Almanya’da genel seçimlere doğru: Kim kazanacak, kim kaybedecek?

Foto: Yeni Hayat

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’da 26 Eylül’de yapılacak genel seçimlere tam bir ay kalırken, en dikkat çekici gelişmelerinden başına son sekiz yıldır büyük koalisyonun küçük ortağı olan Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) oylarını artırmaya başlaması…

Hatta bu hafta yayınlanan anketlerde çok uzun aradan sonra ilk kez SPD’nin yüzde 23 birinci parti haline geldiği ileri sürüldü. Bu gidişle 1998’de Gerhard Schröder ile 16 yıllık Helmut Kohl hükümetini yüzde 41 oyla deviren SPD, 2021’de 16 yıllık Angela Merkel hükümetini bu kez yüzde 20’ler bandıyla Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Olaf Scholz ile devirecek.

Schröder döneminde emekçilerin tarihsel sosyal kazanımlarının önemli bir bölümünü hedefe koyarak budayan SPD, haklı olarak üst üste ağır yenilgiler almıştı. Son 20 yıl içinde oylarının yüzde 20’sini kaybetti.

SPD’nin görece yeniden yükselişe geçmesinin sırrı, izlemiş olduğu neoliberal ve militarist politikalardan vazgeçerek “sosyal adalete” geri dönmesinde değil, en güçlü rakibi Hristiyan Demokratların (CDU/CSU) kısa sürede çok hata yaparak “güven krizine” girmesinde…

16 yıldır başbakanlık koltuğunda oturan Angele Merkel’in eyaletlerdeki büyük oy kayıplarından sonra “artık yeter” diyerek bir daha aday olmamaya karar vermesinden sonra, yerine geçmeye hazırlanan Armin Laschet’in beklenen performansı göstermemesi en fazla SPD ve adayı Scholz’a yaramış görünüyor.

Laschet’in bu denli güven kaybetmesinin başlıca nedenleri arasında 14-15 Temmuz’da başbakanı olduğu Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yaşanan büyük sel felaketi karşısında takındığı kayıtsız, lakayıt tutum geliyor. Halkın büyük bir yıkım yaşadığı, 180’den fazla insanın hayatını kaybettiği sel felaketi sırasında kameralar karşısında devlet adamlığına yakışmayan şekilde kahkaha atarak gülmesi güven kaybetmesinde büyük rol oynadı. Ancak, bir çok yorumcunun yaptığı gibi, güven kaybını sadece buna bağlamak doğru olmaz. CDU ve Laschet’in oy kaybetmesinin asıl nedeni ülkede biriken ekonomik sosyal sorunlar görmezlikten gelerek, Merkel döneminin olduğu gibi devam etmesinde ısrar, Almanca’sıyla “Weiter-so” politikasıdır. “Modern bir Almanya için birlikte” sloganıyla ilan edilen seçim programında gerçekten yeni bir şey yok. Merkel’in bir daha aday olmamasının asıl nedeni, “zirvede bırakma”dan çok partideki çözülmeyi yeni bir siyasi aktör ile durdurmaktı. Ancak, 2018’den beri CDU cephesinde yaşanan değişimler, gelgitler, erezyonu durdurulamadığını gösteriyor.

Bu erezyonun bir bölümü, küresel ısınma, iklim değişikliği gibi konuları seçim programının merkezine koyan Yeşiller’in işine yaradığı görülüyor. Ama buna rağmen anketlerde bir ara yükseliş içinde olan Yeşiller ve başbakan adayı Annalena Baerbock da güven kaybetmeye devam ediyor. Buna rağmen 2017’deki seçimlerde yüzde 8,9 oy alan Yeşiller’in seçimlerin en fazla kazanan partisi olması bekleniyor.

İki büyük partinin küçülmesi, birinci olmaya aday parti sayısının üçe çıkması, İkinci Dünya Savası sonrası Almanya tarihi açısından bir ilki ifade ediyor. Bu nedenle de televizyonlardaki tartışmalar bu kez düello yerine üçlü yapılıyor. Bu tablo doğal olarak seçimlerden sonra nasıl bir hükümetin kurulabileceği konusunda da belirsizlikleri beraberinde getiriyor.

SPD’nin oyunu artırmasının asıl nedeni, Scholz’un hükümet tecrübesine sahip olması ve rakiplerine göre “devlet adamı” profilini çizmesidir. Laschet ve Baerbock ise halka güven vermekten uzak.

İnce eleyip sık dokuma, olacakları ayrıntılarıyla planlama kültürüne sahip Alman halkı bir maceraya atılma yerine güven vereni tercih etme eğiliminde. Bu nedele seçimlerde partilerin programlarından çok başbakanlık koltuğuna hangi adayın oturmasının ülke için daha iyi olacağından hareket ediliyor.

Bu tablodan emekçilerin sessiz kaldığı sonucu çıkmamalı. Tersine, pandeminin de etkisiyle uzun bir süre sesini duyuramayan parlamento dışı toplumsal muhalefet hareketi eylül ayında sesini duyurmak için sokağa çıkıyor. 4 Eylül’de ırkçık, ayrımcılık, savaş ve küresel ısınmaya, 11 Eylül’de ise yüksek kiralara karşı Berlin’de iki büyük merkezi gösteri düzenlenecek. 24 Eylül’de ise ülke genelinde kitlesel “Friday for Future” eylemleri yapılacak. Kimin başbakan olacağına gençliğinin rolü bu kez fazla olacak.

Bu nedenle 26 Eylül’de sokağa çıkacak sosyal hareketin taleplerine kulak tıkayanların kaybetme olasılığı, kazanma olasılığından çok daha fazla.