Kriz sağlık sisteminin foyasını açığa çıkardı

Foto: Pixabay

SEMRA ÇELİK

2020 yılı, Almanya’da ikinci bir korona salgını dalgasıyla sona erdi ve bu yıl da devam etmesi bekleniyor. Alınan sert önlemlere rağmen işletmeler ve fabrikalarda üretim durmadı veya hayati açıdan önemli alanlarla sınırlandırılıp minimum düzeye indirilmedi. Bu arada, enfeksiyonların sayısı artıyor ve her gün 500 ila 1000 kişi ölüyor.

Bu konuda en önemli işleve sahip olan sağlık sistemi, durumu iyiymiş gibi gösterme çabalarına karşın oldukça kötü durumda. Tekellere milyarlar hediye edilir, silahlanmaya milyarlar harcanırken sağlık alanında kayda değer bir adım atılmaması, bu sistemde karın insan hayatından daha önemli olduğunu her zamankinden daha net bir şekilde gösteriyor.

Hastane çalışanları yaklaşık bir yıldır pandeminin ön saflarında hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Ancak hükümet, korona öncesi de var olan ve hastane çalışanları tarafından yıllardır gündeme getirilen yapısal sorunlara ve taleplere cevap vermeyi reddediyor.

Krizin başladığı dönemde hastane çalışanlarına yönelik güçlü bir dayanışmanın varlığı nedeniyle politikacıların da duyarlı hale geleceği ve hastanelerdeki koşulların iyileşeceğine dair zayıf bir umut vardı. Ancak bu umutlar sonuçsuz kaldı. Kamu hizmeti için yeni bir toplu sözleşme (TVöD) imzalandı. Bu sözleşmeden diğer alanlara göre en ‚karlı‘ çıkan sağlık alanında çalışanlar oldu ama 28 ay için geçerli olacak yüzde 8;7’lik ücret artışı beklenenin çok gerisinde kaldı. Personel açığı gibi temel sorunlara ise hemen hemen hiç dokunulmadı.

SAĞLIK POLİTİKASI TEMELİNDEN SORUNLU

Sağlık alanındaki bu kötü durum birkaç yıllık bir sorun değil, hele de korona ile ortaya çıkmadı. Sağlık sisteminin özelleştirilmesi, sağlığın alınır satılır bir meta haline getirilmesinin sonuçları yıllardır egemen.

2003 yılında tıbbi tedavilerin maliyetlerinin faturalandırılması için sabit oran sisteminin (Teşhis İlişkili Gruplar, DRG) uygulamaya konulması en bariz adımlardan biriydi. Sabit oran sistemi, uygulamaya konulmadan önce bile tartışmalıydı. Özünde bu, tedavilerin maliyetlerini düşürmek için bir araçtı: Artık bir hastane, hastanın bireysel tıbbi ve bakım ihtiyaçlarını değil tedaviden alacağı parayı esas almaktaydı.

Bir hastane belirli bir tedavi için sabit bir miktar alırsa, tasarruf yoluyla daha yüksek karlar elde edilebilir. Bunu yapmanın en kolay yolu, kapitalist sistemde her zaman yapıldığı gibi işçilik maliyetlerini düşürmektir. Ekonomik hesaplama, ücretlerin düşürülmesini veya personelin azaltılmasını gerektirir. Tedavilerde sabit bütçe sistemi, de tam buna hizmet eder: Çalışandan tasarrufu esas alır.

Pandemi başlangıcında sistemin savunucuları bile bir salgına dayanılamayacağını kabul ettiler. Örneğin pandemi sırasında Alman Hastaneler Birliği ve sağlık kasası AOK sabit oran sisteminin yıl sonuna kadar askıya alınmasını talep etti. Vaka başına sabit oranın kaldırılması, sağlık alanında kurulan ‚Fabrika yerine hastane inisiyatifi‘ gibi birçok inisiyatifin de talepleri arasındaydı. Ancak talepler bununla sınırlandırılmadı, sağlık hizmetlerinde herhangi bir kâr yöneliminin reddedilmesi gibi bunun ötesine geçen talepler ileri sürüldü. „Fabrika yerine hastane“ girişimi daha iyi ücret ve çalışma koşulları ile DRG sisteminin kaldırılması çağrısında bulundu. Sosyal Demokratlar ve Sol Parti’den, ver.di sendikasına ve değişik sağlık birliklerine çeşitli siyasi ve sivil toplum grupları tarafından desteklendi.

Halk içinde de büyük destek vardı: Bir Forsa araştırması Almanya’da yaşayanların yüzde 96’sı hasta bakımının hastanelerin karlılığından daha öncelikli olması gerektiğini düşündüğünü ortaya koydu.


KORONA KRİZİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER

Kriz, kar peşinde koşmanın sağlık hizmetinin çökerttiğini ve insan hayatına mal olduğunu gösterdi. Kar odaklı sağlık sistemi, pandemi ile baş edemez ve iyi bakım sağlayamaz. Bu nedenle, tüm özel hastaneler halk sağlığını korumak için kamulaştırılmalıdır.

Kriz ek olarak, hastanelerin kapatılmasının kapasiteyi azalttığını göstermekte. Yaygın ve iyi donanımlı hastanelere, personel ve malzemeye daha fazla yatırım yapılması gerekiyor.

Hastanelerde rekabet ve kar mantığı olmamalıdır. Bu nedenle, vaka başına sabit oranlar kaldırılmalı ve ihtiyaca dayalı finansman getirilmelidir. Hastaneler kapitalizmin kurallarına göre çalışıp kar ve zarar edemezler. İnsan sağlığı her şeyin üstündedir.

Kriz devletin gelecekte her zaman bir salgın hastalığa asgari düzeyde de olsa hazırlıklı olması gerektiğini öğretiyor. Hastanelerde koruyucu maske, koruyucu giysi ve yaşam destekleyici cihazların bulunmadığı bir döneme bir daha asla izin verilmemelidir.

Sağlık tesislerinin orada çalışanların ve genel halkın demokratik kontrolü altında kamu sektörüne (örneğin hastanelerin yeniden kamulaştırılması) devredilmesi. Bu uygulanıncaya kadar, hastanelerin kâr dağıtmaması. Sağlık sigortaları tarafından aktarılan tüm fonların, hastaların refahı için kullanılması.

İhtiyaca yetecek düzeyde, yeterli ücret ve iş güvencesine sahip personel alımı! Hasta bakıcılığı mesleğinin değerinin arttırılması. İlk adım olarak, tüm bakım mesleklerinde çalışanların maaşına ayda 500 euro zam yapılması.


SAĞLIKLI BİR HAYAT İÇİN

Ekonomik bakımdan dünyanın en gelişmiş ve güçlü ülkelerinin dahi salgınla mücadelede aciz kalması aslında hiç de şaşılacak bir durum değil. Çünkü karşımızda, toplum sağlığını değil sermaye karını merkeze alan bir sistem bulunuyor. Dolayısıyla da kar üretmeyen her alan gibi, sağlık da bu yüzden olabilecek en düşük yatırımla geçiştirilmek istenen ‚harcama kalemi‘ olarak görülüyor. Hastanelerin donanım, personel seviyesi veya ilaç ve tedavi imkanlarının arttırılması bu yüzden değerli ve gerekli görülmüyor. Ve yine bu yüzden adım adım özelleştirilerek, açıktan pazar ekonomisinin bir sektörü haline getiriliyor: Ve hastaneler sonuçta, başlıca amacı kar sağlamak olan bir ayakkabı ya da otomobil fabrikasından farksız hale geliyor; ilaç, aşı, vd. tedavi araçları toplumun ihtiyaçlarına göre değil pazarın kurallarına organze ediliyor…

Herkesin aynı andan hastalanmadığı olağan dönemlerde toplumun sağlığını içten içe kemiren bu işleyiş, belki çok da rahatsız edici görülmüyor ve kabulleniliyor; ama korona salgını gibi sıra dışı sağlık sorunlarının ortaya çıkışı sistemi adeta suç üstü yakalıyor ve sağlık sisteminin zayıflığı, çaresizliği, yetmezliği gün yüzüne çıkıyor!

Peki korona salgınıyla ortaya çıkan bu duruma rağmen, toplum sağlığına yönelik politikaların değişiminden söz etmek mümkün mü? Mesela sağlık alanına daha fazla bütçe mi ayrılıyor; daha fazla personel mi alınıyor, personelin çalışma koşulları mı düzeltiliyor; ya da daha etkili koruyucu sağlık önlemleri için harekete mi geçiliyor?…

Ne yazık ki bu yönde en ufak bir işaret bulunmuyor. Korona belasından bir şekilde kurtulsak bile, pazar ekonomisine dayalı sistem, bırakın ders çıkarmayı, inatla ve acımasızca sağlığımızın pamuk ipliğine bağlı kalışını sürdürüyor. Ve yine bırakın ders çıkarmayı, ilaç ya da aşı alanında ortaya çıkan muazzam büyüklükteki kar potansiyeli karşısında gözleri ışıldıyor ve krizi fırsata çevirme hesaplarıyla meşgul oluyor.

Bu yüzden sağlıklı bir geleceğin yolu, korona salgınını geçiştirmek, geçici olarak atlatmaktan değil, sağlığımızı ve hayatımızı içten içe kemiren kar sistemini yenmekten geçiyor.