Prof. Bozay: Yasak yeterli bir adım değildir

Düsseldorf Uluslararası Üniversitesi (IUBH) Öğretim Üyesi Prof. Kemal Bozay, son haftalarda Avrupa’da radikal İslamcı örgütler tarafından gerçekleştirilen terör saldırıları ve Bozkurtçuların yasaklanması üzerinde süren tartışmalar hakkında gazetemizin sorularını yanıtladı.

YÜCEL ÖZDEMİR

Son günlerde en çok konuşulan konulardan biri de Bozkurtların yasaklanması. Yıllar önce siz Bozkurt hareketi üzerine bir kitap yayınlamıştınız. Şimdi Fransa yasakladı. Fransa’nın bu yasaklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Benzer bir şekilde Almanya’da adım atılabilir mi?

İki şeyi görmek lazım. Sadece Bozkurt değil, milliyetçi, şovenist, faşizan Türkiyeli örgütlerin buradaki gelişimi 1990’lı yıllara değil, 1960’lı yıllara tekabül ediyor. Göç hareketiyle birlikte değişik Türkiye kökenli milliyetçi faşizan örgütlenmeler oluştu. Bunlar başta Berlin, Münih, Frankfurt ve Köln şehirlerinde faaliyetlerine başladılar. Bu örgütler hep Türkiye’nin bir koluymuş gibi hareket ettiler. Dolayısıyla ilk etapta marjinal kaldılar.

Son yıllarda ise şöyle bir realite var: 90’lı yıllardan beri yeni bir organizasyona girdiler. Kendilerine “Diaspora Türkleri” ve ‘Avrupa Türkçülüğü’ kavramlarını yeniden reorganize ediyorlar. Bu kavramların arkasında göçmenlerin bu toplumla bütünleşmesi ya da yerli yabancı emekçilerin aynı potada hareket etmesinden öte, göçmenlerin değişik milliyetçi örgütlenmeler içerisine girmesi gibi bir olguda yatmaktadır. Bu olgunun arkasında elbette AKP ve ortağı MHP’nin izlediği göçmen politikası var. Özellikle “yurt dışındaki vatandaşlarımıza veya kardeşlerimize sahip çıkma” eğilimi arkasında, bu toplulukları kendi etnik kimlikleri ve milliyetçi, faşizan-İslami eğilimler etrafında bir araya getirilmesini sağlamaktan başka bir şey değildir.

Türk Federasyonu 1978’de MHP Avrupa Konseyi’nden oluşan bir yapılanmaydı. Türk Federasyonu bugün Almanya’da yaklaşık 200 dernek ve yapısıyla birlikte büyük bir propaganda aracı oldu. Bu yapılar genç kuşaklara “siz burada Avrupa Türklüğünün bekçisisiniz” fikrini ve görevini empoze ediyorlar.

Türk milliyetçi ve faşist yapılanmalara karşı ilk politik müdahale Fransa değil Avusturya tarafından yapıldı. Avusturya geçen yıl Türk milliyetçiliğine ait olan simgeleri yasakladı. Örneğin Bozkurt selamı ve milliyetçi simgeleri Avusturya’da okullarda ve kamu alanlarında taşınmasını yasakladı. Fransa bir adım daha attı. Türk milliyetçi ve faşistlerin yapılarını ve örgütlenmelerini de yasaklama kararı aldı. Almanya da bu yönde Yeşiller Partisi ve Sol Parti’nin parlamentoya verdiği bir önergeyi tartışıyor.

Bir potansiyel iç tehlike algısı mı var? Sizce Bozkurtlar İslamistlerle aynı mı değerlendiriliyor?

Almanya’da milliyetçiliğe ve aşırı sağ eğilimlere karşı refleks daha güçlü. Bu tarihte yaşananlarla ilintili. Hitler faşizmini yaşayan Avrupa kamuoyunun ırkçı, faşist, gerici, aşırı milliyetçi yapılanmalara karşı refleksi ve hassasiyeti daha derin. Bu hassasiyet şimdiye kadar asıl olarak Alman faşistlerini kapsıyordu. Şimdi görüldü ki, göç toplumu içerisinde de ırkçı ve faşizan eğilimler söz konusu. Sadece Türkiye boyutuyla değil. Mesela, Rus Almanları, Polonyalılar, Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar içinde de milliyetçi şovenist eğilimler var. Bu eğilimin içinde en güçlü kesimi Türkiyeliler oluşturuyor. Dolayısıyla MHP’ye ve BBP’ye yakın özellikle Bozkurt simgeleriyle burada örgütlenmelere giren yapılanmalar ilk etapta hedef konusu oldu. Bundan dolayı Avrupa toplumundaki bu hassasiyetten yola çıkarak, Fransa son haftalarda Türkiye’nin Fransa’ya dönük izlediği tamamen provakatif tutum Fransa’da özellikle milliyetçi örgütlerin bu tutum sonrası radikal çıkışlar yapması, Fransız hükümetinin açıktan ‘Bozkurtlar’ adı altında toplanan yapılanmayı yasaklamasını gündeme getirdi. Bu elbette Fransa Türk Federasyonu’nun yasaklanmasını gündeme getirecek. Almanya’da Yeşiller ve Sol Parti’nin ortak verdiği önerge, SPD ve CDU cephesinde olumlu bakılmakta, hatta kısmen gecikmiş bir girişim olarak adlandırılıyor. Bu yapılanmaları Almanya’da yasaklanması da söz konusu olabilir. Süreci beklemek gerekiyor.

Bu neye yol açar? Bu örgütler yasaklandığı taktirde tabanları yok olmaz. Özellikle Avrupa’da doğmuş büyümüş bir kesim destek veriyor. Kimlik ve aidiyet üzerinde bir destek söz konusu. Bu onları gelecekte nasıl etkiler?

Yasak yeterli bir adım değildir. Sadece yasakla yetinmek de doğru olmaz. Sorun göç toplumunda nasıl oluyor da 3. ve 4. kuşak gençler, milliyetçi ve faşizan eğilimlerle bütünleşiyor sorusudur. Özellikle Türkiye kökenli olup da, Türkçe konuşmasını bilmeyen gençler, neden Türk milliyetçi ve faşizan fikirlerle bütünleşebiliyor. Göç, bu fenomen üzerine daha derin tartışmamız gerekiyor. Burada sorumluluğu elbette gençlerde görmemek lazım.

Tartışılan Türk milliyetçiliği Almanya’nın da sorunu diyorsunuz?

Evet. Nasıl Alman milliyetçiliği, Almanya’nın sorunuysa burada şekillenen ve genç kuşaklar üzerinde etkili olan sözde ‘etnik kökenli’ bir milliyetçilik de Almanya’nın sorunu. Dolayısıyla demokrasi kültürü ve siyasal eğitim, okullar ve toplumsal kurumlar içerisinde ırkçılığa karşı mücadeleyi sadece Alman ırkçılığına değil, değişik ırkçılık biçimlerine karşı mücadele olarak da algılamamızı dayatıyor. Fransa, Almanya ve Avusturya’nın burada izleyecekleri politik hat sadece yasaklamakla yetinmek değil, demokratik kurumları ve demokratik aygıtları bütün milliyetçilik biçimlerine karşı duyarlı hale getirmek olmalıdır. Ülkücü hareketin karşıtlığı güçlü bir demokrasi hareketidir. Bu aynı zamanda Avrupa’da ve Almanya’da göç toplumunda genç kuşakların toplumsal katılım hakkını daha fazla sağlamak demektir. Bu toplumla bütünleşmesinin yollarını açmaktır. Onlara karşı yapılan ırkçılık biçimlerine karşı çıkıp, bu toplum içerisinde onların katılımını güçlendirmektir.

Milliyetçi Türkiyeli faşist örgütlerin nemalandığı en büyük olgu özellikle ırkçılığa maruz kalmış ve mağdur olmuş Türkiyeli gençlere hitap etmektedir. Suni bir kimlik dayatmasıdır. Bu suni kimlik, Türk milliyetçiliği üzerinde şekillenmiş, onların bu toplumda kopuşunu da hızlandıran onların etnik kökenlerine geri dönme felsefesini güçlendirmeye çalışıyor. Bu ayrımcı çizgi ile bu toplumla bütünleşme ve birlikte hareket etmenin önünde ciddi bir engel teşkil ettiklerini düşünüyorum. Alman ırkçılığına, milliyetçiliğine ve faşizmine cevap Türk milliyetçiliği, ırkçılığı ve faşizmi olamaz, olmamalıdır. Dolayısıyla ona karsı mücadelede daima ortaktır.

 


İslam düşmanlığının arkasında göçmen düşmanlığı var

Almanya, Fransa ve Avusturya’da son haftalarda gerçekleşen terör saldırılarından önce, Avrupa’da terör saldırılarında bir sessizlik vardı. Neden İslamcılar yeniden Avrupa’da böylesine saldır düzenlemeye başladılar?

Bunun değişik sebepleri var. Terör saldırıları azaldı ama durmadı. Neticede, Avrupa’nın bazı ülkelerinde; özellikle Almanya, Fransa, Avusturya, İsviçre’de Müslüman oranı yüksek. Radikal İslami örgütlerin uzun yıllardır bu ülkelerde yoğun bir faaliyet sürdürdükleri bilinmektedir. Selefi ve IŞİD yakını gruplar da dahil olmak üzere Müslüman Kardeşlere kadar uzanan değişik İslamist ve radikal İslami eğilimleri savunan örgütler ve yapılar daima vardı. Bundan dolayı Fransa ve Avusturya’da olduğu gibi dönem dönem böylesi saldırılar ivme kazanıyor. Saldırıların arkasında farklı toplumsal olguları görmek gerekir. Şu an Türkiye boyutuyla baktığımızda, Recep Tayyip Erdoğan’ın son aylarda özellikle Fransa’ya ve Avrupa’ya yönelik sert çıkışları da radikal örgütlere burada bir zemin hazırladı. Dolayısıyla Fransa’daki saldırıların artmasında Erdoğan faktörünün de bir rol oynadığını düşünüyorum. Diğer bir nokta ise; Avrupa’da yükselen ırkçılık ve aşırı sağ ve sağ-popülist örgütlenmelerin güçlenmesiyle şekillenen Müslüman karşıtlığı faktörünü de görmek gerekiyor.

Erdoğan’ın Avrupa’daki İslam’a sahip çıkması, Alman polisin Berlin’de Mevlana camisine düzenlediği baskına tepki göstermesi, Avrupa’daki Müslümanların koruyucusunun Erdoğan olduğu gibi bir algı oluştu. Bu sahiplenme Avrupa’da yaşayan Müslümanları nasıl etkiliyor? Lehine mi yoksa aleyhine mi bir davranış olarak karşımıza çıkıyor?

İslam dediğimizde, asıl olarak İslam’ın siyasal akımlarından söz ediyoruz. Heterojen İslam, değişik politik sosyolojik grupların bir araya getirdiği bir İslam anlayışı üzerine şekilleniyor. Almanya’da son yıllarda rastladığımız İslami akımlar ve örgütler içerisinde Selefi gruplar ve Selefi İslamcılık (Selefi İslamizm) güç kazandı. Diğer yandan IŞİD’e yakın İslami yapılar da güç kazanıyor. Selefi İslamizmi, Milli Görüş ideolojisinden ve Erdoğan’ın son yıllarda Türkiye’de izlediği global politikalardan bağımsız ele almak mümkün değil. Bu örgütler, özellikle Ortadoğu’daki yayılımı büyük oranda Türkiye üzerinden şekilleniyor. Bunu birçok belge ve kanıt ortaya çıkardı. Diğer tarafta Türkiye üzerinde tekrar Avrupa’ya geldikleri de bilinmektedir. Bundan dolayı global anlamda Erdoğan’ın izlediği, “büyük Türkiye” yanı sıra “büyük İslam” vizyonu bu eğilimin güçlenmesinde katkı sağladı. Bu gelişmeler son yıllarda radikal İslami örgütlerin güçlenmesine de yol açtı. Selefi İslamizm ile Milli Görüş ideolojisi arasında köprü rolünü gören Erdoğan, Avrupa’daki Müslümanların da ‘kurtarıcısı’ ve ‘koruyucusu’ misyonuna soyunuyor. Bu noktada agresif bir politika da izlediğini söylemek mümkün.

Bu hareket Avrupa’da nasıl güç topladı?

Elbette bunu dönemlere bölmek gerekir. Erdoğan’ın özellikle İsrail karşıtı tutumu ile, Arap ülkelerinde ciddi bir küresel İslam lider olma misyonu güçlendi. Arap baharının sönmesi ve Mısır’da Sisi Hükümeti’nin düşmesiyle birlikte bu ivme düştü diyebiliriz. Son yıllarda özellikle Avrupa’ya, Fransa’ya ve dünyadaki yayılım politikalarıyla birlikte, üzerinde durduğu güçler dengesinde yeniden gündeme geldiğini görmek mümkün. Erdoğan’ın bu akımlara politik anlamda yakınlığını görmek gerekir. Diğer taraftan bu akımların politik zeminde Erdoğan’ın lehine hareket ettiğini düşünüyorum. Ayrıca, Erdoğan’ın Avrupa’ya karşı izlediği çıkışlar bu kesimlerde de radikalleşme eğilimini güçlendirdiği bir gerçek.

Avrupa ülkelerinin Müslümanlara, göçmen topluluklarına yönelik uygulamaları bu güçlere bir prim sağlamıyor mu?

Şöyle bir realite de var: Erdoğan bunu kullanıyor. Burada diyalektik bir bağ da söz konusu. Son yıllarda aşırı sağ hareketlerin güçlenmesi, dolayısıyla İslami ve gerici örgütlenmelerin göçmen boyutunda da güçlenmesini sağladı. Sadece bir kesim gelişmiyor. Birbirlerini besleyen ve etkileyen iki hareket biçimi var. Şimdi Erdoğan Avrupa’ya karşı çıkışında sıkça “İslamofobi” kavramını kullanıyor. Aslında İslamofobi doğru bir kavram değil. ‘Fobi’ psikolojik bir rahatsızlığı ifade ediyor. Avrupa ülkelerinde son yıllarda göçmen düşmanlığının yanı sıra bir Müslüman düşmanlığının da artış gösterdiğini görmek mümkün. Müslüman karşıtlığının arkasında aşırı sağ örgütler ve sağ popülist eğilimler, toplumun ortasına kadar varan bu hareketler ve anlayışlar söz konusu. Aslında İslam karşıtlığında arkasında daima bir göçmen karşıtlığı vardır. Soruna salt ‘Müslüman karşıtlığı’ veya ‘İslamofobi’ penceresinden bakmak 1990’lı yıllarda Samuel P. Huntington’un yaptığı gibi ‘medeniyetler çatışmasına’ tezine indirgemek anlamına geliyor.

Tarihe baktığımızda o sağ hareketler özellikle İslam karşıtlığı aslında çok eski bir tarih değil. 11 Eylül sonrası İslam karşıtlığı daha çok öne çıktı. Terör saldırıları bunu biraz daha da güçlendirdi diyebilir miyiz?

11 Eylül küresel boyutuyla göç politikalarında bir dönüm noktası oluşturduğunu söylemek mümkün. İki olgu öne çıkıyor. Göç tarihine baktığımızda, radikal aşırı sağ örgütler ve sağ popülist örgütler, her zaman hedef grubu olarak göçmenleri göstermişlerdir. Göç tartışmaları son yıllarda farklı bir ivme kazandı ve farklı nüvelerle gündemi belirledi. Bunun üzerine elitler uzun zaman şunu da tartıştı: Göçmenler değil de, belli başlı gruplar. Bu tartışma içerisinde kültüralist (kültürel) ırkçı bir yaklaşım öne çıktı. Kültüralist ırkçı yaklaşımda şu realiteden yola çıkıyor: Göçmenler değil de Müslümanlar sorun teşkil etmekte. Yani dini uzaklık kültürel uzaklığı da beraberinde getiriyor söylemi etrafında tartışmalar devam etti. Bundan dolayı tartışmalar kültürler ve dini çatışma etrafında yoğunlaşıyor. Bunu Huntington, “medeniyetler savaşı” diye tanımlıyordu. “Medeniyetler savaşı” ideolojisi, politik elitlerin “toplum niye bir araya gelemiyor” mantığının bir argümentasyon zeminini de hazırladı. “Dini bütünlük olmadığı için bir kültürel uzaklaşma söz konusu” tezinden yola çıkarak tartışmalar sürdürüldü. Dolayısıyla ırkçı-faşizan tartışmaların boyutunda göçmen karşıtlığının yanına yeni bir kavram şekillendi: Müslüman karşıtlığı. Şu an Müslüman karşıtlığı büyük oranda göçmen karşıtlığını dengeleyen bir kavram oldu. Ama sorunun arkasında dediğim gibi ilk etapta göçmen karşıtlığı yatıyor.

Genel göçmen karşıtlığı herhalde yerli toplumlarda bu şekilde güçlü karşılık bulamaz?

Elbette. Fakat Eurosantrist (Avrupa merkezci) bir yaklaşım da gündeme geldi. Diyelim ki Avrupalı olmak da ayrıcalıklı bir kategori oldu. Onu da koruyan bir yaklaşım var ama genelinde bugün Müslüman karşıtlığı üzerinden göçmen düşmanlığı felsefesi yapıldığını düşünüyorum.

(Deşifre: Selçuk Kozan)