıkla söylenebilir ki; bu gidişle Le Pen’i Fransız halkı değil, İslam adına yapılan terör saldırıları ve açıklamalar iktidara getirecek.