Aşı dağıtımında özel kamu çıkarının önüne geçiyor

Foto: Pixabay

Anne Jung *

Aşı geliştirmedeki başarı haberlerinden elde edilen rahatlama Frankfurt’ta, Dakka veya Nairobi’nin yoksul bölgelerine göre çok daha büyük olmuştur mutlaka. Aşının güney ülkelerinde kullanılıp kullanılmayacağı henüz belli değil. Haberlerde dünyanın geri kalanından bahsedilmedi bile. Bu sadece adaletsiz değil, aynı zamanda mantıksız, çünkü epidemiyolojik bir bulgu hala geçerli: Herkes için bittiğinde bitiyor. […]

Virüsten kurtulmak için küresel hareket etmek gerekir. Almanya, Avrupa ve diğer tüm büyük sanayileşmiş ülkeler tam da bunu engelliyor. Oxfam, dünya nüfusunun yüzde 13’ünü temsil eden küçük bir grup zengin ülkenin gelecekte COVID-19 aşılarının yarısından fazlasını şimdiden sağladığını belirtiyor. Özel olarak, zengin ülkeler, klinik denemeler tamamlanmadan önce aday ülkelerden beş milyardan fazla aşı dozunu zaten satın almış durumda veya satın alma sürecinde. Duke Üniversitesi yakın zamanda yayınlanan bir araştırmada, dünyanın en fakir ülkelerine 800 milyondan az doz ayrıldığını bildirdi. Almanya da bu tür özel anlaşmalar imzaladı. Pandeminin başlangıcından bu yana yönelimi belirleyen kararlara daha yakından bakarsanız, sanayileşmiş ülkelerin, şirketlerin kâr hakkını, özellikle aşılara adil ve eşit erişim olmak üzere, insan haklarına karşı koruyan neoliberal bir politikaya bağlı kaldığını hemen görürsünüz. Bu düzen şiddetle savunuluyor. Aday aşılar için verilen mücadeleye bakarsanız, krizin yoksullar pahasına çözüleceği anlaşılıyor. Yan etkiler ölümcül ve aynı zamanda ekonomik, coğrafi ve sosyal eşitsizliği önemli ölçüde artıracak. Üstesinden gelme konusunda defalarca anlaşma sağlansa da dünyanın kuzey ve güneye bölünmesini yeniden kurma tehdidi var.

HİNDİSTAN VE GÜNEY AFRİKA’DAN TEPKİ

Bunun nedeni alternatif sıkıntısı değil. Hindistan (dünya genelinde 115 bin 914 korona ölümü ile üçüncü sırada) ve korona salgınından başka hiçbir Afrika ülkesi gibi etkilenmeyen Güney Afrika hükümetleri, muafiyet için yakın zamanda Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ, Dünya Sağlık Örgütü WHO ile karıştırılmamalıdır) fikri mülkiyetin ticaretle ilgili yönlerini düzenleyen 1994 TRIPS anlaşmasından vazgeçilmesi temelinde başvurdu. Hindistan ve Güney Afrika, dünya nüfusu virüse karşı bağışıklık geliştirene kadar düzenlemelerin temel ve kapsamlı bir şekilde askıya alınması gerektiğini savunuyor.

Zorlu ve tartışmalı TRIPS anlaşması, sanayileşmiş ulusların ve Microsoft gibi uluslararası şirketlerin girişimi üzerine 1995 yılında imzalandı. Amaç, önceki ticaret görüşmelerinde küresel güneydeki ülkelerin itirazlarını görmezden gelmekti. […]

Bu yılın ekim ayındaki ilk tartışmada, AB’nin tamamı da dahil olmak üzere tüm büyük sanayileşmiş ülkeler öneriyi reddetti. Covid-19 salgınının acil bir sağlık durumu olduğu konusunda hiçbir şüphe olmadığına göre, bu engelleyici tavrın başka nedenleri de olmalı: İlaç endüstrisinin çıkarları önceliklidir.

Küresel sağlık politikalarının bu yolu izlemesinin ne kadar yıkıcı olabileceğine dair deneyim eksikliği yoktur. 1980’lerin HIV-AIDS salgını sırasında bile – hastalık hiçbir şekilde bitmedi, her yıl yarım milyondan fazla insan AIDS’ten ölmeye devam ediyor – sanayileşmiş ülkeler ve ilaç endüstrisi, yenilikleri teşvik etmek için güçlü patent korumasının gerekli olduğunu savundu [… ] Sadece ilaçların yüksek maliyeti nedeniyle on binlerce kişi AIDS’ten öldü. Yine de politikacılar bu deneyimleri görmezden gelmeye karar verdiler. Dünya hükümetleri araştırma ve geliştirme için milyarlarca dolar sağlıyor, AB tek başına 6,5 milyar euro katkıda bulunuyor. Bunun çoğu, kamu yararına düzenlenmesi gereken gelecekteki aşı için fiyatlandırma politikası dikkate alınmadan büyük miktarları ilaç endüstrisine giden halkın parasıdır.

WHO’DA ENGELLEME

WHO çerçevesinde de benzer bir şey oldu. Kosta Rika’nın girişimiyle, COVID-19 Teknoloji Erişim Havuzu’nun (C-TAP) kuruluşu haziran ayında duyuruldu. C-TAP, patentleri ve know-how, veriler, ticari sırlar, yazılım gibi diğer tüm fikri mülkiyet biçimlerini toplamak ve teknoloji transferini desteklemek için kurulacaktır. Bir patent havuzunun oluşturulması, HIV virüsüyle mücadelede, bu tür prosedürlerin uygulanabileceğini ve başarılı olduğunu zaten göstermiştir. [….]

40 ülke C-TAP girişimini destekledi. Neredeyse istisnasız, bunlar küresel güneyden ülkelerdi. Ancak, ilaç şirketlerinin bulunduğu ülkeler bunların arasında değildi. İlaç endüstrisinin tepkisi uzun sürmedi. İlaç şirketi Pfizer, öneriyi „tehlikeli“ ve „saçma“ olarak değerlendiriyor, AstraZeneca, ilaç endüstrisinin „bazı ürünlerini kâr amacı gütmeden gönüllü olarak satmasını“ tavsiye ediyor. Neredeyse tüm sanayileşmiş ülkeler bu duruşu onayladı ve bir karşı modele güveniyorlar: ACT („Bir şeyler yap!“), „COVID-19 Araçlarına Erişim“ için özel-kamu işbirliği projesidir. Hükümetleri ve endüstriyi, aşı ittifaklarını ve hayırsever vakıfları, özellikle de Bill & Melinda Gates Vakfı’nı içerir. WHO girişiminden en önemli farkı, ACT’nin patent konusunu etkilememesidir. Her şeyden önce, bu ittifak özel sektör oyuncularına kamu malları sorununu görmezden gelerek hayırseverlik sahnelemek için bir alan sunuyor.

KÜRESEL LAF, ULUSAL DAVRANIŞ

Motivasyonu bir patent beklentisi olan sağlık araştırması, onlara en acil olarak ihtiyaç duyan ilaçlara erişimden alıkoyuyor. ACT sayesinde, güneydeki ülkeler sanayileşmiş ulusların hümanist hareketlerine bağımlı hale geliyor ve aşının dağıtımında arka koltukta yer almak zorunda bırakıyor. Tıbbi bilgiyi ve ürünlerini insanlığın ortak mülkiyeti olarak ele almak için siyasi çerçeve koşulları oluşturulmuşsa, aşılar onlara en çok ihtiyaç duyanlara adil bir şekilde dağıtılabilir […] Sanayileşmiş ulusların ve federal hükümetin tutumu insani yaklaşım, adil dağıtım konusunda samimi olunmadığını gösteriyor. Bu, zengin devletlerin anlamsız güzel sözlerle paketlenmiş milliyetçiliklerinin toplamından çok daha fazlası değildir.

* Medico International’da küresel sağlık danışmanı

Makaleyi kısaltarak çeviren: Semra Çelik