Bir yerden başlamak lazım

Semra Çelik

Ruziye, 46 yaşında, Almanya’ya 20 yıl önce evlenerek gelmiş. İki çocuğu var, eşinden ayrı ve 9 yıldır satış elemanı olarak çalışıyor.

Süpermarketlerde çalışanların ortak sorunları var. Ücretler düşük, çalışma saatleri esnek ve alışverişin yoğun olduğu saatlerde „patronun adamları“ onun deyimiyle parmaklarına bakarak çalışma hızını kontrol ediyor. Kadınlar için ise tabi ki işten sonra ev işleri, çocuk bakımı buna ekleniyor. Korona döneminde başlangıçta zorluk çekseler de sonradan alınan bazı önlemlerle iş rutine dönmüş. Ruziye ve arkadaşlarının diğer süpermarket çalışanlarından farklı sorunları ise birkaç sene önce Kaufhof’tan ayrılan mağazanın TİS’leri kabul etmemesi, işyerinde sendika ve BR olmaması. O, bir şeyler yapmak istiyor. Bu nedenle de üye olduğu sendikaya gidip bilgi alarak işe başlamış:

„Perakende alanında toplu iş sözleşmesi süreci var. Ancak biz dışarıdan bakıyoruz. İşyerimde TİS’ler geçerli değil. Bir iki sokak ötedeki süpermarkette arkadaşlarımızın maaşları artacak mı bilmiyoruz, bildiğimiz bizde herhangi olumlu değişikliğin olmayacağı. Olumlu diyorum, çünkü her an olumsuz bir değişiklik olabilir. Korona döneminde bunu yaşadık. Her an hasta olabilirdik, hele başlangıçta hiçbir korunma tedbirimiz yokken… Maske gereksiz görülüyordu, fleksiglas korunmamız yoktu, hatta müşteri sayısında sınırlama bile yoktu. Bu koşullarda çalışırken, önümüzdeki dönemde kapanma olabileceğini düşünen firma yönetimi çalışma sürelerimizin azaltılabileceğini, daha esnek çalışmamız gerektiğini söylemeye başladı. Herşeye hazırdık, zaten karşı çıkacak durumda da değildik. Daha önce Kaufhof’a bağlıydık, birkaç yıl önce patron oradan ayrıldı, bağımsız küçük bir süpermarket olduk. Bazı arkadaşlarımız Kaufhof’ta kaldı, biz sözde yeni firmaya geçtik. Geçiş sürecinde sözleşmelerimiz yenilendi, haklarımız, örneğin tatil süremiz, fazla mesai ek ödememiz yok edildi. Firma şefi, büyük firmalarla rekabet edemeyeceğimiz için işyerini korumak istiyorsak ücretlerimizden feragat etmemiz gerektiğini dayattı. Dediğim gibi direnecek hiçbir aracımız yoktu. İşyerinde işyeri temsilciliğimiz yoktu, yok, sendika üyesi belki tek tek arkadaşlarımız vardı ama işyerinde sendikanın taleplerini, başımıza birşey gelirse bize sahip çıkacak temsilcilerin olduğunu bilen, bize anlatan yoktu.

KADIN OLUNCA YÜK ARTIYOR

Durumdan memnun olan da yoktu, şimdi de yok. Ne yapacağımızı, nereden başlayacağımızı bilmiyoruz, bazılarımız ise buna da şükür diyor. Bilenimiz varsa da tek başına ortaya çıkmak istemiyor, kolay değil bu zamanda işyerini riske atmak. Ben sendika üyesiyim, sendikaya gidip eskiden beraber çalıştığımız arkadaşlardan oldukça düşük ücretle çalıştığımızı, herkes korona primi alırken almadığımızı, tatil süremizin işe yeni başlamış satış elamanlarının düzeyine düşürüldüğünü, çalışma saatlerimizin esnekleştirildiğini anlattım ve ne yapabiliriz diye sordum. Sendika olarak ancak bir işyeri temsilciliği olduğunda ya da işçiler talep ettiklerinde müdahale edebileceklerini söylediler. Firma perakende alanındaki TİS’lere dahil olmadığı için elleri kolları da bağlıydı.

Birey olarak yapabileceğim herhangi bir şey olup olmadığını sordum birkaç arkadaş bulup BR kurmaya çalışmamı tavsiye ettiler. Güvendiğim bazı arkadaşlara söyledim ama pek istekli değillerdi. Belki de ‚buna ne oldu birden bire‘ diyorlar. Aslında onlar da şikayetçi ama kendilerinden birinin ‚hadi yapalım‘ demesi alışık olmadıkları bir şey.

Diğer yandan çoğumuz Almanya’ya sonradan gelen kadınlarız. Kendini Almanca olarak istediği gibi ifade edemeyenlerimiz çoğunlukta. Ev işi ve çalışmayı birlikte götürüyoruz. Bazılarımız benim gibi eşlerinden ayrı ve çocuklarını tek başına yetiştiriyor. İşyerinde koşulların düzeltilmesi için ayıracak zamanları yok, işyerini kaybetme korkuları büyük. Korkularını aşmak, sendikanın işyerine girmesini kolaylaştırmak için onları sendika üyesi olmaya teşvik ediyorum. Hem çalışmak, hem gizli de olsa çaba harcamak hem de ev işleri ve çocuklarımın bakımını üstlenmek benim için de zor. Ama bir yerden başlamak, yavaş yavaş da olsa birşey yapmak lazım değil mi?“