‚La Revolution‘: Netflix tarihi yeniden yazarsa!

TONGUÇ KARAHAN

Siyasi ve ekonomik alanda çalkantıların, sarsıntıların, olağan üstü hallerin yoğunluk kazandığı dönemlerde, kültürel-sanat alanında da haliyle, bu tabloyla uyumlu olarak daha sert, sıra dışı eserler görürüz. Son yıllarda hem televizyon hem de sinema sektörüne alternatif olarak geniş yığınları etkisine alan Netflix-Amazon vb. internet platformlarında da bu paralelliğe uygun olarak büyük tarihsel olayları ve toplumsal altüst oluşları konu alan filmlere-dizilere rastlıyoruz.

Bunun güncel örneklerinden biri de ekim ayı sonunda Netflix’te yayına giren ve en çok izlenen dizi olarak dikkatleri toplayan 8 bölümlük “La Revolution” (Devrim) oldu. Peki dünyanın en sarsıcı devrimlerinden biri olan Fransız Devrimi gibi iddialı bir konuyu işleyen dizi, böylesine iddialı bir konunun altında mı kalıyor, yoksa bu iddiayla orantılı bir başarı performansı mı sergiliyor?

İnsanlık tarihinin en büyük siyasi altüst oluşlarından biridir 1789 Fransız Devrimi. 1400-1500’lü yıllardan itibaren ekonomide, üretim tarzında kapitalizmin adım adım gelişmesi ve giderek egemen ekonomik model olması sürecinde, bütün Avrupa, eski toprak ağalığı-feodalizmi temsil eden soylu sınıflarla, kapitalizmi temsil eden burjuva sınıf arasında bir siyasi iktidar mücadelesine sahne olur. Ezilen işçi ve köylülerin enerjisini ve tepkisini de arkasına alan burjuvazi, Avrupa’nın her bir ülkesinde farklı biçimlerde ve tarihlerde siyasi iktidara el koyar, yeni egemen sınıf haline gelir. Bazı ülkelerde eski soylu sınıfların kimi imtiyazları devam eder, yeni düzene geçiş kimi uzlaşmalara dayanır. Kapitalizmin klasik anlamda siyasi iktidara el koyduğu ve en köklü, en kanlı dönüşüm ve hesaplaşma ise 1789 Devrimi ile Fransa’da olur.

Netflix’in en yeni ve popüler dizilerinden ‚La Revolution‘ da işte kapitalizmin Avrupa’daki siyasi zaferinin resmen ilan edildiği bu devrimi konu ediyor.

TARİHİ YENİDEN YAZMAK

Film, pek çok Netflix yapımında olduğu gibi görsel doyuruculuk açısından oldukça başarılı ve izleyiciyi etki altına alan bir sürükleyicilik içeriyor. Etkili görüntüler, kaliteli bir oyunculuk ve çarpıcı bir hikaye bakımından başarılı bir performans sergiliyor. Ezilen sömürülen alt sınıfların iktidarla hesaplaşması ve isyanını konu edinen hikayesi, filmi içinden geçtiğimiz bu dönem açısından da ilginç kılıyor. Üstelik, halk ve iktidar, ezilenlerle ezenler arasındaki mücadele, öyle üstünkörü, cılız mesajlarla değil Fransız Devrimi’nin radikalliğiyle uyumlu olarak, eşitlik-özgürlük-diktatörlük-insan hakları vb. konulara ilişkin oldukça sert ve net mesajlar içeriyor.

Bir de senaryo yazarları, korona dönemini gözeterek filme salgın hastalık motifi de katınca, izleyici iyice sarıp sarmalıyor. Bunlar filmin artıları ama diğer taraftan işin özü ve ruhu, yani içerik bakımından oldukça sorunlu bir eser var karşımızda.

Tarihin oluşumu kahramanların, gizemli güçlerin işi midir? Burjuva kültürün, bilinemezci veya idealist felsefenin pompaladığı tam da budur. İnsanlık tarihini bilimsel ve objektif yöntemle inceleyen tarihsel materyalist bakış açışının gerçeklikle de örtüşen tezi ise, tarihin motorunun sınıflar mücadelesi olduğu, kişilerin-rastlantıların rolünün bu temel çerçeve üzerinde bir işlevi, yeri ve anlamı olduğudur. Bu anlamda Netlix’in ‚Devrim‘ dizisini üretenler safını ilkinden; idealizm, bilinemezcilik ve kahramanlardan yana seçmişler.

SENARYO İDDİALI AMA…

Dizinin senaryosunu yazanlar ciddi bir iddiaya sahiptir: “Fransız Devrimi’nin tarihi bize yıllardır anlatıldığı gibi değildir”. Ve film bu gerçek tarihi anlatmaya soyunur.

Filmin temel kişilerinden olan ve üstün-büyülü yetenekleri olan dilsiz bir genç kız Medlen’in ağzından “Karanlık yüzyılın nasıl aydınlık yüzyıla dönüştüğünü” anlatmaya koyulur. Devrimden iki yıl önce Paris dışında bir kırsal bölgede 16 yaşındaki bir köylü kızı Rebecca’nın gizemli ve hunharca öldürülüşünü “herşeyin başlangıcı” sayar. İsyancı hareket içinde yer alan Rebecca hakkında anlatıcı şu sözleri söyler: “Daha adil, herkesin eşit olduğu, insanın köle olmadığı, hiçbir tiranın olmadığı bir dünyanın hayalini kuran biriydi”. Filmin başındaki bu ifadelere bakınca, sizi epey politik ve toplumsal bir hikaye beklediği hissine kapılıyorsunuz haliyle.

“Gün gelecek köleler zincirlerinden kurtulacak… O zaman yeryüzünün lanetlileri isyanlarını haykırmak için birleşecek. Halk sizin gibiler yüzünden ölüyor!” Filmin tanıtım klibi, izleyiciyi hemen etkisine alacak görüntülerin yanı sıra, bir o kadar sarsıcı etki yaratan bu sözlerle başlıyor. İleride bir başka bölüm başında ise şu ifadeler yer alır: “Binlerce isimsiz insanın sesi yükselip şunu diyecek: ‚Hayır artık boyun eğmiyoruz‘. Ve dünün köleleri bugünün isyancıları olacak…”

SİYASETEN ARABESK, FELSEFE OLARAK İDEALİST

Ancak film ilerledikçe hikayenin kurgusunun sıradan bir macera ve fantezi tarzına dönüştüğünü görüyorsunuz.

Her bölümün başında anlatıcının aktardığı özlü ifadelerle senaryonun içerdiği mesajları izleyiciye yansıtan film soyut bir “iyiler-kötüler” savaşı anlatısına dönüşmekte; toplumsal olaylar da, o dönemin somut-gerçek insanları ve sınıflarının değil de gizemli güçlerin, büyülerin, olağan üstü yeteneklere sahip kahramanlar ve kim-ne olduğu bilinmeyen varlıklarca yazılmış kaderle açıklanmaya çalışılmakta ve izleyiciden asıl gerçek olarak buna inanılması istenmekte.

Bölüm fragmanlarında verilen şu mesajlar buna örnektir: “Halkın ayaklanması için gereken tek şey, kişinin ayağa kalkmasıdır”. “Bizden daha büyük bir şeyin olduğunun işaretidir bunlar. Görünenin ötesinde, evrenin ötesinde ve hayatın ötesinde ışık ve gölge vardır. İşte o yıl da işaretler oradaydı”.

Filmin hikayesindeki ilginç motiflerden biri, soyluların ölümsüzlük ilacı olarak kullandığı mavi kandır. Ölen birine bu kandan verilince dirilir ve ölümsüz olur ama insan yiyen bir canavara dönüşür. Ve filmin başındaki Rebecca da mavi kan taşıyan bir soylu tarafından bu şekilde öldürülen bir kurbandır. Devrimi ve toplumsal ayaklanmayı hazırlayan sömürü, baskı gibi konular arka planda çerez olarak lafı edilirken, insan yiyen canavar soylular öne çıkarılan temel neden oluverir yani.

“Acaba bu büyüler, olağanüstü güçler ve kahramanlar birer sembol mi”, “bize başka türlü bir anlatımla toplumsal gerçeklikten kesitler mi sunmak istiyor” vb. ne kadar zorlarsak zorlayalım, filmin devamında da bunların bir karşılığını bulmak mümkün olmuyor. Olmadığı gibi, kitlelerin yerine kahramanlar; gerçekliğin yerine büyüler, neden sonuç ilişkilerinin yerine bilinemezcilik öğütleniyor.

BURJUVA SINIF NEREDE?

Halk bir dekor olarak ve gerçek bir halk yerine dilenciler, düşkünler, hırsızlar… var. Ama sıradan köylülere, zanaatçılara, işçilere rastlayamıyorsunuz. Bir diğer temel mesele de devrimi yapan sınıfın ortada olmaması: Burjuvalar.

Oysa siyasi iktidara talip olan, emekçi halkın öfkesini ve umutlarını kendi iktidarı için kullanan ve soylu sınıfa-feodalizme karşı güç mücadelesi veren ve devrimle birlikte bunu da elde eden bir burjuva sınıf vardı! Ama ne gerçek haliyle ne sembolik olarak 1789’un temel motiflerinden biri olan yeni egemenler yeni sömürücüler filmde yer almıyor nedense. Devam edeceği anlaşılan dizinin ikinci turunda ortaya çıkar mı bilinmez.

Elbette her yazar, senaristin toplumsal olayları kendi estetik anlayışı ve yaratıcılığıyla yorumlama, filmleştirme hakkı var. Fransız Devrimi illa monoton bir belgesel biçiminde anlatılmak zorunda değil. Hatta sinema sanatının sunduğu olanakları da kullanarak kimi simgesel motifler, hayal ürünü kurgular, ezber bozan anlatımlar da olabilir. ‚La Revolution”daki sorun bu anlamda anlatım biçimlerinde vb. değil, içerdiği mesajların sakat oluşunda yatıyor. Ve sonuçta daha fazla para kazanmaya, daha fazla izlettirmeye endeksli bütün büyük yapımların artık kabak tadı veren klişelerini tekrarlıyor.

Hal böyle olunca da tarihi yeniden tarif etmiyor ama yeniden tahrif etmiş oluyorsunuz!