Sol Parti kongresinin gösterdikleri

Foto: die-linke.de

YÜCEL ÖZDEMİR

Alman basını ve siyaseti hafta sonundan buna yana Sol Parti (Die Linke) genel kongresinde iki genç kadının, Susanne Henning-Wellsow ve Janine Wissler’in eş başkanlığa seçilmesini tartışıyor. Erkeklerin siyaseti domine ettiği günümüz dünyasında iki kadının parti eş başkanlığa getirilmesinin elbette özellikle kadınlara verdiği olumlu bir mesaj var. Ancak, bunu abartılı bir şekilde savundukları politikalardan bağımsız bir şekilde ele alıp, farklı anlamlar yükleyip, “Alman siyasetinin artık kadınlar eliyle dizayn edildiği” biçiminde değerlendirmek yanlış sonuçlara yol açabilir. Zira, kadınlığın tek başına ülkeyi, siyaseti güzelleştiremeyeceğini 16 yıllık Angela Merkel’in başbakanlık döneminden biliyoruz.

Buna rağmen Alman basınında en fazla öne çıkan başlıklar arasında, “İki kadın Sol Parti’yi yönetecek” (Süddeutsche Zeitung), “İki kadın Sol Parti eş başkanı” (Neues Deutschland) yer aldı.

Denilebilir ki, kadınlar üzerinden sürdürülen tartışma bir yönüyle kadınların savunduğu politik çizgilerin üzerini örttü.

KADINLAR ÜZERİNDEN KOALİSYON POLİTİKASI

Sol Parti kongresindeki sonuçlar ve kongre öncesinde eski başkanlar tarafından ilan edilen seçim programı taslağına baktığımızda, süreç partiyi hızla bir yol ayrımına doğru götürüyor. Doğu Almanya’daki eyaletlerde bulunan “reformcu” kanadın temsilcisi olarak eş başkanlık koltuğuna oturan Susanne Henning-Wellsow’un asıl hedefi Sol Parti’yi federal düzeyde SPD ve Yeşiller ile birlikte “sol koalisyon” ortağı yapmak. Bu hedefini kongre öncesinde ve sonrasında hiç gizlemeden açık olarak dile getirdi. Bunu aynı zamanda her şart altında ortaklığa karşı çıkan diğer kanatlara “hodri meydan” olarak da okumak gerekiyor. Henning-Wellsow’ın asıl destekçisinin Thüringen eyaleti başbakanı ve parti içindeki sağ kanadın temsilcisi Bodo Ramelow olduğunu söylememiz gerekiyor. Daha doğrusu, 2014’ten beri Thüringen eyaletinde işbaşında olan Sol Parti-SPD-Yeşiller koalisyonunun bir versiyonunun federal düzeyde hayata geçirilmesi için Henning-Wellsow eş başkanlığa getirildi. Zira, kendisi verdiği demeçlerde üç parti arasında koalisyon ortaklığı kurma konusundaki tecrübeleri kullanacağını da ifade ediyor. Üstelik ortada aritmetik olarak böylesine bir koalisyonun önümüzdeki eylül ayında yapılacak genel seçimlerde sandıktan çıkması zor göründüğü halde… “Dereyi görmeden paçaları sıvama” misali, henüz ortada somut bir durum yokken hükümet olma planları yapılıyor. Halkın acil talepleri ise tali bir sorun olarak görülüyor. Bu tablodan solun güçlenmesini beklemek boş bir hayalden başka bir şey değildir.

Diğer eş başkan Janine Wissler ise buna en yumuşak şekilde muhalefet eden, ama sonunda böylesine bir koalisyon ortaklığı seçeneği gelip kapıya dayandığında reddetmeyen, parti içinde Troçki’nin görüşlerini savunan “Marx 21” grubundan geliyor.

Dolayısıyla parti içindeki dengelere ve seçilen adaylara bakıldığında, ipliği pazara çıkmış Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller ile ortaklık kurmak isteyenlerin, kadınlar üzerinden güçlenerek çıktığı bir kongrenin gerçekleştiğini söylemek mümkün.

HER ŞEYE RAĞMEN HÜKÜMET OLMA POLİTİKASI

Sol Parti içinde SPD ile koalisyon ortaklığı kurma tartışması elbette yeni değil. Daha önce pek çok eyalette hayata geçirilen ortaklığın federal düzeyde de gerçekleştirilmesi ekseninde süren tartışmalar, 2012’de Göttingen’de yapılan parti kongresinde adeta kopma noktasında gelmişti. SPD eski genel başkanı olarak Sol Parti’nin kuruluşunda önemli bir role sahip Oskar Lafontaine ve partinin medyatik yüzü Meclis Grubu eski Eş Başkanı Sahra Wagenknecht, Doğu Almanya kanadının aksine, her şart altında koalisyon ortaklığına karşı çıkıyordu. Sonradan, sığınmacılar, SPD ile ortaklık gibi pek çok konuda inandırıcılıklarını yitiren Lafontaine-Wagenknecht ikilisinin parti içindeki ağırlığı da azaldı. Onların her dediğine el kaldıran sözde sol kanat temsilcileri de, özellikle “sol koalisyona” zemin hazırlamak üzere kurulan “Aufstehen” (Ayağa Kalk) hareketinin iflasıyla sinip geriye çekildiler. Bir “politik körlüğün”sonucu olan “Aufstehen” denemesi “reformucu” sağ kanadın elini güçlendirdi.

DIŞ POLİTİKADA TABULAR KIRILMAK İSTENİYOR

Denilebilir ki, özellikle Henning-Wellsow’un eş başkan yapılması aynı zamanda “sol koalisyon” hükümetinin önündeki engelleri ortadan kaldırmanın bir hamlesi. Örneğin Süddeutsche Zeitung’dan Boris Herrmann, pazartesi günü kaleme aldığı “Sağlam yetki” başlıklı yorum yazısında, Henning-Wellsow’un delegelerden yüzde 70 almasını, partinin üçte ikisinin sol koalisyona destek verdiği şeklinde değerlendiriyor. Benzer bir yaklaşım diğer basın organlarında da hakim.

Böylesine bir ortaklığın önünün açılması için öncelikle partinin dış politikasında bir eksen kaymasının yaratılması gerekiyor. Alman sermayesinin Avrupa ve dünya üzerindeki çıkarlarına destek veren bir çizgiye gelmesi, Sol Parti’nin ’normalleşmesi‘ ve sisteme tam anlamıyla hizmet etmeye hazır olması anlamına gelecektir. Dış politika bugün olduğu gibi geçmişte de Alman solunun en zayıf halkası.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde, uzun yıllar dünya solunun ilham kaynağı olan SPD, kendi ulusal burjuvazisine destek olmak için savaş bütçesine onay vermişti. Bu doğal olarak partide bir bölünmeye yol açmış ve savaş bütçesine karşı çıkan Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğindeki grup daha sonra Almanya Komünist Partisi’ni (KPD) kurmuştu.

Programatik olarak Almanya’nın NATO’dan çıkmasını, Alman askerlerinin yurtdışına göndermesine, AB’nin militaristleşme politikalarına, Alman silah tekellerinin yurtdışına silah satmasına karşı çıkan Sol Parti’nin bu haliyle SPD ve Yeşiller ile kurulması muhtemel bir koalisyonda yer alamayacağı açık. Dolayısıyla bu dış politikasını sağdan soldan bükülerek değiştirilmesi, hükümet sevdalısı “reformcu” kanadının en büyük muradı.

Bu kanadın talepleri, kongre öncesinde Meclis Grubu Güvenlik Politikası Sözcüsü Mattihas Höhn tarafından yedi sayfada formüle edilerek kamuoyuna açıklanmıştı. Henning-Wellsow Höhn’ün tezlerine karşı çıkmadığı gibi “cesaretli” bulmuştu.

Kongrede bu çizgiye açıktan karşı çıkan Tobias Pflüger’in, genel başkan yardımcılığı yarışında Höhn’ü açık arayla geçerek seçilmesi, parti içinde dış politikanın değiştirilmesine karşı çıkan önemli bir dinamiğin olduğunu net olarak gösterdi. Bu nedenle Pflüger’e karşı Höhn’ün yenilgisini aynı zamanda partinin dış politikasını değiştirmek isteyenlerin hezimeti olarak da okumak gerekiyor.

HIZLI ADIMLARLA YOL AYRIMINA DOĞRU

Tartışmalar ve gelişmeler, Sol Parti içindeki kanatlar arası görüş farklılığının derinleşmeye devam ettiğini ve yeniden bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor. 2012’de uzlaşmayla ertelenen yol ayrımı, bu sefer haziran ayında karara bağlanacak seçim programı üzerinden sertleşecek. SPD ve Yeşiller ile muhtemel bir koalisyon ortaklığı durumunda ise Sol Parti’nin bölünmesi kaçınılmaz görünüyor. Dolayısıyla savaşa, militarist dış politikaya, Alman tekellerinin silah satışına karşı çıkan güçler bu süreçten güçlü çıkmak için şimdiden harekete geçmesi gerekiyor.

Almanya’daki emekçi sınıfların günümüzde her açıdan SPD’lileşen bir Sol Parti’ye değil, ilerici, savaş karşıtı, anti-kapitalist bir Sol Parti’ye ihtiyacı var. Sosyal ve ekonomi politikaları bakımından önemli ölçüde SPD’lileşen Sol Parti’nin dış politikada da bir değişiklik yapması durumunda parti tabanında önemli bir kopuşun olacağı bugünden görülebiliyor.

Özetle, Sol Parti, iki kadın eş başkanın seçilmesiyle yeni bir açılım yapmaktan öte, iç tartışmaların ve zayıflama olasılığının artacağı bir bir döneme girmiş görünüyor.