Sovyetler Birliği’ni işgalin 80. yıldönümünde

Foto: Sowjetische Rekruten in Moskau auf dem Weg an die Front, 23.  Juni 1941 Von RIA Novosti archive, image #662733 / Anatoliy Garanin /

Diethard Möller

Hitler yönetimindeki Alman emperyalist hükümeti 22.6.1941’de Sovyetler Birliği’ni işgal ettiğinde, bu sonunun başlangıcıydı. Polonya ve Fransa’ya karşı kazanılan kolay zaferler ve Avrupa’nın büyük bir bölümünün işgalinden sonra Alman sermayesi nazilerin yardımıyla Avrupa’nın hakimi olmak ve bir dünya gücü olmak istiyordu.

1939’un başlarında, Fransa, İngiltere ve ABD’nin SSCB ile birlikte Nazi Almanyasına karşı harekete geçmemesi nedeniyle Sovyetler Birliği ve Almanya arasındaki saldırmazlık anlaşması imzalandığında, Hitler bir iç toplantıda açıkça şunu belirtmişti: „Yaptığım her şey Rusya’ya karşıdır.“

Başlangıçta hızlı bir zafer gibi görünüyordu. Çünkü Kızıl Ordu başlangıçta Troçkist sabotajla karşı karşıya gelmesi nedeniyle zayıfladı. Buna ek olarak, Almanya silah üretimine sahip son derece gelişmiş bir sanayi ülkesiyken, Sovyetler Birliği’nde endüstri hala inşa aşamasındaydı. Ayrıca yaklaşan savaşta, yeni inşa edilmiş ağır sanayisinin büyük bir kısmını Doğu’ya kaydırmış olan Sovyetler Birliği her şeyi yeniden inşa etmek ve yeniden yapmak zorunda kaldı.

Naziler zafer çılgınlığıyla „Bugün için sadece Almanya bizim, yarın ise tüm dünya“ şarkısını söylediler.

Propaganda bakanı Joseph Goebbels şöyle haykırıyordu: „Hayatımız boyunca savaştığımız şeyi şimdi yok ediyoruz!“ Ve bugün hala bazı tarihçilerin nazi terörüyle ilgisi olmadığını iddia ettiği Wehrmacht ise askerlere şu sloganı yayınladı: „Yaptığımız Moskova yöneticilerinde somutlaşan kızıl alt insanlığı yok etmek!“

Buna göre, Wehrmacht savaş yasalarına karşı olarak Kızıl Ordu’nun siyasi komiserlerini öldürmeye hazırlanıyordu. SS’ler sivilleri, özellikle de Yahudileri sistematik olarak katlettiler. Sadece ilk altı ayda 5 milyon Kızıl Ordu askeri öldürüldü. Goebbels günlüğünde itiraf ediyordu: „Kazanmak zorundayız, çünkü aksi takdirde tüm halkımız, bizim için değerli olan her şeyle yok olacak.“

Ama yanıldı: Birincisi, kazanamadılar. İkincisi, Stalin naziler gibi fanatik bir seri katil değildi. Nazi Almanyasına karşı kazanılan zaferden hemen sonra Stalin şunu söyledi: „Hitlerler gelip gider, ama Alman halkı kalıcıdır.“ Bu nedenle Potsdam Anlaşması’nda Almanya’nın bütünlüğünü savundu ve parçalanmasını reddetti. Bunu engellemek ve Almanya’yı paylaşmak batılı müttefiklere bağlıydı. Konrad Adenauer o zaman şöyle demişti: „Almanya’nın tam yarısı, Almanya’nın tümünün yarısından daha iyidir.“

Batılı müttefikler Kruşçev ve Ulbricht yönetimindeki revizyonistler arasında istekli destekçiler buldu ve aynı zamanda birleşik bir Almanya’da işçi sınıfını Alman emperyalizmine karşı harekete geçirmek yerine kendi rollerini kontrol altında tutmayı tercih ettiler.

Zaten Moskova Kış Savaşı ile savaş Hitler ve Alman emperyalizmi için kaybedilmişti. İlerleme durduruldu. 1942/43’teki Stalingrad Savaşı sırasında, Thälmann’ın öngördüğü gibi faşist işgalcilerin boynu kırıldı. Oradan, Kızıl Ordu zaferden zafere koştu.

Ama yenilgilerinde bile naziler ve Alman emperyalizmi barbarca yüzünü gösterdi. SS lideri Himmler 7 Eylül 1943’te şu emri verdi: „Ukrayna’da (Sovyetler Birliği) toprakların bazı kısımlarının boşaltılmasında hiç kimsenin, hiçbir sığırın, yüz kilo tahılın, hiçbir demiryolu rayının kalmaması sağlanmalıdır; hiçbir ev ayakta kalmamalı, yıllarca çalışamayacak bir maden işletmesi, zehirlenmemiş bir kuyu kalmamalıdır. Düşmanımız gerçekten tamamen yanmış ve yok edilmiş bir ülke bulmalıdır.“

Faşist Wehrmacht, muazzam zulümler yaptı. Çoğunluğu sivil olmak üzere 27 milyon Sovyetler Birliği vatandaşı katledildi. Sayısız kasaba, binlerce köy harabeye döndü. Endüstriyel tesisler toplu halde yok edildi. 5.7 milyon Sovyet askeri savaş esiri alındı. Bunların yarısından fazlası, yani 3,3 milyon kişi aşırı çalışma, açlık, hastalık ve tıbbi bakım eksikliği, işkence, kurşuna dizme vb. ile katledildi. Savaşın başlamasından önce bile, yapılan sözde açlık planı ile birçok Sovyet askerinin açlıktan ölmesi hesaplanmıştı.

Almanya tarafından yaklaşık 4.000 eski Kızıl Ordu askerine asgari düzeyde tazminat ödendi. Bu, kurbanların sadece yüzde 0.07’si! SSCB’deki büyük hasarın bir kısmı için sadece Doğu Almanya Cumhuriyeti tazminat ödedi. Federal Cumhuriyet hala bunu reddediyor.

Kızıl Ordu ve SSCB, tüm Avrupa’nın faşizmden kurtarılmasının yükünü çekti. Zaferi mümkün kıldı. O yüzden teşekkür edilmeli!

Federal Almanya Cumhuriyeti’nde geçmişle hiçbir zaman ciddi bir şekilde yüzleşilmedi. Theodor Blank ile, eski bir Wehrmacht subayının Bundeswehr’in yeniden silahlandırılması ve inşası için hazırlıkları devralmasına izin verildi. 23 Ocak 1951’de, dönemin NATO Kuvvetleri Başkomutanı Dwight D. Eisenhower, Wehrmacht askerleri için bir onur bildirisi yayınladı. Wehrmacht, Sovyetler Birliği’ne karşı soğuk savaşta tekrar ihtiyaç duyulduğu için işlediği suçlardan beraat etti. Bu, eski önde gelen Wehrmacht subaylarının ve mürettebatının yeniden entegrasyonunu mümkün kıldı.

10 Mart 1952’de SSCB Bakanlar Kurulu Başkanı Joseph Stalin, batılı güçlere (Fransa, İngiltere, ABD) Almanya’nın yeniden birleşmesi ve tarafsız hale getirilmesinin müzakerelerini bir notayla teklif etti. Bu ciddi öneri, yukarıda da belirtildiği gibi, Alman başkentinin bir temsilcisi olarak batılı güçler ve Adenauer tarafından reddedildi.

Bundeswehr kurulduğunda, subayları ve astsubayları neredeyse istisnasız olarak Wehrmacht’tan geldi, kısmen de Waffen-SS’den. 1959’da, 14.900 Bundeswehr subayından 12.360’ı daha önce Reichswehr veya Wehrmacht’ta subay olarak görev yapmıştı. Waffen-SS’den de 300 subay geldi.

Bu gelenek, sayısız skandaldan da görülebileceği gibi, Bundeswehr’i bugüne kadar şekillendirdi. KSK’deki sağ radikaller, Franco A. gibi terör saldırıları planlayan Bundeswehr subayları, Hitler selamı ve Hitler resimleriyle kutlamalar – bunlar bilinen yüzlerce „bireysel vakanın“ sadece birkaç örneği.

Bugün Alman emperyalizmi kendini bir kez daha ahlaklı dünya şampiyonu olarak gösteriyor. „Dünya Alman karakterine sahip olmalı“ ilkesine göre, Kaşıkçı cinayetinde olduğu gibi „insan hakları“ ve muhaliflere yönelik demokratik muamelesiyle tanınan Suudi Arabistan ve diktatör Erdoğan gibi „demokratik“ müttefiklerle yakın işbirliği kuruluyor. Bu tür rejimlere silah temin ediliyor ve onlarla birlikte silah kardeşliği kutlanıyor. Bu amaçla, Federal hükümet Rusya veya Çin gibi devletlere karşı „insan haklarının koruyucusu“ rolünü oynuyor. Bunlar hiç sempati duymadığımız kapitalist, emperyalist rakipler. Ama Alman emperyalizmi yangına körükle gidiyor ve silahlanıyor. NATO ile birlikte eski düşmanlar yeniden hedef alınıyor.

Emperyalist Almanya’nın SSCB’ye işgalinden çıkarılacak dersler şöyledir:

Savaşa ve silahlanmaya hayır!

NATO savaş ittifakından çıkılsın!

Silah ihracatına hayır!

Kalıcı barış istiyen, kötülüğü köküyle yok etmek ve kapitalizmi ortadan kaldırmaya yardımcı olmak zorundadır!

(Çeviren: Semra Çelik)