Yüksek korona enfeksiyonlarının kaynağı etnik köken mi?

Erdem Söğüt

Mart ayının başından beri Alman hastanelerinde koronavirüs enfeksiyonu nedeniyle yatan hastaların yarısından fazlasının göç kökenli olduğuna dair manşetler atılıyor. Bunun kaynaklık eden ise, Bild gazetesinde çıkan Robert Koch Enstitüsü (RKI) Başkanı Lothar Wieler ile başhekimler arasında yapıldığı ileri sürülen bir konuşma.

Bild tarafından hazırlanan haberde, sorunun yalnızca „dil engellerine“ dayandığını öne sürülerek, bir göğüs hastalıkları kliniği başhekiminin bu hastaları „iletişim engeli olan hastalar“ olarak tanımlamayı kabullendikleri bildiriliyor.

Ancak habere göre Wieler’in bu konuda proaktif olarak Sağlık Bakanı Spahn’a başvurması ve hatta “bu dini gruba imamlar aracılığıyla hitap edilmesini” tavsiye etmesi ilginç. Bu önerinin mantıklı olup olmadığına bakılmaksızın, Alman makamlarının uygulama standartı olmadığı için, Wieler’in en azından göçmenlere cevap vermeye ve fiilen onlara ulaşmaya çalışması övülebilir. Bu durum bir yıllık pandemiden sonra RKI şefini yavaş yavaş rahatsız ediyor gibi görünüyor.

“IRKÇILIK TARTIŞMASI KORKUSU”

Devletin bu yönde hiçbir şey yapmadığı açık, ancak Bild gazetesine göre bunun nedenleri „belirsiz“. Bild gazetesi için durumun gerçekten bu kadar belirsiz olup olmadığı konusuna ciddi şekilde şüphe duyulabilir. Ancak bir tahmin de yapılıyor: Hükümet „ırkçılık tartışmasından korkuyor“.

Bild burada iğrenç bir numara yapıyor. Irkçılık korkusunu gerekçe olarak göstererek, sorumluluğu hükümetten uzaklaştırıp Almanya’daki ırkçılık karşıtı ve ilerici güçlere yöneltiyor. Ona göre ‚acımasız ırkçılık suçlama mekanizması ‚Demokles’in Kılıcı‘ olmasaydı, hükümet uzun zaman önce harekete geçebilirdi.

Ancak, göçü „tüm sorunların anası“ olarak gören ve ırkçı taramalardan, sağcı terörün gizlenmesinden ve savaş bölgelerine sınırdışı etmeden sorumlu olan bir „anavatan bakanlığı“ kuran hükümet, gerçekten ırkçılık tartışmasından korkar mı? Hükümet gerçekten göçmenlerin ihtiyaçlarını ele almış olsa neden bir ırkçılık tartışmasına gerek duyulsun ki?

GÖÇMENLERE ÖZGÜ BİR SORUN DEĞİL

Sorun yansıtıldığı gibi ‚tümüyle‘ göçmen sorunu değildir. Tagesspiegel Berlin Vivantes kliniklerinin çalışanlarının Arapça, Türkçe ve Sırp-Hırvatça konuşan hastaların çoğunlukla Kovid-19 tedavisi gördüğünü doğruladığını belirtmekle birlikte, özellikle yoksul insanlar arasında hastalığın daha ağır seyrettiğini ekliyor.

Ülke genelinde gelir ve enfeksiyon oranları arasındaki ilişkiye dair yalnızca birkaç istatistik var. Ama en azından Bremen ve Berlin senatoları, “Fakirseniz, o zaman işiniz çok daha zor” düşüncesini doğrulayacak istatistikler yayınladılar.

Hatta Bremen’den gelen veriler daha kötüydü. Eyalette ilk korona vakaları kayak tatillerinden dönen zenginlerin oturduğu semtlerde görülürken kısa süre sonra işçi semtlerinde enfeksiyonlar hızla arttı. Başlangıçta, koronavirüsün sınıfsız bir virüs olduğu ve hem işçileri hem de kapitalistleri etkilediği yanılsaması yaratıldı. Tamamen biyolojik bir bakış açısından bu elbette doğrudur; virüs, yerleşmeden önce maaş bordrolarına bakmıyor. Ancak zenginlerin aksine, işçi sınıfının büyük kesimleri kendilerini virüsten koruyamıyor.

Bir işletme sahibinin işe gitmesine gerek yok; gitmek zorundaysa kendi aracıyla ya da birinci mevki vagonlarda yolculuk yapıyor. İşleri evde çalışmaya uygun emekçiler de kısmen evden çalışarak kendilerini koruyabilirler. Ancak, her gün “sistemin işlemesini sağlamak” için fiziksel olarak yardım etmesi gereken “sistem açısından önemli” işçiler bu lükse sahip değiller. Yetersiz koruyucu ekipmanla yoğun bakım hastalarını tedavi etmek için aşırı kalabalık otobüste çalışmaya gitmeye veya meslektaşlarıyla aralarında yeterli mesafe olmadan fabrikada çalışmaya devam etmeleri gerekiyor. Ve şirketteki enfeksiyondan sonra, virüs sıkışık işçi barakalarında engelsiz bir şekilde yayılıyor.

Yukarıda belirtilen ve özellikle enfeksiyon riski altında olan alanlarda göç geçmişi olan kaç kişinin çalıştığını düşünürsek, büyük resim tamamlanabilir. Süddeutscher Zeitung’a göre, bunların payı yüzde 35,5, tüm işgücü piyasasında ise yüzde 22,9. Tamamen istatistiksel bir bakış açısıyla göçmen işçiler arasında daha yüksek bir enfeksiyon riski var; ama sadece onların arasında değil. Koronavirüse karşı koruma, Almanya’daki tüm işçi sınıfı için bir sorundur. Çünkü pandemiden önce bile, fakir birinin zengin birinden ortalama sekiz yıl önce öldüğü biliniyordu. Bu durum salgın sırasında daha da kötüleşti.

Salgın bir yıldan fazla sürdü ve şimdiye kadar 70 binden fazla insan hayatını kaybetti. Salgının başlangıcında, „Mezbahaneler kralı“ Clemens Tönnies, virüsün koruma eksikliği nedeniyle özellikle işçiler arasında yayıldığını açıkça söylemişti. Ancak o zamandan beri devlet çok az şey yaptı; bunun yerine, ikinci bir dalga bile oluştu ve şimdi olası bir üçüncü dalgadan söz ediliyor.

SERMAYENİN ÇIKARINA YÖNELİK TEDBİRLER

Enfeksiyonların üçte ikisi işletmelerde vuku bulmasına rağmen hükümeti işçi sınıfına farklı türde bir maske dayatmaktan ve onları eve kilitlemekten daha fazlasını yapmamaktan alıkoyan şey ne?

BMW gibi şirketlere, kitlesel işten atmalara ve kısa çalışmaya rağmen hissedarlarına pay ödeyebilsinler diye salgının başlangıcında, hükümetin bankalar ve şirketler için 700 milyar euroyu acilen verdiğini düşünürsek herşey açığa çıkar: Hükümetin endişesi Alman sermayesinin öfkesidir. Çünkü onların kârları kutsaldır!

Binlerce işçi işini, hatta hayatını kaybetse bile, zenginlerin krizin bedelini ödemek zorunda kalmamalarını sağlamak için her şey yapılıyor. Bununla birlikte, bir yıllık salgından sonra, işçi sınıfının öfkesi de büyüyor. Bu nedenle Bild gazetesi, izolasyonun sürmesini ve dolayısıyla işçi sınıfının kötü durumunun sorumluluğunu, göçmenlerin ve ırkçılığı eleştiren ilerici güçlerin üstüne atmaya çalışıyor.

Burada ne hükümet ne de hükümete destek veren Bild gazetesini işçilerin çalışma koşulları ilgilendiriyor. Krizin faturasını ödememek istiyorsak bunun yolu değişik kökenlere sahip işçiler olarak birleşmekten geçiyor.