Nükleer enerjiden vazgeçmiyorlar?

SERDAR DERVENTLİ

11 Mart günü Japonya’nın birçok bölgesinde saatler 14:46’yı gösterdiğinde anma törenleri, saygı duruşları yapıldı. 10 yıl önce meydana gelen deprem, ardından tsunami ve bunlara bağlı nükleer santral kazası “üçlü felaket” olarak anılıyor.

Hatırlayacak olursak: 9,1 büyüklüğündeki deprem Fukushima eyaletinin 130 kilometre açıklarında denizde gerçekleşmişti. Denizin tabanı 180 km’lik bir uzunlukta kırılmış ve altı ila 8 metre arası kaymıştı. Bu kaymayla meydana gelen tsunami saatte 700 km hızla kısa bir süre sonra kıyıya vurmuştu. Tsunami dalgası yer yer 40,5 metreye kadar yükseklikle kıyıya vurmuş ve 10 km aşan bir mesafede içbölgeleri su basmıştı.

İlk etapta 450 bin insan evsiz kalmış, resmi olarak 15 bin 899 yaşamını yitirmiş ve 2 bin 500’den fazla insan kayıptı. Depremin şiddeti 250 kilometre uzaklıkta olan başkent Tokyo’da da hissedilmişti. Tokyo’da 28 insan depremde yaşamını yitirmişti.

Fakat bu daha başlangıçtı: Depremin şiddetli hissedildiği tüm nükleer tesisler otomatik olarak kapanmışlardı. Deprem sırasında üç reaktörü çalışır halde olan Fukushima eyaletindeki Daiichi nükleer santralinin (toplam 6 reaktöre sahip) reaktörleri de otomatik olarak kapanmış ve enerji üretimi durmuştu. Reaktörlerin kapanması “denetimli zincirleme reaksiyona” ara verildiği anlamına geliyor. Bu “aranın” sürmesi için soğutma işlemlerinin uzun süre daha sürmesi ve nötronların geri çekilmesi gerekiyor. Deniz seviyesinden 10 metre yükseklikte inşa edilen Daiichi nükleer santralinin deniz suyu pompaları ise deniz seviyesinden 4 metre yükseklikte bulunmaktaydı. Bu bölgeye 15 metre yükseklikte çarpan tsunami dalgası türbinlerin 5 metre, soğutma işlemleri için hayati öneme sahip deniz suyu pompaları ise 11 metre suyun altında kalmıştı.

Dolayısıyla soğutma işlemleri de son bulmuş ve “denetimsiz zincirleme reaksiyon” başlamıştı. Yani uranyum atomlarının yerleştirildiği çubuklar kısa bir süre içinde bin dereceden fazla bir ısı oluşturuyor ve soğutma için reaktör basınç kazanında bulunan su kaynayıp, buharlaşıyor ve belli bir basınç düzeyinden sonra kendi içinde hidrojen ve oksijen olarak ayrışarak son derece etkili bir patlayıcı gaz oluşmuştu. Reaktörlerin üzerine helikopterle su dökülmesi, itfaiye gemilerinden tazyikli su sıkılması bir işe yaramadı ve 12-15 Mart günleri arasında üç basınç kazanı birer gün arayla patladılar. Havaya, denize ve toprağa ne kadar radyasyon yayıldığı konusunda hala kesin bir bilgi yok.

HÜKÜMET GERÇEKLERİ AÇIKLAMIYOR

Resmi kesin veriler açıklanmamasına karşın hükümet santralin çevresinde 20 ve 30 km’den oluşan iki güvenlik hattı oluşturdu ve toplam 150 bin insani başka bölgelere taşıdı. Aynı dönem Avrupa hükümetleri bölgedeki vatandaşlarına reaktör enkazına 80 km’den daha fazla yaklaşmamalarını tavsiye etti – aksi takdirde radyasyon ile kontaminasyonun kaçınılmaz olacağı bildiriliyordu.

Japon hükümeti ise bugüne kadar söz konusu reaktör enkazlarında gerçekten neler -aksini ileri sürseler de- olduğunu bilmiyorlar. Yüksek radyasyon ışınları nedeniyle enkaza insanların yaklaşması mümkün değil. Birçok kez enkaza salınan uzaktan kumandalı robotlar hedeflerine varmadan tahrip oldular. İlk kez 2017 yılında ikinci reaktörün basınç kazanının altından bir robot tarafından çekilen fotolarda reaktör çekirdeğinin erişmiş görüntüleri ortaya çıktı. Kazadan 6 yıl geçtikten sonra büyük başarı! Bugüne kadar 900 ton civarında erimiş uranyum atığı enkazda duruyor. Hükümetin planlarına göre enkazın tamamen kaldırılması 2043 yılına kadar devam edecek.

2011’den bu yana ülkeyi yöneten Japon hükümetleri, “başarılı müdahale sorucu radyasyona bağlı hastalıkların çok sınırlı olduğunu” ileri sürmelerine karşın “Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler Birliği” (IPPNW), çizilen tablonun gerçeği yansıtmadığını bildiriyor. IPPNW Başkanı Alex Rosen, Japon hükümetinin sistematik bir araştırma yapmadığını, sonuçlarının olumlu olacağını bildikleri araştırmaları yaptığını söylüyor. Çocuklarda çok az görünen guatr kanserinin araştırmalar için önemli bir veri olduğunu söyleyen Rosen, söz konusu bölgede çocuklarda guatr kanserinin kaza sonrası beklenenin 20 kat fazla olduğunun demokratik tıpçılar tarafından tespit edildiğini ama hükümetin hala “her şey normlar içinde” dediğine dikkat çekiyor.

HANGİ DERSLER ÇIKARILDI?

Fukushima faciasından sonra dünya genelinde nükleer karşıtı hareketlerin protestoları aştığı gibi o güne kadar konuyla pek ilgilenmeyen halk kesimleri arasında da bu enerji türüne karşı tepkiler arttı. Japon hükümeti Fukushima sonrası tüm nükleer santralleri kapatarak elde geçirme kararı almıştı. Ülke genelindeki 54 nükleer reaktörün 21’i 2020 yılına kadar tamamen kapatıldı. Halen 33 reaktörün sadece altısı çalışmakta ve ülkedeki enerji ihtiyacının sadece yüzde 1’ini üretmekte. Yaşanan felaketten sonra birçok kez santralleri açmaya çalışan merkez hükümet, santrallerin bulunduğu yerlerde bölge halkının ve yerel yönetimlerin karşı koyuşları karşısında sürekli geri adım atmak zorunda kaldı. Eylül 2019’da Çevre Bakanlığını ve Nükleer Afetten Korunma müsteşarlığını devralan Shinjirō Koizumi, yaptığı ilk açıklamada Japonya’nın adım adım nükleer enerjiden çıkacağını ve yenilenebilir enerji alanlarında ağırlık vereceğini söylemişti.

Hatırlanacağı gibi Almanya’da SPD/Yeşiller hükümeti, 14 Haziran 2000’de nükleer enerjiden çıkma kararı almıştı. Yasa yürürlükte kalsaydı 2020 yılında Almanya’daki tüm atom santralleri kapanmış olacaktı. İkinci Merkel hükümeti (CDU/CSU/FDP) atom tekellerinin istekleri doğrultusunda yasayı 28 Ekim 2010’da değiştirdi. Buna göre kapatılması planlanan santraller 8 ila 14 yıl daha uzun enerji üreteceklerdi.

Ülke genelinde başlayan protestoları bastırmak için Merkel ve bakanlarının, “nükleer enerjiyi, yenilenebilir enerjiye geçişte köprü olarak kullanacağız” sözleri bir işe yaramadı. Protestolar güçlü bir şekilde devam ediyordu. Gelişen hareket karşısında Berlin, Bremen, Kuzey Ren Vestfalya, Brandenburg ve Rheinland-Pfalz eyaletleri 28 Şubat 2011’de yasanın geri çekilmesi için Anayasa Mahkemesine başvurdular. 11 Mart 2011’de Japonya’da yaşanan “üçlü felaket” sonrasında protestolar arttı. 12 Mart günü Baden-Württemberg’de 60 bin kişi, 26 Mart günü ise Hamburg, Köln, Münih ve Berlin’de 250 binden fazla insan alanlara çıktı. 6 Haziran 2011’de ise nükleer enerjiden çıkma yasası karar altına alındı. Buna göre halen çalışan 6 nükleer santral bu yıl ve 2022’de kapatılacak. Yasadaki boşlukları değerlendiren enerji tekelleri ise Anayasa Mahkemesi kararıyla “santralleri kapatma nedeniyle muhtemel kâr kayıpları” nedeniyle 2,4 milyar Euro tazminat alacaklar.

ATOM LOBİSİ FIRSAT KOLLUYOR

2011’den sonra birçok ülke geniş halk kitlelerinin protestoları nedeniyle nükleer enerjiye sırtını çevirmiş görünüyor. Atom lobisi ise yeniden sahneye çıkmak için fırsat kolluyor. Özellikle iklim değişikliği ileri sürülerek “nükleer enerji = temiz enerji” olarak gündeme getiriliyor. Son aylarda aralarında Bill Gates gibi dünyanın en büyük sermayedarlarının da bulunduğu bir kesim “mini nükleer santralleri” gündeme soktular. Buna göre “dev ve tehlikeli” nükleer tesisler yerine “küçük ve tehlikeleri çok sınırlı” nükleer tesisler kurulması hem ikliminin düzelmesine hem de ucuz enerji ihtiyacına yanıt verecek.

Tabi bu kesim de nükleer atıkların ne olacağı konusunda bir şey söylemiyor. Dünya genelinde aktif olan 442 nükleer santralden çıkan atıklar kuruldukları günden bu yana “geçici depolarda” bekletiliyorlar. Nükleer atıklar için çözüm henüz yok. Diğer yanda ise nükleer enerji demek aynı zamanda nükleer silah üretebilmek anlamına geliyor. Fransa, 2011 yılında nükleer enerji payını 2025 yılına kadar yüzde 50’ye düşürme kararı almıştı. Aralık 2020’de Fransız atom lobisi önünde konuşan Fransa Başkanı Emmanuel Macron, “Nükleer enerjiyi sivil alanda kullanmadan askeri alanda nükleer güç olarak kalmamız mümkün değil” dedi. Macron, atom enerjisiyle çalışan yeni bir uçak gemisinin inşasına başlayan Fransa’nın nükleer enerji payını yüzde 50’ye düşürme hedefini 2035 yılına ertelediğini de bu konuşmasında ilan etti.

%d Bloggern gefällt das: