AB Erdoğan karşısında 3 maymunu oynuyorlar

Türkiye’de temel hak ve özgürlüklere yönelik Erdoğan rejiminin saldırıları devam ederken, AB-Türkiye ilişkileri hızla normalleştiriliyor. En son AB Konseyi ve AB Komisyonu başkanlarının Ankara’yı ziyaret ederek Erdoğan ile birlikte fotoğraf çektirmeleri, AB için dış politikadaki çıkarların temel hak ve özgürlüklerden daha önemli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Son bir kaç aydır AB ile Türkiye arasındaki süren diploması trafiğinin belli açılardan sonuç verdiği 25-26 Mart’ta yapılan AB Zirvesi öncesi ve sonrası tartışmalarda ve kararlarda görüldü. 2020’nin yaz aylarında Akdeniz’de Türkiye, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Fransa arasında yükselen tansiyondan eser kalmamış görünüyor. Bunda, Türkiye rejiminin yalkenleri indirip, önce Yunanistan ile doğrudan görüşmelere başlaması, sonra da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a nezaket mektubu göndermesinin rolü büyük. Bu aynı zamanda, “Eyyy Avrupa” diye yapılan çıkışların asıl olarak içeriye yönelik olduğunu gösteriyor. Çünkü, her gerilimden sonra Erdoğan ve hükümeti ilişkileri normalleştirmek için tehditleri tavize dönüştürüyor. Bunda özellikle ekonomik açıdan Türkiye’nin AB ülkelerine bağımlı olmasının rolü bulunuyor. Türkiye’nin AB ile ekonomik ve askeri ilişkileri kesmenin faturasının epeyce yüklü olduğu görüldüğü için Erdoğan ve hükümeti kısa bir süre içinde çark etmek zorunda kalıyor. Hatırlanacağı gibi bu çarkların en büyüğü gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması sırasında yaşanmıştı.

Deniz Yücel’i ekonomik ve silah ambargosu tehdidiyle mahkeme karşısına çıkarılmadan almayı başaran Almanya, şu anda Türkiye cezaevlerinde bulunan 59, Türkiye’den çıkış yapamayan yaklaşık 70 kadar Alman vatandaşını ise “unutmuş” durumda. Hem de pek çok çağrıya rağmen…

Türkiye’de temel hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar konusunda adeta üç maymunu oynayan Almanya ve AB ülkelerinin bütün derdi, emperyalist devletler arasında kartların yeniden karıldığı günümüzde, Türkiye’yi kendilerine daha fazla bağımlı hale getirmek. NATO şemsiyesi altındaki batı ittifakı ile Rusya arasında gidip gelen Erdoğan rejiminin ekonomik ve siyasi gelişmelerden ötürü bunu daha fazla sürdüremeyeceği her geçen gün biraz daha belirginleşiyor.

Özellikle ABD’deki seçim sonuçlarının etkisiyle yeni başkan Joe Biden, Avrupa ile ittifakı yenileyerek, Çin ve Rusya’ya karşı cepheyi genişletme hesabı yapıyor. Bu çerçevede Biden, 25 Mart’taki AB Zirvesi’ne de video-konferansla katılarak transatlantik ilişkileri yenileyerek derinleştirme çağrısında bulundu. AB, zirve öncesinde Çin’e karşı sembolik yaptırım kararları bu konunda ABD ile aynı fikirde olduğunun mesajını vermiş görünüyor. AB’in Uygur azınlığa yapılan baskılar nedeniyle Uygurların yaşadığı Sincan eyaletinde dört Çinli yöneticiyi yaptırım listesine almasına Pekin’in tepkisi sert oldu. Avrupalı bazı siyasetçi, bilim insanı ve kıtle örgütünün yöneticisine Çin’e giriş yasağı getirildi. İnsan hakları ihlalleri nedeniyle Çin’e yaptırım kararı alan AB, aynı zirvede Türkiye’de Kürtlere ve kadınlara yapılanları ise görmezden gelmeye devam etti. Tam bir çifte standart örneği… Üstelik zirveden bir kaç gün önce HDP’nin kapatılması girişimi başlatılmış, İstanbul Sözleşmesi’den çıkılmıştı.

ALMANYA-TÜRKİYE’NİN YAKINLAŞMASININ ARKASINDAKİ MADDİ ÇIKARLAR

Gelişmeler, emperyalist paylaşım ve rekabette “Avrupa”nın kendi hesapları olsa da, genel hatlarıyla Rusya ve Çin’e karşı ABD ile aynı ittifakta yer alacağını gösteriyor. Ancak, bunun ABD’nin istediği sertlikte ve netlikte olmayacağı da açık. Zira, Çin ve Rusya ile yakın ticari ilişkilere sahip ülkeler fırsatı geldiğinde itirazlarını dile getirecek, yan çizmeye başlayacaklar. ABD, Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi dünyayı “iki kutuplu” hale getirerek, batı ülkelerini kendi liderliğinde bir araya getirmeye çalışırken, iki ülkenin durumu, tutumu ve ekonomik çıkarları özel olarak dikkat çekiyor: Almanya ve Türkiye.

Almanya, ekonomik olarak AB’nin en güçlü ülkesi olarak transatlantik ilişkilerin bundan sonra nasıl devam edeceği konusunda önemli bir ağırlığa sahip. Ekonomik çıkarları AB’yi bir arada tutarak ABD, Rusya ve Çin ile dengeli ilişkiler sürdürmeyi adeta zorunlu kılıyor. Almanya’nın ihracatının yaklaşık üçte ikisi AB içinde. Geriye kalan üçte birlik bölümde ise ABD birinci, Çin ikinci sırada.

İthalatta ise Çin ilk sırada. Keza Almanya ihtiyaç duyduğu doğal gazın önemli bir bölümünü Rusya’dan alıyor. Rusya-Almanya arasında kurulan doğal gaz hatları (Nord Stream), sadece ticari değil siyasi açıdan da büyük bir önem taşıyor. Bu nedenle, ABD açısından Türkiye’nin satın aldığı S-400’lerden de tehlikeli. Nihayetinde, S-400’leri ambarda tutmak doğal gaz hatlarını iptal etmekten daha kolay.

Ekonomik açıdan benzer bir tablo Türkiye için de geçerli. En fazla ihracat yaptığı ülke Almanya, en fazla ithalat yaptığı ülke Çin. Almanya Türkiye’nin en fazla ithalat yaptığı ikinci ülke. Dolayısıyla, Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkiler çok az iki ülke arasında görülebilen yoğunlukta olma özelliği taşıyor. Özellikle Türkiye için. Yine Türkiye de enerjide Almanya gibi Rusya’ya bağımlı.

ABD’NİN BASKISI ALMAN-TÜRK İLİŞKİLERİNİ DERİNLEŞTİRECEK

ABD’nin Rusya ve Çin ile ilişkiler bağlamında yaptığı basınç, Türk ve Alman egemen sınıflarını birbirine yakınlaştırmış ve birbirini kolayca gözden çıkaramaz pozisyona itmiş görünüyor. Erdoğan’ın onca aşağılamalarına, Hitler benzetmelerine rağmen Angela Merkel’in ilişkileri belli bir denge üzerine sürdürmesinin arkasında da asıl olarak bu ekonomik ilişkiler ve bölgeye ilişkin stratejik çıkarlar bulunuyor.

Erdoğan’ın önceki dönemden farklı olarak yüzünü bu kez daha güçlü bir şekilde Almanya’ya dönmesinin arkasında, ABD’nin Çin ve Rusya karşısında net tutum beklediği bir döneme girmesi yatıyor. Almanya’nın her durumda ABD’nin Çin ve Rusya politikasını kabul etmeyeceği bugünden öngörülebilir. Berlin bu nedenle Erdoğan için, ABD ile Rusya/Çin arasında kurulan kapandan kurtulmanın yeni adresi. Berlin de bunun farkında.

AB Zirvesi ve AKP kongresi öncesinde Erdoğan’ın Merkel’e video-konferansla bağlanıp “yapıcı ve olumlu kararlar çıkmasını beklediklerini” ifade etmesi “kanka muhabbeti”nin başladığını gösteriyor. Berlin, elbette kapana sıkışmakla karşı karşıya olan Erdoğan’ı elinin tersiyle itmeyecek. Aksine bu durumdan yararlanarak kendisine bağımlı hale getirme, ekonomik, siyasi ve bölgesel planlarını hayata geçirmek için kullanacaktır. Zirveden sonra 6 Nisan günü AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in birlikte Ankara’ya gidip Erdoğan ile görüşmesinin arkasında bu hesap bulunuyor. Sığınmacıları durdurmak için “bekçilik görevi”nin kusursuz şekilde yerine getirilmesini bekleme bunlardan sadece biri…

Washington-Moskova-Pekin hattında gerilim arttıkça Brüksel-Berlin-Ankara hattında diplomasi trafiği de yoğunlaşacak gibi görünüyor. Bu aynı zamanda, Erdoğan rejiminin içeride ve dışarıda yaptıkları karşısında Brüksel ve Berlin’in üç maymunu oymamaya devam edeceği anlamına geliyor. Bütün bunlar, AB ve Alman devletinin Türkiye politikasına karşı güçlü bir toplumsal muhalefetin ne denli önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. (YH)