Gurbetçi, Alamancı, Avrupalı Türk…

Göçmenlerin nasıl isimlendirileceği ya da tanımlanacağı Türkiye kökenliler için çok daha özel bir anlam taşıyor. Çünkü, göçün üzerinden 60 yıl geçtiği halde Türkiye cephesinden yapılan tanımlamaların çoğu neredeyse başlangıç aşamasında. Türkiye’deki medya ve resmi literatür Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler için halen yaygın şekilde “Gurbetçiler” kavramını kullanıyor. Almanya’nın “Gastarbeiter” tanımlamasıyla aynı anlam ve yaklaşımı içeren “Gurbetçiler”, asıl olarak gurbete gidenlerin geri döneceği üzerinden inşa edilmiş. Zira, “gurbet” tanımlaması gidilen ülkeye ait olunmaması gerektiğini, fırsatını bulduğunda “anayurda” dönmesini içeriyor. Aynı yıllarda sıkça kullanılan “Alamancı” ise içinde güçlü bir küçümsemeyi, aşağılamayı barındırıyor. Ancak buna rağmen halen günlük yaşamda kullanılmaya devam ediliyor. 

Kavram tartışması içinde Türk devleti ve medyası halen Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler için asıl olarak “Avrupa Türkleri”, “Almanya Türkleri” ya da “Diaspora Türkleri” gibi kavramları kullanıyor. Dini cephede ise “Müslüman Göçmenler” dikkat çekiyor.

Ulusal ve inançsal kökene yapılan vurgu aynı zamanda ulusal ve inançsal bilincin sürekli diri tutularak, göçmenleri siyasal ve kültürel olarak Türk devletinin etki alanı içerisine tutmayı hedefliyor. Dolayısıyla Almanya’ya ait olma duygusunun gelişmesinin önüne bilinçli bir politika izlenerek geçiliyor. Nesiller değişse de “anayurdun” Türkiye olduğu ideolojik ve kültürel olarak sürekli işleniyor. Bu tanımlamalar doğal olarak, geniş Türkiye kökenli işçi, emekçi ve gençler arasında nereye ait oldukları konusunda bir çelişkiler yumağı oluşturuyor. Fiili olarak parçası olduğu Almanya, düşünsel, ruhsal olarak bir türlü benimsenmiyor. Sürekli kendisini “yabancı” görme anlayışı yenileniyor. Bu durum doğal olarak yaşanılan ülkedeki sorunlara karşı duyarlılığı azalttığı gibi, sürekli yaşanılmayan ülkenin (Türkiye) sorunlarıyla birlikte yaşamayı dayatıyor.

Hiç şüphe yok ki, bunu bütün Türkiye kökenliler için söylemek doğru değil. Nesilden nesile kökenin olduğu ülkeye bakış ve yaklaşım çok hızlı bir şekilde olmasa da değişiyor. Artık sayıları epeyce azalan birinci kuşakla, çocukluk ve gençlik sosyalizasyonu ve politizasyonunu Türkiye’de yaşayan, Türkiye doğumlu kuşakların Türkiye ile kurduğu düşünsel ve duygusal bağ ile, Almanya’da doğup büyüyen üçüncü ve dördüncü kuşakların kurdukları bağlar arasında önemli farklılıklar var. Bu farklılığın Türkiye ve Türk kültürüyle bağın zayıflaması, Almanya’dan etkilenmenin güçlenmesi eğiliminde olduğu açıktır. Asıl mesele bunun hangi hızda ilerlediğinde…

Bunda devletlerin izlediği sosyal, kültürel, ekonomik politikaların payı oldukça fazla. Alman devletinin ayrımcı politikaları güçlü bir şekilde devam ettikçe, özellikle belli gruplara yönelik ırkçı saldırlarılar arttıkça, bu süreç yavaşlayacaktır. Tersi yönde atılacak adımlar ise hızlandıracaktır.

Denilebilir ki Almanya, kavramsal düzeyde tanımlardaki değişimde Türkiye cephesinden daha gerçekçi. Zira ülkedeki değişim bunu adeta zorunlu hale getiriyor. Türkiye cephesi ise asıl olarak var olanı koruma üzerinden belirlenen kavramlarla ulusal ve dinsel kimlikleri emekçilere dayatıyor. Öyle görünüyor ki; Türkiye cephesinde bu konuda bir değişim ve yenilenme günümüz koşullarında pek mümkün görünmüyor. 

Ancak devletlerin siyasi ve ekonomik çıkarlarına bağlı ürettiği, kullandığı ve buna göre yön vermeye çalıştığı kavramların hayat karşısında giderek eskiyeceği ve geçerliliğini yitireceği, güç tarihi ilerledikçe çok daha iyi anlaşılacaktır. Eskiyen, gerçeğe tekabül etmeyen kavramların yerine yenilerinin konulmasına duyulan ihtiyaç da bunu gösteriyor.

Burada asıl belirleyi olan, Türkiye kökenli göçmenlerin asıl yaşam merkezlerinin artık Almanya olduğu ve bu ülkede yaşamaya devam etmek istemeleridir. Bu nedenle kökenlerin belirleyici olmadığı, her açıdan yaşanılabilir bir Almanya için Almanyalı gibi davranmak, ülkenin her sorununu kendi sorunu olarak görerek ona göre mücadele etmek tek çözüm adresi olarak görülüyor.

Diğer taraftan, resmi ve akademik alanda nasıl tanımlanırsa tanımlansın, toplumsal yaşam ve günlük hayatta (iş, okul, semt vb.) göçmenlere yönelik bakış, tutumun pratikte nasıl cereyan ettiği; ne tür bir muamele ve davranışın sergilendiği bir diğer temel gerçekliği işaret etmektedir. Dil, ten rengi, inanç vb. faktörlerin de hala bu muamele ve davranışlarda etkin bir kriter olması, göç sürecinin uzun ve zahmetli olacağının bir başka göstergesidir. (YH)