22 Haziran 1941: Faşist Almanya’nın SSCB’ye saldırmasının 80’inci yılı

Fotoğraf: Bundesarchiv, Bild 183-H04436 (CC-BY-SA 3.0)

YÜCEL ÖZDEMİR

1 Eylül 1939’da Polonya’ya savaş açan faşist Almanya’nın bütün derdi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne (SSCB) karşı cephe açmaktı. 1880-71 Alman-Fransız savaşını kazanarak emperyalist paylaşım sahnesine çok sayıda Alman krallığını Prusya önderliğinde bir araya getirerek “Alman İmparatorluğu” (Deutsche Reich) adını alan Almanya’nın en büyük arzusu diğer emperyalistler gibi sömürgeler elde etmekti. Bu temelde Afrika’ya çıkarmalar yapıldı, Birinci Dünya Savaşı’nın asıl tetikleyici ülkesi oldu.

Ancak bu hedeflerine varamadı hüsrana uğramakta kalmadı, elindeki bazı bölgeleri bu süreçte kaybetti. Büyüme hedefiyle girdiği Birinci Paylaşım Savaşı’ndan küçülerek çıktı. Doğudaki topraklarının bir bölümünde ikinci kez bağımsız bir devlet olarak Polonya kuruldu.

Ekonomideki hızlı gelişmeye karşılık nüfuz alanları bakımından küçülme, Alman burjuvazisinin daha barbar ve saldırgan savaşlara hazırlanmasını beraberinde getirdi. Tarihte “Weimar Cumhuriyeti” olarak bilinen 1920’li yıllar bu savaşın ancak faşistler tarafından sürdürülebileceği bilinciyle hazırlıklar yapıldı. Ve adım adım faşist Hitler ve partisi iktidara (30 Ocak 1933) iktidara getirildi. Ardından büyük savaş için hazırlıklara başlandı. Belgeler, gün yüzüne çıkan belgeler 1934’ten itibaren bu hazırlığın yapılmaya başlandığını gösteriyor.

1 Eylül 1939’da Polonya’ya düzenlene saldırıyla başlayan 8 Mayıs 1945’te Kızıl Ordu’nun Berlin’deki karargâhında atılan imzalarla son bulan İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, sadece insanlığın bugüne kadar gördüğü en büyük savaş olma özelliği taşımıyor, aynı zamanda en yıkıcı ve barbar savaştır. 30 milyonu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) vatandaşı olmak üzere 50 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği bu kanlı savaşla ilgili bugün halen pek çok yanlış bilgi ve algı varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu nedenle tarihin sürekli hatırlanması, doğrularla yanlışların yaşanan tarihsel kontekstte ele alınıp değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.

Genel olarak İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın başlangıcı Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırması olurken, büyük savaşın 80 yıl önce 22 Haziran 1941’de faşist Almanya’nın SSCB’ye saldırmasıyla başladığı söylenebilir. Zira faşist Almanya’nın 1938’den başlayarak komşu ülkeler Çekoslovakya, Avusturya, Fransa, Belçika, Hollanda’yı işgal savaşları, kısa süreli direniş ve çatışmaların ardından işgalin kabullenmesiyle son bulmuştu. Polonya’daki direnç dört, Fransa’da altı hafta sürmüştü. Birçok ülkeyi bu şekilde kısa sürede fazla zayiat vermeden ele geçiren faşist Hitler yönetimindeki Almanya, benzer bir durumun SSCB’de de olacağını planlayarak generallere gizli şifresi “Barbaros Harekatı” (Barborassa Unternehmen) olan savaş için 18 Aralık 1940’ta 21. Nolu direktifle hazırlıklara başlama emri verdi.

SALDIRI NASIL PÜSKÜRTÜLDÜ?

Stalin’in ifadesiyle “saldırgan olmayan emperyalist devletlerin” (İngiltere ve Fransa) SSCB ile açıktan bir cephede yer almaya yanaşması bir yana, Hitler Almanya’sının doğuya ilerlemesine açık çek vermesiyle büyük savaş 22 Haziran 1941’de başladı. 3 milyon Alman askeri ile birlikte 600 bin Hırvat, Fin, Romen, Macar, Slovak, İtalyan ve İspanyol, Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki geniş sahada 600 bin motorlu araç, 3 bin 350 panzer ve 625 bin atla Leningrad, Kiev, Moskova ve Stalingrad yönünde doğru ilerlemeye başladı. Hitler cephesinde yer alan ülkelerde aynı dönemde ortaya çıkan antifaşist partizan mücadelesinin bu süreçte önemli rol oynadığını da ifade etmek gerekiyor. Özellikle Balkanlarda bu mücadele yer yer faşistlere önemli kayıplar verdirdi.

Kuzeybatıda Leningrad’ı 8 Eylül 1941’de abluka altına alan faşist ordular bunu 27 Ocak 1944’e kadar sürdürdü. Tam 28 ay boyunda süren abluka sırasında çeşitli tahminlere göre 1,1 milyon insan açlıktan ve hastalıktan hayatını kaybetti. Önceden yapılan hazırlıklar çerçevesinde kentin etrafına barikatlar kuran Sovyetler, ilk dönemlerde büyük kayıplar vermekle birlikte Ocak 1944’ten itibaren karşı saldırıyla faşist Alman ordusunu ve işbirlikçilerini püskürtmeye başardı.

Aynı dönemde Kafkasya’daki petrol yataklarına ulaşmak isteyen faşist Alman ordusu ve işbirlikçiler SSCB’nin en önemli sanayi kentlerinden biri olan Stalingrad’a saldırmaya başladılar. Kentin, büyük savaşın komutanı Stalin’in adını alması, sadece stratejik açıdan değil aynı zamanda psikolojik bakımdan da anlamı büyüktü. Ayrıca, kentin kıyısında bulunduğu Wolga ırmağı, silah ve diğer malların ülkenin diğer bölgelerine taşınmasında stratejik öneme sahipti. Stalingrad’ın ele geçirilmesinin savaşın kaderi açısından bir dönüm noktası olacağını işgalciler de biliyordu. Bu nedenle faşistler Stalingrad’da 200-250 bin askerle saldırmaya başladı.

12 Temmuz 1942’de başlayan büyük taarruz 23 Ağustos’ta Stalingrad önlerine vardığında faşist ordular büyük bir dirençle karşılaştı. Çeşitli kaynaklara göre faşist Alman ordusu Stalingrad’a bir milyon bomba atarak kenti adeta yerle bir etti. 600 bin insanın yaşadığı kent harabeye döndü. Savaş sırasında siviller kısmen tahliye edildi. Savaş bittiğinde kentte 87 bin sivil vardı. Çeşitli kaynaklara göre kentte en az 100 bin sivil hayatını kaybetti.

22 Kasım 1942’den itibaren bilinen büyük savunma çerçevesinde Alman 6. Ordusu’nu Stalingrad içinde çembere alan Kızıl Ordu dışarıyla bağlantısını kesti. Almanya’nın yapılan havadan yardımlar da sonucu değiştirmedi. Almanlar uçaklarının yüzde 50’sinin Stalingrad ablukasını kırmaya, yardım iletmeye çalıştığı sırada kaybetti. İlk etapta kentin yedi semtinden altısını kontrol etmeyi başaran faşist orduya karşı, Kızıl Ordu ısrarla ve sabırla savaşmaya devam etti ve adım adım çemberi daraltarak kuşattı. Stalin başından itibaren sivillerin bir anda kentten çıkarılmamasını ve direniş sergilenmesini savundu.

SSCB ekonomisi ve savaş açısından büyük önem taşıyan Kızıl Ekim Çelik Fabrikası, Traktör Fabrikası, Barrikadi Top Fabrikası, Ana Demiryolu İstasyonu ve Mamayev Kurgan tepesi düşmana teslim edilmedi. Şiddetli kış koşulları ve ikmal zorlukları 6. Ordu’yu hızla güçten düşürdü. Dışarıdan 6. Ordu’yu kurtarma çabası ise savunma önünde başarısız oldu. Alman savunması dar bir alana sıkıştırılmayı önleyemedi ve sonuçta Stalingrad’da kuşatılmış olan düşman kuvvetleri çözüldü. 2 Şubat 1943’te Stalingrad’daki Almanların direnmesi sona erdi ve 6. Ordu’dan sağ kalanlar teslim oldu. Böylece, Stalingrad saldırganların püskürtülmesi, savaşın kazanılmasında çok önemli bir dönemeç oldu. Tarihçi Rolf-Dieter Müller, Alman kaynaklarına dayandırarak, Stalingrad’da Kızıl Ordu’nun 323 bin 856 askerini kaybettiğini, 320 bin askerin de yaralandığını yazıyor. Stalingrad’ı kuşatan düşman kuvvetlerinden yaklaşık 100 bininin öldüğü tahmin ediliyor. 100 bin de teslim alındı.

Faşist ordu benzer bir yenilgiyi Moskova önlerinde aldı. Leningrad, Moskova ve Stalingrad’da Stalin’in izlemiş oldu taktiğin başarılı olduğu görüldü. Faşist ordular yaklaşmaya başladığında kentlerin boşaltılması yönündeki çağrılara Stalin karşı çıkmış ve yaşlı-genç demeden herkesin anayurt savunmasına katılmasını istemişti. Bunda, zaman kazanmak için 23 Ağustos 1939’da imzalanan Almanya-SSCB Saldırmazlık Paktı’nın, stratejik işletmelerin taşınması ve hedef halindeki büyük kentlerde savunma için hazırlıkların yapılmasının önemi büyük. Askeri araç gereç ve sayı bakımsından SSCB’den güçlü olan faşist ordu ancak böylesine bir savunma stratejisiyle püskürtülebileceğini tarih göstermiş oldu. Ve bu başarılı savunma anlayışı daha sonra saldırıya dönüşerek Hitler faşizmini 8 Mayıs 1945’de Berlin’de kızıl bayrağın Reichstag (Parlamento Binası) çekilmesiyle zafer ilan edilmiş oldu.

80. YILINDA SSCB’YE SAVAŞIN ANLAMI NEDİR?

Bugünden geriye dönüp bakıldığında, bunca savaş, yıkım ve can kaybına rağmen batılı emperyalist-kapitalist devletlerin Sovyet coğrafyası üzerindeki emellerinden vazgeçmediği anlaşılıyor. Son birkaç yıldır NATO öncülüğünde batılı emperyalist devletler tarafından Rusya sınırına yapılan askeri yığınak ve tatbikatlar sürekli gerilimlerin büyümesine yol açıyor. Dolayısıyla, Almanya’nın içinde olduğu batılı kapitalist devletlerin, önce SSCB’nin sonra Rusya’nın etki alanında olan bölge ve ülkeleri kendi nüfuz alanına alma çabası güçlü bir şekilde devam ediyor. Özellikle Ukrayna, Beyaz Rusya ve Karadeniz üzerinde son birkaç yıldır sürmekte olan gerilimler bunu açık olarak gösteriyor. Bugünkü Rusya eski SSCB kadar güçlü olmasa da etki alanlarını korumanın derdinde. Nüfuz alanı elde etme ya da var olan alanı koruma özgünde emperyalist bir politika sonucu olduğu için ikisinden birisine destek vermek ya da tercih etmek doğru bir yaklaşım değil. Avrupa’nın birçok ülkesinde son birkaç yıldır Rusya’yı eleştirmeden destekleme ya da savunma anlayışı yaygın olarak görülüyor.

SSCB’ye karşı büyük savaşın 80. yılında iki gerçek varlığını sürdürmeye devam ediyor. Birincisi: Sovyet halklarının Hitler Almanya’sına karşı savaşta çok büyük bedeller ödeyerek, acılar çekerek bir savaş yürüttüğüdür. Avrupa faşist beladan bu büyük bedeller sonucunda kurtuldu. Ancak tarih çarpıtıcıları ve gericiler bunu görmek yerine Alman-SSCB Saldırmazlık Paktı’nı gerekçe yaparak bu şanlı direnişi karalamaya çalışıyorlar.

İkicisi: Emperyalist devletler tarihten ders çıkarma yerine yeni büyük savaş hazırlıkları yapmaya, silahlanmaya devam ediyorlar. Son NATO zirvesinde alınan kararlar, belirlenen hedefler savaş ve silahlanmanın emperyalizmin yol arkadaşı olduğunu gösteriyor. Zengin enerji ve hammadde kaynaklarına ulaşmayı esas alan emperyalist politikalar var oldukça, büyük savaşlar da kaçınılmaz görünüyor. Bu nedenle, büyük savaşın 80. yılında savaşa ve silahlanmaya karşı mücadele dünyanın her yerinde büyük bir önem kazanmış durumda.