Türkiye nereye gidiyor?

Erdoğan yönetimindeki iktidarın 19 Mart’ta açıkladığı bir karar ve HDP’ye yöneli kapatma girişimi, Türkiye’nin nasıl bir keyfi rejimle yönetildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Erdoğan hükümetinin hem ekonomi hem de iç ve dış politikadaki sıkışmışlığının bir yansıması olarak, hukukun, demokrasinin ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı ve önümüzdeki dönem baskıların vites büyüterek süreceğinin işaretini veren bu kararlar, Türkiye’deki siyasi ve ekonomik krizi daha da derinleştirecek görünüyor. Bir kez daha “Türkiye nereye gidiyor” diye sorduran bu adımlar kuşku yok ki, zaten bir süredir sancılı devam eden Türkiye ve batılı devletler arasındaki ilişkileri ve bu ülkelerde yaşayan Türkiye kökenli göçmenleri de etkileyecek.

Erdoğan hükümetinin 19 Mart’ta ilan ettiği bir dizi karar Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gündemine damgasını vurdu. Bir yandan piyasalar dengesini kaybederken diğer yandan sokak eylemleri başladı, gerilim ve tartışmaların daha da artacağı bir döneme girildi.

AKP iktidarının uzun yılları kapsayan karnesine bakılınca İstanbul Sözleşmesi’nden HDP’nin kapatılma girişimine, Gezi Parkı’ndan Merkez Bankası’na uzanan geceyarısı kararlarının içerdiği keyfilik, tutarsızlık, hukuk dışılık ve otoriterlik karakteri şaşırtıcı görülmeyebilir belki. Ancak sıkıştıkça çözümü daha fazla baskıda gören bu yönetim tarzının, ülkedeki siyasi ve ekonomik krizi derinleştirme yolunda yeni bir eşiğe geldiğini ve hem ülke siyasetinde hem de halkın yaşamında ciddi etkiler yaratacağını gösteriyor.

Başta ABD ve Avrupa olmak üzere dış dünya da olanları ve olacakları yakından izliyor. Zaten krizli ve sorunlu süren ilişkiler bu tablodan etkilenecek görünüyor. Türkiye’deki bu gelişmeler, ayrıca, ister AKP’ye oy vermiş olanlar isterse Erdoğan’ı eleştirip tepki gösterenler olsun Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlileri de etkileyecektir.

‚BATI DÜNYASI’YLA İLİŞKİLER

Erdoğan iktidarının son yıllarda ‚Batı dünyası‘ olarak anılan ABD ve AB ülkeleri gibi emperyalist merkezlerle krizli, gergin ve değişken bir ilişki seyrinde olduğu biliniyor. “Yerli ve milli” motifli ekseni iç politikada prim yapsa da, batılı emperyalist güçlerle ilişkide ciddi bir rahatsızlığı beraberinde getirdi.

Erdoğan hükümetinin bir süredir değişen dünya dengelerini ve emperyalist güç merkezleri arasındaki rekabet ve çatışma halinin doğurduğu kimi boşlukları değerlendirme arzusuyla dış politikaya yeni ayarlar verme girişimleri (bölgesel güç olma hamleleri, Libya, Suriye, Kafkasya hamlesi, Akdeniz’deki doğalgaz krizi, Avrupa’ya yönelik mülteci şantajı, Rusya ile yakınlaşma tehditleri vb.) doğal olarak batılı emperyalistleri rahatsız ve huzursuz etti.

İzlenen bu politika elbette en ufak bir anti-emperyalizmi, bağımlı bir ülke olmaktan çıkma hedefini içermiyor. Bağımlı bir ülke olarak eski fiyatını arttırmayı ve bir “milli mesele” olarak görülen Kürt sorununda “aşırı bir rahatsızlık” verilmemesini hedefliyor. Nitekim, sergilediği tüm kabadayı tavırları, tehdit ve şantajları bir günde unutup işbirliğine hazır olduğunun işaretlerini de veriyor.

ABD ve AB açısından bakılırsa öncelikle şunu açıkça belirtmek gerekir ki, bu emperyalist merkezler, Türkiye’nin hukuksuz-demokrasisiz-özgürlüksüz bir baskı rejimi ile yönetilmesinden zerre kadar rahatsız değiller. Dert edindikleri, ilgilendikleri konu Ortadoğu’da “stratejik ortak” adı altında, kendilerine tabi bir ülke olmayı sürdürmesi, fazla mızmızlık edip pürüz çıkarmaması ve ayaklarına dolanmamasıdır! Elde ettikleri ekonomik, askeri, diplomatik yararların azalmaması, riske girmemesi adına da ‚istikrarlı‘ bir Türkiye beklemekteler, hepsi bu. Rusya, Çin, İran vb. ülkeler örneğinde olduğu gibi, batılı emperyalist devletlerin demokrasi ve insan hakları havarisi kesilmeleri de emperyalist diplomasinin bir klasiğidir o dönemin politik çıkar ve planlarının bir gereğidir.

Bu nedenle Erdoğan hükümetinin aldığı son kararlar da bu ülkelerin hükümetleri ve Avrupa Birliği’nin bir sürü kurumu tarafından eleştirildi, gösterildi ama bu; zaten bir süredir sorun çıkaran, rahatsızlık veren Türk hükümetinin yola gelmesine‘ dönük ‚burun sürtmek‘ ve ayar vermek üzere ve belli sınırlar içermektedir. En tipik haliyle Alman hükümetinin sergilediği üzere, Türkiye ile olan ekonomik ilişkiler ve stratejik planlar-beklentiler-çıkarlar gözetilerek, hem dövüp hem kucaklayan bir dozda olacaktır.

Ki Erdoğan iktidarı da, yılların bağımlılık tecrübesinin öğrettiği bu gerçekliğin farkında olarak tüm bu uyarı, kınama ve eleştirileri duymazlık gelmekte ve daha da pervasız davranabilmektedir. Çünkü gerektiği yerde çark etmeye, ABD ve Avrupa ile dost olduklarını hatırlamaya her an hazırdır ve yakın dış politika tarihinde birçok kez bunun örneklerini sunmuştur. Ancak ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın büyümesi, muhalefetin farklı bir düzeye ulaşması durumunda batılı güçlerle ilişkilerin seyri ve uyarıların dozu farklı bir hal alacaktır.

TÜRKİYE KÖKENLİLER DE ETKİLENECEK

Avrupa ülkelerinde yaşayan ama Türkiye ile yoğun bir bağ içinde bulunan Türkiye kökenliler de Türkiye’yi içine sürüklendiği gerilimden, bundan önce birçok kez görüldüğü üzere nasibini alacaktır. “Erdoğancı-Erdoğan karşıtı”, “Türk-Kürt, “Özgürlükçü-muhafazakar” kutuplaşması farklı biçimlerde buradaki Türkiyeliler arasında da karşılık bulacak, hatta yerli hakla Türkiyeliler arasındaki ilişkilere de yansıyacaktır.

Nitekim HDP’nin kapatılma girişi ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshi konusundaki kararlara ilişkin Almanya’da da ilk günden protestolar, eylemler düzenlenmeye başladı. Türkiye’deki gelişmelere bağlı olarak, hem demokrasi ve barıştan yana güçlerle hem de ‚vatan-bayrak-ezan‘ propagandası yapan hükümete destek amaçlı eylem ve etkinliklerin yoğunlaşması sürpriz olmayacaktır.

Bu noktada ilerici güçlere düşen, bir yandan Türkiye’nin barış, demokrasi ve hukuka saygılı bir ortama kavuşmasına destek vermek ve diğer yandan da dini veya etnik köken farklılıkları suistimal edilerek karşı karşıya getirilen emekçilerin özünde tek bir kimlik taşıdıklarını ve ortak kaderi paylaştıkları gerçeğine uygun hareket etmektir. (YH)


BİZE İTAAT ETMEYEN DÜŞMANIMIZDIR!‘

Erdoğan adeta sıkıyönetim genelgesi yayınlar gibi bir kalemde sıralayıp, ‚ben yaptım oldu‘ dediği son kararname paketindeki başlıklar aslında durumu özetliyor:

Milletvekili Gergerlioğlu’nun vekilliği düşürüldü, HDP hakkında kapatma davası açıldı. Kadın haklarını güvenceye alan uluslararası İstanbul sözleşmesi rafa kalktı. Yıllardır tartışılan ve sembolik bir anlam kazanan Gezi Parkı belediyenin, daha doğrusu İstanbul halkının elinden alınıp bir vakfa devredildi. Dört ay önce kendi atadığı merkez bankası başkanı kovuldu.

İlk defa olmuyor elbette ama bu kararlarla denen şey özetle şundan ibarettir: “Ne meclise ne yargıya ne rutin prosedürlere ihtiyacımız yok”, “ağzımdan çıkan kanundur, hukuk da, demokrasi de ben ne dersem odur. Buna itaat etmeyen düşmanımızdır, yaşam hakkı yoktur!”

Ekonomik ve siyasi alandaki zayıflama ve açmazlarını daha fazla baskı ve otoriteyle giderme telaşıyla alınan ve İyi Parti’den HDP’ye bütün muhalefeti susturarak ‚ez kurtul‘ formülünden medet uman bu kararlara ilk yanıt piyasalardan geldi ve dolar-euro yüzde 10 fırladı, tepetaklak olan borsa işlemleri geçici durduruldu. Ama bu gidişata asıl tepkinin piyasalardan ya da ABD veya AB gibi emperyalist ‚özgür dünyadan‘ değil, asıl olarak halktan, demokrasi güçlerinden, kadınlardan, işçilerden ve gençlerden geleceği görünüyor.