Almanya’da antisemitizm tartışması ne anlama geliyor?

Foto: evrensel.net

YÜCEL ÖZDEMİR

10 Mayıs’tan bu yana İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları, Hamas’ın İsrail’e attığı füzeler devam ederken, Almanya’da hararetli bir antisemitizm almış başını gidiyor. Değişik kentlerde İsrail’i protesto etmek için düzenlenen gösterilerin çoğu için başta İçişler Bakanı Horst Seehofer olmak üzere kabine üyeleri, siyasetçiler ve basın tarafından “antisemitizm” (Yahudi düşmanlığı) olarak damgalanarak, acil önlemlerin alınması çağrısı yapıldı.

En dikkat çekici öneri ise Hür Demokrat Parti (FDP) Antisemitizm Danışmanı Benjamin Strasser’den geldi. Önceki gün Süddeutsche Zeitung’da yer halan haberde, Strasser, kamu çalışanlarının antisemitizm kodlarını çözecek şekilde eğitilmesini istiyor. Yani bir devlet memuru, karşısında oturan bir kişinin hal ve davranışlarına bakıp, niyet okuması yaparak antisemitist görüşlere sahip olup olmadığını anlayabilecek.

Buraya gelene kadar, Yahudilerin korunması adına her açıdan güvenlik önlemlerinin arttırılması isteniyor. Bu türden öneriler Almanya’da yaşayan Yahudilerin can ve mal güvenliğini sağlama adına yapılıyor. Halbuki, bu yaklaşımın geçmişten bugüne Yahudilerin sorunlarını çözme yerine daha da büyüttüğü görüldü. Düşmanlığın kökenine inip sorunu çözme yerine yüzeysel, günü birlik adımlarla sorunun çözülmesi pek mümkün görünmüyor. Sadece öteleniyor.

Önceki gün Yahudilerin Almanya’daki varlığının kabul edilmesinin tam 1700. yılı idi. Yazılanlara göre, 321 yılında Köln’de harabeye dönen bir köprünün onarılması için para gerekir. Belediyenin durumu iyi olmadığı için Isaac adındaki bir Yahudi yardım etmek ister. Ancak o dönemde belediye meclisinde olmayan bir kişinin böyle bir yardımda bulunması mümkün değildir. Bunun üzerine Roma Kralı Büyük Konstantin, bir emirle Yahudilerin belediye meclislerine girebileceğini ilan eder. Böylece Yahudilerin varlığı bugünkü Almanya toprakları üzerinde ilk kez Köln’de yazılı kaynaklara geçer.

Yahudilerin Almanya’da uzun yıllar ayrımcılığa uğradığı, sonra da Hitler faşizmi tarafından soykırıma uğradığı biliniyor. Bu nedenle Yahudilerin can ve varlığının korunmasında Almanya’nın özel bir sorumluluğunun olması gerekiyor.

Ancak Filisin sorununun çözümsüzlüğü ve aşırı güvenlik önlemlerinin antisemitizmi engellemediği de biliniyor. Her yıl 1000’in üzerinde antisemitist saldırı düzenleniyor. Bu saldırıların bir kısmını Neonaziler bir kısmını da radikal İslamcı gruplar yapıyor. En son 9 Ekim 2019’da Halle’deki sinagoga girmeye çalışan silahlı bir ırkçı, kitlesel bir katliam yapmaya çalışmıştı. Sinagogun kapısının açılmaması üzerine katliam son anda önlenebilmişti.

İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarına karşı geçen hafta Almanya’da düzenlen eylemlerin bir kısmında elbette radikal dinci, gerici, milliyetçi çevreler İsrail devletinin saldırısını Yahudi inancından bütün insanlara mal edecek sloganlar atıldı, İsrail bayrakları yakıldı, sinagoglara taşlı saldırılar düzenledi.

Bunların mutlaka mahkum edilmesi gerekiyor. Bu türden eylem ve saldırıların Filistin halkının haklı davasına hizmet etmediği ortada. Özellikle uluslararası desteğin sağlanmasının önünde engel oluyor. Zira yapılan dayanışmanın kriminalize edilmesine yol açıyor. Yahudi inancından insanlara karşı düşmanlık temelinde bilinçli bir politika yürütenler, aynı zamanda Müslüman ve Yahudi inancından emekçilerin bir arada barış içerisinde yaşamasına karşı çıkıyorlar.

İsrail devletinin her saldırısından Almanya’daki bütün Yahudileri ya da sinagogları sorumlu tutmak kabul edilebilir bir durum değildir. Belirtmek gerekiyor ki, Almanya’daki pek çok Yahudi, İsrail devletinin saldırılarını onaylamadığını ifade etmeye başladı. Hatta Berlin’deki eylemde Yahudilerin Sesi (Jüdische Stimme) derneğinin yöneticisi katılarak bir konuşma da yaptı. Asıl önemli ve değerli olan bu güçlerin sesinin daha fazla duyulmasını sağlamaktır.

İsrail’i protesto adına yapılan provokatif eylem ve saldırılar, Filistin halkıyla dayanışma amacıyla yapılan bu türden eylemleri gölgeledi. Koşulsuz ve şartsız İsrail devletinin yaptıklarına destek olan hükümetin, medyanın ve diğer kesimlerin işine yaradı. Filistinli ailelerin neden zorla Doğu Kudüs’ten çıkarılmak istendiğinin konuşulmasının önüne geçildi.

Zira, bu süreçte asıl olarak Alman devletinin değişmez dış politika haline getirdiği “İsrail’in güvenliği” sorgulanıp tartışılmadı. Bütün bunlar olurken Filistin’e yönelik saldırılar konusunda hiçbir şey demeyen Dışişleri Bakanı Haiko Maas’ın ara buluculuk rolüne soyunması da elbette inandırıcı değil.

Hal böyle olunca her çatışma ve gerilimden sonra sorunlar katlanarak büyümeye devam ediyor. Asıl çözümün halklar ve inançlar arasında düşmanlığın değil, dostluğun güçlendirilmesinde olduğu gerçeği görülmediği sürece, benzer manzaralarla gelecekte de karşılaşmak mümkün.

%d Bloggern gefällt das: