Siyasi mülteci Dersimli Zeki Gökhan’ın Almanya meclisine uzanan yolculuğu

Foto: Privat

Kemal Yalçın / Bochum

Anadolu’nun Evlatları Almanya’da, Avrupa’da, dünyanın dört bir yanında harikalar yaratıyorlar. Göçmenlik, mültecilik hayatının zorluklarını aşarak hayatlarını yeniden kuruyor, içinde yaşadıkları toplum hayatına başarıyla uyum gösteriyorlar. Dersimli Zeki Gökhan’ın hayatı ve başarısı bunun yeni ve umutlu bir örneğidir.

Dersimli Zeki Gökhan, Federal Almanya Parlamentosu tarihinde bir ilke imza attı. Çalıştığı firmanın deposundan doğrudan milletvekilliğine geçen ilk işçi oldu. Zeki Gökhan Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün 60. yılında başarısıyla toplumsal uyuma örnek oldu, göçmenlerin onurunu yüceltti, Almanya’daki demokratik hayata olan güveni artırdı.

Zeki Gökhan hakkındaki haberi 30.8.2021 sabahı Almanya’nın Sesi-DW sitesinde okudum. Çok mutlu oldum.

Federal Parlamento’ya nasıl milletvekili olduğunu anlatır mısın?

“Anlatayım Kemal Abi. Ben Türkiye’de 1980 öncesi dönemde DEV-GENÇ hareketinin Zonguldak- Ereğli Bölgesi sorumlularındandım. 28 yıl önce siyasi nedenlerle Türkiye’den kaçarak Almanya’ya, Köln şehrine geldim. İltica ettim. İlticam hemen kabul edildi. Benden önce iki küçük kardeşim Almanya’ya ilticacı olarak, diğer üç kardeşim de normal yollardan işçi ailesi olarak, aile birleşimiyle Köln’e gelmişlerdi. En son ben geldim.

Siyasi mülteci olarak Almanya’da çok çeşitli işlerde çalıştım. 2008 yılında Sol Parti’ye üye oldum. 13 yıl Köln-Frechen Bölge Yöneticisi olarak çalıştım. 2009 yılında partim beni Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Parlamento seçimlerinde direkt aday gösterdi. Az bir farkla kaybettim. 2013 genel seçimlerinde Federal Parlamento milletvekilliğine aday oldum. Çok az bir farkla kaybettim. 2017 genel seçimlerinde tekrar 14. sıradan aday oldum. Birinci yedek olarak seçildim. Seçilemediğim diye üzülmedim, mücadeleme devam ettim.

2008-2013 yıllarında Sol Parti Ren-Erft Bölgesi yönetiminde faal siyasetimi sürdürdüm. Sol Parti Frechen ilçesi Belediye Meclisi ve İl Genel Meclisi üyeliğine devam ettim.

Frechen’de bebek arabaları ve bebek bakım malzemeleri satan bir firmanın deposunda hamal olarak çalışmama hiç ara vermedim.

Foto: Privat

Sol Parti Federal milletvekili Ingrid Remmers 19 Ağustos 2021 tarihinde vefat edince, Bayan Remmers’in yerine milletvekili oldum. Böylece Alman Parlamentosundaki Türkiye kökenli milletvekili sayısı 15 oldu. Federal Almanya Parlamentosu tarihinde fabrika işçisi olarak çalışırken milletvekili olan ilk ve tek işçiyim. Berlin’deki parlamentoda tek işçi benim.”

Zeki Gökhan akıcı bir Türkçe ile heyecanlı ve mutlu bir şekilde anlatıyordu. Araya girdim.  “Nasıl oldu bu? Hayatını lütfen baştan anlat ki, okuyanlara ibret, gençlere örnek olsun!” dedim.

“Ben Dersimliyim. Benim hayatım Dersimli bir devrimcinin hayatıdır. 19.2.1956 tarihinde Mazgirt ilçesine bağlı eski adı “Haraba”, yeni Türkçe adı “Öreniçi” olan bir köyde doğmuşum. Annemin adı Emine, Babamın adı Cafer. Altı kardeşiz. Ben en büyükleriyim. Ben Devrimci Yol siyasetinin içinde yetiştim.

Çocukluğum Haraba köyünde geçti. Babam 1964 yılında Ereğli Demir Çelik Fabrikalarında iş buldu. Ailecek Haraba köyünden Ereğli’ye taşındık. Ben sekiz yaşındaydım. Tek kelime Türkçe bilmiyordum. Benim anadilim Kürtçe idi. Dersimliyim ama Zazaca bilmem. Haraba’da Kırmanci konuşuluyordu. Alevi-Kızılbaş bir ailenin evladıyım. Okul hayatım Zonguldak-Ereğli’de geçti. Lise yıllarımda devrimci mücadelenin içinde buldum kendimi.

Anadilim olan Kürtçeyi Ereğli’ye gelince kullanmaz oldum. Türkçeyi öğrendim. Annem babam da okulda, sokakta Kürtçe konuşma, diye beni uyarıyorlardı. Anadilim Kürtçeyi sadece evde, aile içinde kullanıyorduk. Zamanla aile içinde daha çok Türkçe konuşmaya başladık. Bu nedenle anadilim Kürtçe geriledi. Kürtçeyi anlarım, konuşurum fakat Türkçe gibi kültür dili olarak kullanamam.

Hayatımın en büyük korkusu

İlkokula başladığım zaman Türkçe öğrenmeye başladım. Sınıfımızda, arkadaşlar arasında “Ben Kürdüm,” demekten korkuyordum. “Ben Aleviyim, ben Kızılbaşım,” demekten ise daha çok korkuyordum. O yıllarda her sabah “Türküm, çalışkanım, doğruyum!” diye ant içerdik.  Bu andı söylerken korkardım. Ben kendimi kendimden gizlemek zorundaydım.

İlkokulda sınıf öğretmenimiz bizleri sekizer kişilik gruplara ayırdı.  Grubumuzda Ayşe isminde bir kız arkadaşımız da vardı. Her gün bir arkadaşımızın evinde toplanıyor, birlikte ders çalışıyorduk.

Sıra bana geldi. Bizim evde toplandık. Babam geldi, “Aferin çocuklar, çok çalışın, ödevlerinizi iyi yapın, öğretmeninizi iyi dinleyin,” diyerek hepimize kâğıt külahlar içinde akide şekeri verdi. Şekerleri yiyerek ödevlerimizi daha dikkatli yaptık. Arkadaşlarım evlerine giderlerken babam 50’şer kuruş harçlık da verdi.

Benden sonra sıra grubumuzdaki Ayşe’ye gelmişti. Okuldan sonra elimizde çantalarımızla 8 arkadaş güle oynaya Ayşe’nin evine ödev yapmaya gidiyorduk. Evleri ahşap iki katlı bir evdi. Şu an aynen gözümün önünde. Tam eve gireceğim sırada babası ikici katın tahta balkonundan kızına bağırdı: “O Kürt Cafer’in oğlu mu? Kızılbaştır o! Onların bastığı toprakta 7 yıl ot bitmez! Eve alma onu!”

Ben şaşırdım! Korktum! Biz kimdik? Ben kimdim? Kızılbaşlık neden kötüdür? Bilmiyordum!

Adam hızla aşağı indi. “Şuna bak! Hâlâ duruyor? Defol git! Yakalarsam çiğnerim seni Kızılbaş çocuğu!” diye beni kovaladı.

Ben hayatımda en büyük korkuyu o an yaşadım! Şu an sana anlatırken bile adamın sesi kulaklarımda çınlıyor! Eve geldim, titriyordum! Başıma gelenleri anneme babama söyleyemedim! Öğretmenime de söyleyemedim! Korkudan hastalandım, üç gün evden çıkamadım.  Aradan 50 yıl geçti, hâlâ bu korkuyu unutamadım.

İnsanın çocukluğunda yaşadığı olaylar, haksızlıklar, korkular ya da sevinçler, mutluluklar onun hayatına, hayat görüşüne etkili oluyor. Ben lise yıllarımdan itibaren din, dil, fikir ayrımlarına karşı çıktım. Çünkü inancıma göre benim Kâbe’m insandır! Ailemden “bütün insanlar kardeştir” diye terbiye gördüm.

Türkiye’de Kürt olduğum için, Alevi-Kızılbaş olduğum için çok horlandım. Solcu olduğum, eşitlik ve özgürlük istediğim için çok dayak yedim. Yediğim dayakları, başıma vurulan copları uç ucuna eklesem Boğaz’a Köprü olur da üstünden geçersin! Yediğim dayakların acısı hâlâ ciğerimi yakar!

Liseden sonra okula devam edemedim. Ereğli Demir Çelik Fabrikası’nda çelik işçisi oldum. Sendikada çalıştım. Halk-Der Ereğli Şubesi Yönetim Kurulunda görev almıştım. Halk-Der daha sonra ismini değiştirdi. Ereğli Dev-Genç oldu. Dev-Genç yerimiz tam polis karakolunun karşısındaydı. Polisler bize kızıyordu. Ereğli Dev-Genç olarak mitingler düzenliyor, örgütsel çalışmalar yapıyorduk. Ben de bu çalışmalarda aktif olarak yer alıyordum.

Ben bütün hayatımı, başarılarımı eşime borçluyum

Foto: Privat / Zeki & Türkan Gökhan

Ben 1976 yılında, 20 yaşımdayken, “Haraba” köyümdeki Nahide ile severek evlendim. Birbirimizi çok seviyorduk. Bu sevgimiz arttı eksilmedi. Ereğli’ye geldikten sonra komşularımız eşim Türkan Şoray’a benzediği için ona ”Türkan” demeye başladılar. Zamanla eşimin nüfus cüzdanındaki “Nahide” adı unutuldu, yeni adı Türkan oldu. Eşimin de altı kardeşi vardır. Biz Ereğli’ye geldikten sonra eşimin ailesi Haraba köyünde kalmıştı. Eşim çok çalışkan, çok becerikli bir insandır. Benim eşim evimin direği, çocuklarımın anasıdır. Hiçbir zaman bana siyasi çalışmalarımda engel olmadı. Bazen toplantılar nedeniyle eve geç gelirdim. Kızmazdı. Çocuklarıma hem analık hem babalık yaptı. Hiçbir zaman eşimin hakkını ödeyemem. Bence evinde, ailesinde mutlu olan, eşini seven bir insan siyasi hayatta, iş hayatında da başarılı olur. Çocuklarım da bana yardımcı oldular. Ben çok sevdiğim eşim Türkan ve çocuklarım sayesinde hayatta başarılı oldum. Eşime ve çocuklarıma minnettarım.

Ayrıca Türkiye’deki ve Almanya’daki yoldaşlarıma, arkadaşlarıma; Sol Parti- Die Linke içindeki Alman ve çeşitli milletlerden yoldaşlarıma, arkadaşlarıma, parti yönetici ve üyelerine çok teşekkür ederim. Siyasi mücadele ancak birbirlerini seven ve birbirlerine güvenen dava arkadaşlarıyla birlikte verilirse başarılı olabilir. Ben böyle bir anlayışı Sol Parti- Die Linke içinde buldum.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra ölüm korkusu ile yaşayamaz oldum

12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda 24 yaşındaydım. Çok zor günlerdi. Gözden uzak olmak için İstanbul’a gittim. 2 yıl çeşitli işlerde çalıştım. Tekrar Ereğli’ye döndüm. Huzur yoktu. Polis korkusu, ölüm korkusu ile yaşayamaz oldum. Türkiye’yi terk etmeye karar verdim.

Kaçak olarak Bulgaristan’a geçtim. Yakalandım. Beni Türkiye’ye geri gönderdiler. Ereğli’de bir süre daha kaldım. Almanya’ya ulaşmak istiyordum. Bir insan kaçakçısı buldum, Romanya üzerinden götüreceğini söyledi. Anlaştım. Fakat Macaristan sınırında yakalandık. Yakaladıklarını hapse attılar. Sekiz kişiyi bir odaya koydular. Sekiz kişinin tuvalet ihtiyaçları için bir kova verdiler. Berbat, pis bir koğuştu. 12 gün açlık grevine gittik. Bizi mahkemeye çıkardılar. “Ya hapis yatacaksınız ya da 2000 dolar vereceksin,” dediler. Yanımda 4000 dolar param vardı. 2000 dolar ceza vererek kurtuldum. Türkiye’ye geri döndüm. Tekrar Almanya’ya ulaşmanın yolarını aradım. Nihayet 1993 yılı Şubat ayında ticari iş pasaportuyla Köln’e gelebildim. Hemen siyasi iltica talebinde bulundum.

Almanya’ya gelir gelmez dil öğrenmeye başladım. Dil olmadan yaşanamazdı. Dil kurslarına gittim. Almancayı hayatın içinde öğrendim. Kürtçeyi bilen bir insan Almancayı daha kolay öğrenebilir. Çünkü Kürtçenin cümle yapısı Almancaya benzer.

İltica başvurum altı ay içinde ilk mahkemede kabul edildi. Bir yıl sonra Ereğli’de kalan eşimi ve çocuklarımı Almanya’ya getirdim. İşsizdim. Köln’de, Frechen’de ailemi geçindirmek zorundaydım.

Siyasi mülteci olarak yaşamak çok zordur. Yaşayabilmek kaçak maçak demeden her türlü işte çalıştım. Kahvelerde garsonluk yaptım. Hataylı bir arkadaşın restoranında uzun yıllar bulaşık yıkadım. Sonra şu anda çalıştığım firmanın deposunda işe başladım. O gün bugündür hamallık yapıyorum. Hamallık yaparken şimdi Federal Parlamento milletvekili oldum. Berlin’de göreve başladım. Beraber çalıştığım işçi arkadaşlar çok memnun oldular. Frechen’deki dostlarım, akrabaların, arkadaşlarım beni kutladılar.

Dersimdeki köyümü 1994 yılında yaktılar

Ben Almanya’ya gelip, başımı kurtarmıştım. Fakat eşimin ailesi ve akrabaları, benim bazı akrabalarım Haraba köyünde kalmışlardı. 1994 yılında askerler Tunceli’ye bağlı toplam 370 köy ve mezrayı, Haraba köyünü yaktılar. Akrabalarım, köylülerim İstanbul’a göçtüler. Yolunu bulabilenler Almanya’ya geldiler, iltica ettiler. Şu anda tüm ailem, annem ve babam hariç, Köln yakınlarındaki Frechen’de yaşıyor. Buraya kök saldık. 40 yıl önce altı kardeştik, şimdi 60 kişi olduk.

En büyük arzum 28 yıldan beri gidemediğim yurduma gitmek, ciğerimi yakan hasretleri gidermektir.

Zeki Gökhan biraz yorulmuştu. Durdu. Ben araya girdim.

“Sevgili Zeki Kardeşim, milletvekili oldun, yıllardan beri yapamayıp da şimdi yapmak istediğin bir arzun var mı?” diye sordum.

“Kemal Abi, sen de ilticacıymışsın. Sen de siyasi mülteci olduğun için 15 yıl Türkiye’ye gidememişsin. İlticacılığın ne olduğunu, hasretin, vatan hasretinin ne olduğunu iyi bilirsin. Benim en büyük arzum, 28 yıldan beri gidemediğim yurduma, anavatanıma, memleketime, Zonguldak’a, Ereğli’ye, Dersim’e gidebilmektir,” diye sürdürdü konuşmasını.

1994 yılında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) hakkımda dava açıldı. Zonguldak-Ereğli bölgesinde 12 Eylül 1980 öncesinde ve sonrasında meydana gelen, faili bulunmayan olayların suçu üstüme yıkıldı. Savcı hakkımda 20 yıl ağır hapis istedi. Mahkeme 12 yıl 6 ay ağır hapis cezası verdi.

Bu nedenle 28 yıldan beri Türkiye’ye gidemedim. Hakkımda verilen ceza zaman aşımına uğradı. Fakat bu işlerde zaman aşımı kuralı pek işlemez. Devlet yakaladı mı başka bir suç yaratır, seni bırakmaz. Bu nedenle Türkiye’ye 28 yıldan beri gidemedim.

Annem öldü, babam öldü. Mezarlarına bir kürek toprak atamadım. Ereğli’yi, Dersim’i, Hozat’ı, yakılan yıkılan köyümü, Munzur’u çok özledim!

Milletvekili dokunulmazlığım var. Çifte vatandaş oldum. Bu nedenle bu yıl 28 yıl aradan sonra Türkiye’ye, Dersim’e, Haraba’ya, Ereğli’ye gideceğim. En büyük arzum bu! Annemin babamın Ereğli’deki mezarlarını ziyaret edeceğim. Akrabalarımı göreceğim. Türkiye’yi, çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Zonguldak’ı, Ereğli’yi, Dersim’i göreceğim. Toprak çeker insanı! Zaman hasretleri söndürmez! Küllendirir belki! Benim hasretlerim içinde duran küllenmiş közdür. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak gidemediğim yurduma, anavatanıma, Ereğli’ye, Dersim’e Alman milletvekili olarak gideceğim.

Mutlu musun?”

Benim için mutluluk, paylaşmaktır. Başkaları ağlarken ben gülemem!

Yaşım 65 oldu. Hayatım 165 yıl yaşamış gibi maceralı geçti. Hayatımda keşkelere yer vermedim. Ne yaptıysam bilerek, isteyerek yaptım. Çok çalıştım. Olmaz denilenleri oldurdum. Umutsuzluklardan umut yarattım. Amaçlarıma ulaşabildiğim için mutluyum!

Türkiye’ye kırgın mısın?”

Hayır, Türkiye’ye, Anadolu’ya kırgın değilim! Türkiye benim anayurdumdur, memleketimdir. 28 yıldan beri Almanya’da yaşıyorum. Dünya benim vatanım, Almanya ikinci vatanım, Türkiye ise anavatanımdır! İnsan vatanın kıymetini vatansız kalınca anlar! Vatan hasretini yaşayan bilir!

Ben Türkiye’ye hiçbir zaman küsmedim.

Benim davam, binlerce evladını Türkiye’de yaşayamaz hale getirenlerledir. Benim öfkem, özgürlük istediğimiz için bize işkence eden, dayak atanlarladır.

Benim davam dilimi, inancımı, kültürümü yasaklayanlarladır.

Türkiye’ye sadece onlar yok, bizler de varız. Türkiye hepimizin memleketi. Türkiye’deki demokrat, devrimci, ilerici insanlar benim kardeşlerimdir. Bu nedenle Alman Parlamentosunda sadece Almanların, göçmenlerin değil, Türkiye’deki demokrasi güçlerinin sesi olmaya çalışacağım.

*

Sevgili Zeki Kardeşim, senin başarıların bizim de başarılarımızdır. Sen hem sınırları hem de engelleri aştın. Alman Parlamentosundaki çalışmalarında başarılar diliyorum. Türkiye’den Almanya’ya göçün 60. yılına göçmenlere umut verdin, şeref verdin. Türkiye’den kaçak gelmiş bir Ereğlili, Dersimli Kürt bir mülteci hamalın da Alman Parlamentosunda milletvekili olabileceğini gösterdin! Almanya ve Türkiye, Berlin ve Dersim seninle birlikte daha güzel ve anlamlıdır.