Ruhr havzasının ilk göçmen işçileri: Polonyalılar

SELÇUK KOZAN

Göçün tarihi, Ruhr havzasının sanayileşmesi tarihi kadar eskidir. Göç bu bölgenin gelişmesine ve bir sanayi havzasına dönüşmesine sadece katkı sağlamamış bizzat gelişmenin en etkin gücü olmuştur.

Ruhr havzası 1800’li yıllardan önce tamamen tarıma dayalı bir bölgeydi. 19. Yüzyıl’ın ortalarında sanayinin gelişmesiyle birlikte tüm yaşam alanlarında büyük değişimler yaşanır ve ülkenin en önemli sanayi bölgelerinden biri haline gelir. Maden ve demir çelik üretimine geçişle birlikte daha fazla işçiye ihtiyaç vardır. Ancak çevre bölgelerden getirilen işçiler yeterli olmuyordu. 1871’de Alman İmparatorluğu’nun birliği sonrası Ruhr bölgesinin hızla sanayileşmesi, işçiye olan talebi daha da arttırmıştı.

Sanayi sermayesinin ücretli emek gücü ihtiyacı, 1880’lerden itibaren doğu illerinden kitlesel göçün önünü açtı. Önce Yukarı Silezya’dan madenciler işe alındı. Göçle gelen işçiler, büyüyen işgücü sorununu çözemedi. Daha sonra ağırlıklı olarak Doğu ve Batı Prusya’dan işçi almaya başladılar. Bugünkü Polonya sınırları içerisinde yer alan bölgelerden gelen işçilerin çoğunluğu Polonyalıydı. Ruhr havzasına gelen 350 ila 500 bin Polen işçinin yerleşmesiyle bölgede nüfus artmaya başlar. Bölge halkının gelen göçmenler hakkında pek fikirleri yoktur. Yerel halkın anlamadığı bir dil, yani Lehçe konuşan bu halkı “Ruhr Polonları” olarak adlandırırlar. Göçmen Polonyalılar, farklı dini ve etnik gruplardan oluşurken, politik olarak ise bir kısmı Polonya bağımsızlığını isterken, bir kısmı ise kendisini Prusyalı olarak tanımlar. Göçmenler Ruhr havzasında kalıcılaştıkça sosyal problemler de yavaş yavaş kendini göstermeye başlar. Ayrımcılık ve ‚Polonyalı karşıtı‘ milliyetçi politikalar, göçmenlerin kendi içlerine kapanmasına sebep olur.

ASİMİLASYON VE AYRIMCILIK

Yoksul olan ve yaşam koşullarını iyileştirmek isteyen, çoğunlukla kırsal bölgelerden gelen göçmen Poloyalılar, Essen, Bochum ve Dortmund’a yerleşirler. Gelsenkirchen ise kendilerini Polonyalılardan ayıran Protestan Masurilerin merkezi haline gelir. Sanayileşmenin artmasıyla birlikte, kasabalar ve köyler büyük kentlere dönüşür. Göç dalgası Ruhr havzasını yeniden şekillendirirken, yeni bir yaşam kültürünü ama aynı zamanda sosyal gerilimlerin ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılıyordu. Polonya’nın bağımsızlığından yana olan göçmenler Alman İmparatorluğu’nu rahatsız ediyordu. İmparatorluk, bağımsızlık yanlısı göçmenlere daha fazla baskı yapmaya başlar. Ayrımcılık gün geçtikçe artar ve yerel halk ile göçmenler arasında sorunlar büyür ve dönem dönem çatışmalara kadar varır. Kendi kimliklerinde ısrar eden Polonyalılar, devletin baskısını gittikçe daha çok hissetmeye başladılar. Alman İmparatorluğu onları devlet düşmanları olarak görmeye başlar. Polonyalılara karşı alınacak yeni tedbirlerle “Almanlaştırma” hedefleniyordu. Baskılar arttıkça, Polonyalılarda da milli duygular gelişiyor, aynı zamanda farklı bir Polonya alt kültürünün oluşumu da güçleniyordu. Aslında Polonyalıları “Almanlaştırma” politikası yeni değildi. Örneğin Polonya bölünmeden önce Prusya hükümeti, işgal edilen bölgelere Almanları yerleştirmişti. Polonyalılara ait mülkler satın alınmış, Polonyalılar kendi topraklarında birer kiracı ve çiftçi haline gelmişlerdi.1886’da çıkan “İskan Yasası”, Polonyalıların Ruhr havzasına göç etmelerinin ve buraya yerleşmelerinin önemli nedenlerden biriydi.

Polen işçiler ayrımcı politikaların yaygınlaşması karşısında, kendi içlerine dönük bir örgütlenmeye yönelirler. Kendi sendikalarını, derneklerini, spor kulüplerini ve gazetelerini kurarlar. Bottrop, Herne ve Bochum’da ‚Polonya mahalleleri‘ inşa edilir. Tek kelime Almanca konuşmadan, kendi dillerini konuşurlar. Kültürel geleneklerini burada da sürdürürler. Hükümet, bu tür örgütlenmelerin Polonya’nın bağımsızlığı fikrine hizmet ettiği şüphesiyle sürekli bir baskı uygular. Lehçe konuşmaları engellenir. Prusya, göçmenleri entegre etmek yerine “Almanlaştırmak” istiyordu. Örneğin 1901’de Münster bölge başkanına, ‚Lehçe isimlerin Almanlaştırılması talimatı‘ verilir. Bu durumda kaynaşmanın daha hızlı olacağı ifade edilir. Siyasi derneklere üye olunması ve maden ocaklarında iki dilli yazının kullanılması yasaklanır. İşyeri açmaya ancak Almanca iletişimin olması halinde izin verilir. Ayrıca okullarda Lehçe dilinde eğitim engellenir. ‚Çocukların Almanlaştırılması‘ için özel programlar hazırlanır.

Bu şekilde bir devlet baskısı sürerken, işverenler de Polonyalı göçmen işçileri, ortaya çıkan yerli işçi hareketine karşı özellikle grev kırıcı olarak kullanırlar. Polonyalı madenciler 1899’da Herne ve Gelsenkirchen’de greve gittiklerinde, yerli işçilerden çok az destek alırlar. Grevleri polis tarafından acımasızca bastırılır. İşverenler örgütlü işçilerin dışlanması için, özel kampanyalar düzenlerler. Yerli işçilerle bütünleşmenin önünde büyük engeller oluşturulur. Uzun çalışma süreleri ve düşük ücret konusundaki sorunlarının giderilmesini talep ederler ama pek ciddiye alınmazlar. Bunun üzerine 1902’de kendi sendikalarını kurarlar.

Başta kalıcı gibi görünen göçmenler, savaşın başlaması, hükümetin baskısı ve Polonya’nın bağımsızlığı ile birlikte geriye dönüş süreci yaşarlar.

Polonyalı işçilerin geri dönüşü ve yeni göçler

1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, harap olmuş Ren ve Ruhr üzerinden binlerce Polonyalı Belçika ve Fransa’da bulunan maden ocaklarına göç ederler. Büyük bir kısmı da yeni kurulan Polonya’ya döndüler. Tahminlere göre Ruhr bölgesinde geride 150 bin Polonyalı göçmen kalır. Bunların bir kısmı Nazi faşizmi tarafından zulme uğrar ve öldürülürken, geri kalanlar da etnik kökenleriyle vedalaşıp, asimile olurlar.

Bugün Polonya soyadları ve çok sınırlı kültürel izler dışında Polonya göçmenlerinden geride bir şey kalmamıştır. Yoğun bir sanayi havzasının oluşmasında büyük emekleri olan Polonyalı göçmenlerden sonra, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan işgücü ihtiyacı ile birlikte bu kez sırada İtalya, Yunanistan ve Türkiye’den gelen göçmen işçiler vardır.

%d Bloggern gefällt das: