Sermaye, iktidar ve demokrasi aracı olarak: Sosyal medya

TONGUÇ KARAHAN

Bilgisayar, internet ve yapay zeka gibi alanlarda yaşanan teknolojik gelişmeler, son 15 yılda toplumsal iletişime devasa bir hız ve yaygınlık kazandırdı. Dünya nüfusunun önemli bir bölümünü içine alan ve “sosyal medya” olarak anılan bu alan, bir yandan kültürel ve siyasal hayatımıza yeni kapılar açarken, bir yandan da sermaye için muazzam bir pazar olanağını, iktidarlar açısından ise yeni risk ve fırsatları beraberinde getirdi. Sosyal medyanın ‚yeni bir baskı aracı mı‘, yoksa ‚yeni bir ‚özgürlük alanı mı‘ olacağının yanıtı ise tarihin motorunda, yani sınıf mücadelesinin seyrinde saklı.

Geçen yazımızda bilgisayar, internet ve yapay zeka teknolojisindeki gelişmelerin, sosyal medyayı nasıl ortaya çıkardığı ve bu platformların sahibi olan büyük teknoloji şirketlerine sunduğu olanaklar üzerinde durmuştuk. Bu şirketlerin ve platformların alternatif bir siyasi iktidar odağı olmaktan öte, toplumsal iletişimi kapitalist bir endüstri haline getirerek, her türlü insani veriyi metalaştırma yoluyla büyük ekonomik avantajlar elde ettiği; internetle beraber literatüre giren ‚bilgi çağı‘ tanımlamasının da artık ‚veri çağı’na evrildiğini ele almıştık.

Bu bölümde de sosyal medyanın, “dijital faşizm”in mi yoksa “dijital devrim”in mi bir aracı olduğu; “yönetenlerin mi yoksa yönetilenlerin mi elini güçlendireceği” şeklindeki tartışmalara değinelim istiyoruz.

Sosyal medya platformları 2000’li yılların ortalarında oluşmaya başladı ve son 10 yıldır hızla tüm yeryüzü ve hayatımızın her anını kaplar hale gele geldi. Her dakika milyarlarca verinin eklendiği, çoklu-karşılıklı-eş zamanlı ve giderek hacimlenen bir iletişim ağı ortaya çıkardı. Yüz milyonlarca insanın gerçek dünyada aynı anda yaptığı insani, toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel vb. aktiviteler, davranışlar, sohbetler hatta duygular dijital ortama yansıyor. Müzik dinliyor, zoom’la görüşüyor, alışveriş yapıyor, ders yapıyor, arkadaş arıyor, geziyor, tartışıyor, siyasi kampanyalar düzenliyor… yani hayatımızın akla gelebilecek her kesitini dijital ortama yansıtıyoruz. Ne yaptığımızı, ne düşündüğümüzü, ne istediğimizı, tüketim alışkanlıklarımızı veya siyasi tercihlerimizi kapsayan muazzam bir veri trafiğine sahne olan bu ortam, elbette sadece bunu ekonomik bir değere dönüştürme fırsatını yakalamış teknoloji sermayesinin ve mallarını pazarlama derdindeki sanayi sermayesinin ilgisini çekmekle sınırlı kalmıyor. Hem yönetenler hem de yönetilenlerin siyasi hamle ve hareketleri ve aralarındaki mücadele açısından da ciddi olanaklar sunması bakımından büyük önem taşıyor.

DENETİM AĞI MI ÖZGÜRLÜKLER DÜNYASI MI?

İnternet, bilgisayar ve yapay zeka teknolojisindeki başdöndürücü gelişmeler, bütün dünyayı kaplayan büyükbir veri denizi üretmekle kalmadı. Kaldı ki bütün devasa büyüklüğüne rağmen başı boş, kontrolsüz, erişilemez bir yumak değil karşımızdaki bu veri denizi. Kısmen teknolojik, kısmen hukuki henüz kimi boşluklar içerse de sonuçta bu teknoloji, sözkonusu veri yumağının izlenebilir, seçilebilir ve denetlenebilir olmasına da olanak sağlıyor.

Bundan dolayı son birkaç yıldır, özellikle de pandemi dönemiyle birlikte sık sık bir kavramın gündeme gelişine tanık olduk: ‚Dijital faşizm‘!

Fil örneğinde olduğu gibi, kimi kuyruğu, kimi hortumundan herkes bir tarif veriyor ‚dijital faşizm‘ üzerine. Kimileri Erdoğan, Trump, Bahçeli gibi siyasilerin Twitter vb. tarafından sansürlenmesi karşısında teknoloji şirketlerini yeni faşist odaklar olarak suçluyor; kimileri korona salgınıyla beraber patlama yapan komplo teorileri çerçevesinde, “aşı yoluyla hepimize çip takılacağı” türünden dedikodularla endişeleniyor; bazen de ‚aşı kimliği‘, “polis yasalarında sertleşme” vb. uygulamalarla hükümet yetkilerinin hemen her ülkede otoriterleşme yönünde revize edilme çabalarına; sosyal medya paylaşımları yüzünden tutuklanan, soruşturulan insanların sayısının artmasına işaret edilerek, önümüzdeki dönem siyasi iktidarların tamamen otoriter bir karakter kazanacağına dikkat çekiliyor.

Bir yönüyle karamsarlığı içeren bu görüşlerin karşısında ise sosyal medyanın toplum için, özellikle de ezilen geniş yığınlar için ‚demokratikleşme ve özgürleşme aracı olduğu-olacağı’nı savunanlar bulunuyor. Arap Baharı, Gezi eylemleri gibi pek çok muhalif hareketlenmede sosyal medyanın bu özelliğinin görüldüğü ifade edilerek, bu alandaki teknolojik ilerlemenin demokratikleşmeye hız katacağı değerlendirmeleri yapılıyor.

Bu iki tezin de bir yere kadar haklı-geçerli dayanakları olduğunu söyleyebiliriz, tıpkı sorunlu ve hayatın akışına uymayan yanları da içeriyor olmaları gibi!

DEĞİŞİM SÜRECİNİN DİNAMİKLERİ

Teknolojik sıçramaların yarattığı olanakların, tarih boyunca görüldüğü üzere, üretimde, günlük hayatta veya kültürel, politik yaşamımızda önemli etkiler sağladığı elbette bir gerçek. Yani esas olarak üretimde verimliliği arttırmaya, daha az enerji ile daha çok ve daha hizlı iş üretmeye endeksli bu sıçramalar, bundan ekonomik yarar bekleyen egemen sınıflarının isteği dışında toplumsal, siyasal ve kültürel hayatımızda da yenilikler ve olanaklara kapı açabilmektedir.

Ancak toplumun demokratikleşmesi, ezilen yığınların özgürleşmesi ya da tam tersi toplumun tamamen kontrol altına alınıp, özgürlüklerin yok edildiği siyasi dönüşümlerden söz ediyorsak, bu değişim sürecininin düğüm noktasını, teknolojik gelişmelerin yenilediği araçların kendisinde değil; bu araçları da kullanan sınıflar arasında cereyan eden çok yönlü çatışma ve mücadelenin seyri ve dengelerinde aramalıyız.

Çünkü içinde bu siyasi dönüşümler de dahil olmak üzere tarihin motoru, sınıflar mücadelesidir. Ve bu mücadelede hem yönetenler hem yönetilenlerin birçok aracı devreye sokarak mücadele ettiğini görürüz; bu araçlar kendiliğinden ve tek bir sınıfın lehine etki yaratmayıp onları kullanan sınıfların elinde ve içinde bulundukları objektif-somut koşullarda işlev kazanırlar.

Toplumun siyaseten nasıl bir form kazanacağı, iktidarların-rejimlerin nasıl bir karaktere bürüneceğini kendi başına araçlar değil, bu araçları kullanan sınıfların bilinç, örgütlenme ve mücadele düzeyi belirleyecektir. Nitekim siyasi tarihe baktığımızda, demokratikleşme, özgürlüklerin kazanılması ya da faşist bir rejimin inşası için illa da son derece gelişmiş bilgisayar-internet teknolojisi henüz oluşmamışken de devrimlerin ve karşı devrimlerin yaşandığını görebiliriz.

OLANAK VE GERÇEKLİK

Ancak bu durum bir başka gerçeğin üstünü elbette örtmemelidir; bu araçlar, birbirleriyle mücadele halindeki sınıfların işini kolaylaştırabilir ya da zorlaştırabilir, onların mücadele imkanlarını arttırabilir veya sınırlayabilir olması bakımından önemli bir etkiye sahiptirler.

Baştaki sorumuza dönecek olursak; sosyal medya ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler, ne dünyayı otomatik olarak ‚dijital faşizme‘ ne de otomatik olarak demokratikleşme ve özgürleşmeye götürecektir.

7-24 kullandığımız ve içinde olduğumuz akıllı telefonlar, tabletler, internet ağı ve sosyal medya platformları bir taraftan ezilen, iktidarda söz sahibi olmayan sınıflara ve yığınlara ciddi bir olanak sunarken; aynı şekilde ve aynı süreçte, devlet erkini elinde tutan sınıflar açısından da benzer bir şekilde propaganda, kontrol, yönlendirme aracı olarak işlev görüp, hizmet edebilecektir.

Bir başka benzetme yapacak olursak; a’dan z’ye muazzam bir bilgi yığını içeren dijital dünya, bir yandan bilinçlenme, bilgiye ulaşma konusunda büyük olanaklar doğurmuş ama aynı zamanda ciddi bir bilgi kirliliği ve manipülasyona da kapı açmış bulunuyor. Bu nedenle internetin işlev ve etkilerini ne sadece tek başına bilinçlenme aracı ne de sadece bilinç çarpıtmasının aracı olarak tarif etmek isabetli olmayacaktır, çünkü her iki yönü ve olanağı da birlikte içermekte; hangi yönünün ağırlık kazanacağı birçok başka etkenle birlikte belirlenmektedir.

Pandemi dönemiyle beraber dünyayı ekonomik ve siyasal alanda daha sert günlerin beklediği; sınıflar arasındaki mücadele seyrinin daha sancılı, çatışmalı olacağı hemen herkesin birleştiği bir öngörü. Bir başka deyişle sermaye açsından eskisi gibi yönetme imkanları azalırken, yönetilenler, emekçiler açısından da eskisi gibi yönetilmeme isteğinin artacağı bir döneme giriyoruz. Bu gerilim ve sıkışmanın, pandemi döneminde daha da büyümüş olan dijital dünyada da yansımaları olacağı; hem yönetenler hem yönetilenler açısından daha yoğun kullanılan bir araç olarak görüleceği de açıktır. Ve gerçek dünyanın dijital aleme bu yansıması, sıradan-pasif-sanal bir yansıma olmayacaktır; duygu, düşünce, davranış dünyamızı daha yoğun olarak kapsayan dijital alemdeki bu yansıma, dönüp gerçek dünyada, burada cereyan eden siyasal-toplumsal değişim mücadelesinde etkiler yaratacaktır. Ne var ki bu etki, tek yönlü olmayacak; hem baskı hem de özgürlük ihtiyacı artan sınıflara, yığınlara hem yeni olanaklar hem de yeni sınırlar getiren bir çok yönlülük ve dinamizm içerecektir.

Bu sürecin ne tarafa evrileceğini belirleyen kritik alan ise, bütün toplumsal hayatımızın temelini oluşturan üretim merkezleri olacak; ve dünyanın baskı-özgürlük terazisi, işçi ve emekçilerin nasıl bir reaksiyon göstereceği, ekonomik ve siyasi alandaki gidişata ve çatışma sürecine hangi oranda ve performansla dahil olacağına bağlı olarak şekil alacaktır.