Diyalektik ders

JÜRGEN PELZER

„Yalnızca yeni amaç yeni sanatı yaratır.“ (Bertolt Brecht, 1930)

90 yıl önce ilk gösterimi yapılan “Massnahme/Tedbir” oyununda Bertolt Brecht ve Hanns Eisler burjuva tiyatrosunun sınırlarını aştı.

13 Aralık 1930 akşamı Bertolt Brecht’in „Tedbir“ oyununun gösterimi büyük bir olaydı. Berlin Filarmoni’nin Kreuzberg’deki eski binasında gerçekleşti. Karl Rankl yönetiminde üç büyük işçi korosu -Schubert korosu, Büyük Berlin’den ve Fichte korosundan karma korolar şarkı söyledi. Oyuncu kadrosunda çeşitli roller oynayan bir şarkıcı ve üç oyuncu vardı. Orkestra sadece pirinç enstrümanlar ve perküsyondan oluşuyordu, piyano sadece bir sahnede kullanılıyordu. Koroda kendisi de şarkı söyleyen Eisler, önerileriyle provayı kolaylaştırmıştı. „Güzel bir ders“ vermek yerine, kitlesel bir toplantıda bir konuşmacı gibi „soğuk, keskin“ seslenmek onun için önemliydi. Hız, „yürüyen bir şekilde“ olmalıydı. „Tedbir“ metni hafife alınmamalı, provalarda tartışılmalıydı. Her şarkıcı politik içeriğin farkında olmalıydı.

İŞÇİ HAREKETİNİN BİR ELÇİSİ

Eisler ilk kez bu kadar büyük bir işe girmişti -bir tür politik oratoryo. Önceki politik savaş şarkıları veya kantatlar yazma uygulamasının ötesine geçti. „Tedbir“in Düsseldorf performansı için verdiği bir konferansta, işçi müziğinin 1860’lı yılların başlarından bu yana geçirdiği işlevsel değişimi anlattı.

Başlangıçta, esas olarak ‚Sosyalistler Yasası‘ (1878-1890) sırasında örgütleri kapsayan işçi korolarının fonksiyonunu anlattı. Burjuva müziğinin eğlenceli yönünden yoksun referans şarkılardı bunlar. Sanatsal karakter çok belirgin değildi. Amaç, daha az sınıf bilincine sahip işçileri eğitmek ve sınıf duygularını uyandırmaktı. Feodalizmden veya burjuvaziden kaynaklanan geleneksel müziğin egemen sınıfın zevkini, en iyimser tavırla reformizmi teşvik ettiği için, burada yeri yoktu. Elitist müzik züppeliğine ek olarak, yalnızca tembellik ve rahatlığa hitap ettiği için hafif popüler müzikle de mücadele edilmesi gerekiyordu. Klasik müzik, yararlı bir panzehir olarak kabul edilebilirdi.

Eisler, şu andaki mevcut siyasi mücadelelerin „düşünce standardına“ uyulmak isteniyorsa, burjuva müzik endüstrisini eleştirel bir şekilde analiz etmek ve aynı zamanda proleter alternatiflerin olanaklarını kullanmak gerektiğini söylüyordu.

İşçiler toplu halde örgütlendiğinden, bu doğru bir devrimci davranış sorunuydu. Bu nedenle Eisler, „savaşan ve eğitici karaktere“ sahip devrimci bir sanat için çaba harcadı. Böylece sanat ilk kez „toplumun büyük öğretmeni“ olabilirdi. Esas olarak zevke hizmet eden burjuva sanatının aksine, zevk artık bir amaca yönelik bir araç haline geliyordu. „Sanat güzelliği bireye öğretmek, işçi sınıfının fikirlerini, sınıf mücadelesinin mevcut sorunlarını anlaşılır ve somut hale getirmek için kullanılır“dı.

Müzik artık kendi içinde bir amaç olmayan güzelliğiyle, „bireyin karışık duygularına“ düzen getirmeliydi. Bu şekilde anlaşıldığında, burjuva „güzel“ anlayışından sıyrılan sanat, sınıfsız bir toplumda sanatın yeni işlevine şimdiden bir bakış sunuyordu.

Başlangıçta mesele elbette günlük mücadelede doğru pozisyonları almak ve işçilerin ihtiyaç ve endişelerinin reformist bir yansımasından tatmin olmamaktı. Burada Eisler, 1930’da benzer pozisyonlar üstlenen Brecht ile tanıştı. Eisler sadece müziği yazmakla kalmadı, aynı zamanda Brecht’le „Tedbir“i tartıştı, burada -alçakgönüllülükle ifade ettiği gibi, sadece „işçi hareketinin elçisi“ olarak hareket etti. Brecht, proleter hareketin örgütlerine ve sanat biçimlerine güvenmeyi ve hatta bunu açıkça itiraf etmeyi özellikle Hanns Eisler’e borçludur.

FABEL TARZINDA BİR OYUN

Fabel şeklinde olan Tedbir’in özünü kurgusal bir ülkedeki („Çin“) dört ajitatörün, eylemleriyle tüm hareketi tehlikeye atan genç bir yoldaşın vurulması konusunda kitle korosu tarafından temsil edilen bir parti mahkemesinde ifade vermek zorunda olmasıydı. Canlandırılan durumlar, gencin „duygu açısından devrimci“ olmasına rağmen, disipline bağlı olmadığını gösteriyordu. Sol medyadan gelen çoğunlukla merhametli eleştiride: „Partiye zarar veren veya karşı-devrimci bir davranış, öldürülerek değil partiden dışlanarak cezalandırılır“ denmekteydi. Gerçekte de genç yoldaş vurulmadı, ancak bu önlem oyunun bir parçasıydı ve tartışma için kullanıldı.

Oyunun değişik aşamaları sadece genç yoldaşın davranışlarıyla değil, aynı zamanda kurgusal ülke „Çin“ deki korkunç durumla da ilgiliydi. „Taş“ ve „Adalet“ sahneleri, insanlık dışı çalışma koşullarını gösteriyordu.

Oyunda diğer şeylerin yanı sıra, sömürücülerin sömürülen iş olmadan yaşayamayacağı gösterilmekteydi. Ancak farkındalık, aynı zamanda insanların meta haline geldiği ve bireylerin çalışmaya devam edebilmek için ihtiyaç duydukları pirinçten bile daha ucuz oldukları gerçeğini de içeriyordu. Kurtuluş ise örgütlü mücadeledeydi ve bu mücadelede bireysel eylem, hatta kişisel şöhret bile reddedilmeliydi.

Oyunun amacı komünist harekete katkıda bulunmak, işçilerin kültür aracılığıyla bilinçlenmesine hizmet etmekti. Brecht ve Eisler eleştiriye oldukça açıktı; bu nedenle de oyunu birkaç içerik ve formda sundular. Rote Fahne’de olduğu gibi sol basında tek tek eleştiriler yapılsa da bir bütün olarak bu diyalektik deney için hatırı sayılır bir övgü egemendi.

EGEMENLERİ ÜRKÜTTÜ

1945’ten sonra, Brecht „Tedbir“i sürdürmedi ve hatta profesyonel tiyatrolar tarafından icra edilmesini yasakladı. Burjuva basında bu oyuna karşı saldırı on yıllarca devam etti ve Brecht’in 1947’de ABD’de yapılan sorgulamalarında metin, biçimsel yapı veya niyet dikkate alınmaksızın rol oynadı.

Oyun, partiyle çatışan genç bir idealistin acımasızca infazına dayanıyordu – sağcı, anti-komünist basın için bir hit! Öte yandan, Brezilya gibi ‚Üçüncü Dünya‘ olarak adlandırılan ülkelerde, baskı koşullarının özellikle belirgin olduğu ve tiyatro gruplarının aynı anda oyunculuk yaparak öğrenme fırsatını yakaladıkları her yerde oyun düzenli olarak oynandı. Brecht’in yasağının amatör gruplara değil sadece profesyonel tiyatrolara uygulandığı da unutulmamalı.

Brecht, „Tedbir“i (sosyalist) geleceğin tiyatrosu için bir model olarak gördü. Bu arada elbette yasak kaldırıldı ve Berliner Ensemble’da (1997) ve hatta Philharmonie’nin (2016) yeni binasında sahnelendi. Brecht ve Eisler’in 1930’dan 1932’ye kadar hayal ettikleri gibi, oyunun politik açıdan bir „eğitsel değeri“ olup olmayacağı, diyalektik ders olarak algılanıp algılanmayacağı ise elbette toplumsal koşullara bağlı.

(Jürgen Welzer’in Junge Welt gazetesindeki yazısından kısaltılarak Semra Çelik tarafından çevrildi.)