Blohm&Voss işçisi „artık yeter“ diyor!

Bir zamanlar Avrupa’nın birinci dünyanınsa üçüncü büyük tersanesi olan Blohm&Voss’ta uzun süredir çalışan bir emekçiyim. Bu uzun zaman süresince bir çok gözlemim, tanıklığım oldu. İtiraf etmeliyim ki, ne tersane, ne işçiler ne de üyesi olduğum IG Metall sendikası olarak bu kadar zorlu, kırıcı ve kıyıcı bir dönemi yaşamamıştık.

Evet, zor süreçlerden geçmiş, kapitalistler arası rekabetin verdiği çok stresli zamanlar yaşamıştık ama Lürsen Ailesi firmayı alana kadar böylesi sinsi, kan emici ve sömürüye doymayan bir patron takımıyla karşılaşmamıştık!

2016 yılında çeşitli alım, satımlardan sonra Blohm&Voss’un yeni sahipleri olan Lürsen grubunun ilk icraatı toplu iş sözleşmelerinde sendikaya karşı masaya sürdüğü taleplerdi. Firmanın ekonomik durumunun iyi olmadığı gerekçesiyle 980 olan çalışan sayısının çok olduğu (ki, ben başladığımda 6 bin 500 çalışan vardı), ayakta kalabilmek için en az 300 çalışanla yolların ayrılması gerektiği, yıllık izin, noel parası, mesai ücretlerinin yüzdeliklerinin düşürülmesi, uzun yıllar firmada çalışan işçilere ödenen 25., 35. ve 45. yıl primlerin (25 yıla bir, 35 yıla iki ve 45 yıla üç maaş gibi ciddi rakamlar) kaldırılarak 25. yıla 1000, 40. yıla 1500 euro verilmesi, üç yıl için senelik 120 saat olmak koşulu ile toplam 360 saat işçi ve büro emekçilerinin feregat etmelerini dayatmış, toplu sözleşme görüşmelerinden doğan zamlı maaş ve bir kereye mahsus toplu ödenecek paramızı ise bu üç sene süresince talep edemeyeceğimizi bizlere ve sendikaya dayatmıştı.

Gerek işyeri temsilciliğindeki (BR) arkadaşlarımızın yetersizliği, gerek işçiler adına TİS komisyonundaki arkadaşlarımızın siyasal körlüğü ve üstüne de sendika adına görüşmeler katılan Emanuel Glass’ın „işyerini koruyalım, firma kapatılmasın“ şeklinde işçiler arasında yürüttükleri kirli propagandanın etkisiyle işçi ve emekçiler sindirilmiş, işverenin tüm taleplerinin kabul mü yoksa red mi edilmesi gerektiğini sendika üyelerinin oylaması istenmişti.

İşverenin, „ya kabul edersiniz ya da işyerini kapatırım“ şeklindeki tehdit ve şantajı işçiler arası birliği ve mücadele etme isteğini olumsuz etkilemiş, bir avuç arkadaşımızın, „arkadaşlar korkmayın, tehdit ve şantaja boyun eğmeyin“ çabası ve çağrısı ne yazık ki çok cılız kalmış, karşılık bulmamıştı. Tam böylesi bir ortam da DİDF Hamburg’dan yardım talebinde bulunmuş, onların desteği ile bir mektup/bildiri kaleme alarak, firmanın önünde dağıtıp işçilerin moral motivasyonunu yükseltmeye çalışmıştık ama o da yeterli etkiyi sağlayamamıştı.

Bu koşullarda işçiler yapılan oylamada ezici bir çoğunlukla işverenin tüm taleplerine „evet“ demişti! Bu „evet“ izerine, işveren 300 olarak verdiği sayıyı çeşitli yol ve yöntemlerle 450’e çıkarmış, bir çok işçi arkadaşımız hüzünlü bir şekilde işyerlerine veda etmek zorunda kalmışlardı. Elbette geride kalan bizler üç yıl boyunca „güllük, gülistanlık“ bir ortamda çalışma hayatlarımıza devam etmedik. Tam tersine çalışma koşulları ve süreleri epey ağırlaştırılmış, psikolojik baskılar da artırılmış olarak, kaldığımıza kalacağımıza neredeyse bin pişman bir hale getirildik. Hastalanıp işe gelemeyen herkesin “hangi koşul ve şartta olursa olsun durumunu bağlı olduğu ustabaşı veya şefine haber vermesi lazım” gibi insanlığa sığmayan uygulamalarla karşı karşıyayız. Yıldırma, sindirme operasyonları aralıksız devam ediyor.

Peki bu üç sene boyunca bizler hiç mi bir şey yapmadık? Yukarıda „evet“i engelleme çabasında olan bizler elbette bu süre zarfında yapılan soygunun net rakamlarını çıkartarak (üç yılın sonunda bizden 11milyon euro gasp edildi) bunun bir hırsızlık olduğu propagandasını yaptık. Bizden çalınan paralarla çıkarılan arkadaşların tazminatını karşılayan işverenin, kalan para ile işyerlerinin boya, cila işlerini yaparak güya işyerine yatırım (!) yapıyormuş havası vermeye çalıştığını, kendi cebinden beş kuruş çıkmadığını bulunduğumuz her ortam ve koşulda dile getirdik. Bu uğraşlarımızı karşılık buldu.

Şimdi yeni bir toplu sözleşme sürecindeyiz. Daha önceki gasplar, Lürsen’in iştahını kabartmış devam olacak ki, bu dönemde de bizlerden yeni bir özel sözleşme istedi. İşverenin istekleri şöyle:

Sözleşme üç yıl için geçerli olacak; senelik feregat edilmesi gereken saat 120’den 140’a çıkacak; izin ve noel paraları yine kadük edilecek; tekrar 150 çalışanla yollar ayrılacak.
Tekrar bu dayatmaları duyduktan sonra işçiler arasında çabalarımıza hız verdik. Patronun daha önceki dayatmalarına ve arkadaşlarımızı çıkarmasına sessiz ve seyirci kalmakla işimizi koruyamadığımızı, tam tersi tüm tehdit ve şantajlarına karşı güçlü bir şekilde karşı durmamız gerektiğini arkadaşlarımıza kabul ettirdik. Nasıl kabul etmeyeceklerdi ki, süreç olanca çıplaklığı ile bizi haklı çıkardı. Yani zoru, zorbalığı tüm benlikleri ile hissettiler.
İşyeri TİS komisyonu, BR ve sendika temsilcisi Emanuel Glass’ın yine türlü hile ve ayak oyunları ile sendika üyesi işçilere oylama yolu ile şartları kabul ettirme yöntemi bu kez ters tepti. Önce işyeri işçi toplantısında işçilerin nabzı yoklandı. İstedikleri yönde bir gelişme olmayınca işçilerle bölüm toplantıları yaparak „evet“e yandaş bulma telaşına düştüler. İşveren de boş durmadı. Kısımlarda işçileri toplayarak sindirmeyi denediler. Ama bunda da başarılı olamadılar: Sınıf damarımız tuttu! Kesinlikle ‚hayır‘, bin kere, yüzbin kere hayır! Bedeli ne olursa olsun, bu kez bu zokayı yutmayacağımızı çok net ortaya koyduk.
Sendika temsilcisi ile görüşme girişimlerimiz çeşitli nedenlerle mümkün olmadı. Ama onun çevirdiği fırıldağı Hamburg merkeze bildireceğimizi, sendika temcilerinden imza toplayarak onu IG Metall’e şikayet edeceğimizi bir şekilde ona ilettik. (Bu arada kısaca bu kişinin neyin peşinde olduğunu da bilmenizi isterim. İşveren bunu nasıl yemledi bilinmez, „işyeri kapanmasın“ palavrası ile yine işçileri sindirme derdine düşmüştü. İşçilere „evet“ dedirterek kendi satılmışlığını, „ben demokratik bir şekilde sizlere sundum, sizler de işverenin taleplerine evet dediniz“ diyerek kirli yüzünü maskelemeye devam edecekti. Bu sefer tutmadı. Bu patron yamağını efendileri ile tokatlarken, bizler için de ciddi bir moral oldu.)

Lürsen patronları bu şamarın yani ‚hayır’ın altında kalmamak için görüşme masasından çekilerek karşı saldırıya geçti. Kendinden önce patronlar tarafından işçilere verilen kimi ödenekleri (zulage) kestiğini bizlere bir mektupla bildirdi. Varsın olsun. Biz attığımız şamarın yerini bulmasından gayet mutluyuz. O şamara üç, beş kuruş feda olsun. Mücadele bütün hızı ve şiddeti ile devam ediyor. Pes etmeyeceğiz! Yılmayacağız! Hiçbir dayatma ve şantaja boyun eğmeyeceğiz!

Sevgili arkadaşlar, bir işyerindeki gelişmeleri bir işçinin anlatabileceği kadar elimden geldiğince ayrıntılı şekilde anlatmamdaki esas neden şudur: Öyle tahmin ediyorum ki, tüm işyerlerinde biz işçilerin sorunları üç aşağı, beş yukarı aynıdır. Kendilerinden saydıkları dost (!) maskelilere kanıp bizim düştüğümüz zorluklara düşmesinler. Metal ve elektro sektöründeki toplu sözleşme görüşmeleri henüz sonuçlanmadı. Sendika bürokratlarının uzlaşmacı tavrı ortada. Kıssadan hisse çıkar umuduyla sizlerle uzunca dertleştim.
Güzel günlere olan umut, özlem, saygı ve selamlarımla…
Blohm & Voss’dan bir işçi