Neden bugün hala işçi sınıfından söz ediyoruz?

Profesör Doktor Nicole Mayer-Ahuja, Göttingen Üniversitesi’nde çalışma, işletme ve ekonomi sosyolojisi profesörü olarak görev yapıyor. Araştırma odağı, diğer şeylerin yanı sıra işgücü piyasası ve sosyal politikar. Yayınları ve dersleri, dijitalleşme, işçi mücadeleleri veya kitlesel işsizlik ve sosyal politikanın sağlık üzerindeki sonuçları gibi konuları içeriyor. Kendisiyle toplumsal sınıflar ve sınıf sorunu hakkında konuştuk.

ALEV BAHADIR

“Sınıf” kavramı şimdilerde nadiren kullanılıyor. Aidiyetleri tanımlamak istediğimizde “tabakalardan” vb. bahsetme eğilimindeyiz. Peki, sınıf derken ne anlamamız gerekiyor?

Sınıf çok tabakalı bir kavramdır. Oraya ulaşmanın en iyi yolu, temelde Marx ve Engels’in fikirlerini takip etmektir: Kapitalist ekonomik ve sosyal sistemde karşı karşıya gelen iki büyük grup vardır. Sermaye ve emek. Her şeyden önce, sınıflar var. Değişik çıkarlarına göre farklılık gösterirler. Bazıları emek satın almak ve onu üretim sürecinde mal üretmek, katma değer yaratmak ve kar etmek için kullanmak ister. Diğerleri, satacak başka bir şeyleri olmadığı için emeklerini satmak zorundalar. Emek ve sermaye farklı çıkarlarla karşı karşıyadır, ancak birbirlerine bağımlıdır. İşçi sınıfı hakkında konuştuğumuz bağlam budur. Şimdi bazıları şöyle diyecektir: ‚Evet, proletaryanın büyük sanayi kentlerinde kurulduğu 19. Yüzyıl’da durum böyleydi, ama bu bugün hâlâ önemli mi?‘ ‚Evet‘ derim. Çünkü bu temel farklılık, insanın kendi varlığının, gelirinin ve sosyal güvenliğinin emeğini satmaya bağımlı olup olmaması, toplumu bugüne kadar şekillendirmektedir. Bu nedenle bugün de bir işçi sınıfından söz etmek mantıklıdır.

Ama o zaman bu kavramdan neden kaçınılıyor?

Sınıf terimini kullanıp kullanmamak sadece bilimsel bir problem değil. Bu asla sadece toplumun nasıl inşa edildiğini anlamakla ilgili olmadı. Her zaman sınıfla ilgili bir siyasi program tanımlamakla ilgiliydi. Sınıf politikası her zaman bu toplumdan kaynaklanan adaletsizliklerin üstesinden gelmeye hizmet eden bir terim olmuştur. Almanya’da sınıf siyasetini üstlenen toplumsal güçlerin en geç Nasyonal Sosyalizm döneminde büyük bir baskı altında kalması söz konusuydu. İşçi hareketine, sendikalara vb.karşı Nasyonal Sosyalistler tarafından savaşıldı, örgütleri ezildi ve önderlerinin çoğu öldürüldü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, artık 19. Yüzyıl’dan ve 1933’ten önce var olan militan sınıf siyaseti geleneği sürdürülmek istenmedi. Ayrıca toplumda var olan büyük farklılıklar hatırlatılmak istenmedi. Sınıf hakkında konuşma bırakıldı.

Geleneksel sınıf kavramını temel alırsak, aslında geçimini sağlamak için ne yaptığımıza bakmamız gerekir. Emeğinizi satıyor musunuz – evet mi hayır mı? Eğer öyleyse, işe gidiyorsanız ve çalışıyorsanız, bu güçlü bir şekilde işçi sınıfına ait olmanız anlamına gelir. Değilse, işçi sınıfına ait değilsinizdir. Tabii o zaman sınıf kavramı içindeki farklılaşmalardan da bahsetmek gerekiyor. Tüm ücretliler dersek işçi sınıfı nüfusun çok büyük bir kısmını oluşturur. Çünkü ücretlilerin sayısı son birkaç on yılda büyük ölçüde arttı. Örneğin, bu işçi sınıfının büyük bir kısmı düşük vasıflı hizmet sektöründedir. Sosyal bilimlerde bazen prekar istihdam, güvencesiz istihdam hakkında konuşuruz. Güvensiz sözleşmeler, düşük gelirli, sosyal güvencesi olmayan işler. Bunlar geçmişte işçilerin varlığını şekillendiren klasik koşullardır. Ama aynı zamanda daha iyi ücretli ve nitelikli alanlarda bağımlı istihdamımız da var, bu da sizin kendi efendiniz olmadığınız anlamına geliyor. Serbest meslek sahibi olmayan işlerimiz var, şirketleri yönlendirme hakkımız var. Sömürü orada da bir rol oynuyor. Bu, yaptığınız işin karı şirkete giderken maaş bordrosunda bulduğunuzdan daha fazla değer yarattığınız anlamına gelir. Buna bağımlı istihdamın en çeşitli alanlarında rastlıyoruz. Bu da işçi sınıfına ait olduğumuzu gösteriyor.

O zaman heyecan verici olan, temel sorunları aynı olduğu için işçi sınıfının nesnel olarak ortak hareket etmek zorunda kalacağı gerçeğidir. Ancak gerçekliğe bakarsak, örneğin taşeron işçilikle parçalanma, bölünme girişimleri var. İnsanlar aynı işi yapıyor ama aynı maaşı almıyor. Ama aynı zamanda, özellikle işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde kendilerini hissettiren ve bölmeye çalışan sağcılar yoluyla. İşçi sınıfı bölündü mü?

İşçi sınıfı hiçbir zaman birlik ve beraberlik içinde olmadı. Çünkü kapitalizmde yaşıyoruz ve kapitalizm farklılıklara ve rekabete dayanıyor. Tüm ekonomik sistem, yaşam ruhunu, farklı şirketlerin birbirleriyle rekabet etmesinden, aynı şirketlerin farklı yerlerdeki fabrikalarının birbirleriyle rekabet etmesinden alır. Farklı ulus devletlerin birbirleriyle rekabete sokulması esastır. Emeklerini satanlarda bile rekabet temel ilkedir. İstihdam için yarışıyoruz. Ücretli işçilikle geçimimizi sağlamak için rekabet ediyoruz. Bu normal. Ancak sendikanın ve işçi hareketinin bu koşullar altında yapması gereken anormal olanı yaratmaktır. Yani herşeye rağmen dayanışma göstermek! Birbirinizle rekabet halinde olmanız ve dirseklerinizi gererek, ‚pozisyonumu koruyorum‘ ve ‚başkalarıyla dayanışma içinde değilim‘ demeniz kısa vadede kendi menfaatinize olsa da. Ortak çıkarları birlikte savunmayı mümkün kılan dayanışmadır. Bu kolay değil. Rekabetçi sistem, şirketler tarafından aktif olarak desteklenmektedir. Örneğin, çalışanların bir kısmını oldukça kalıcı pozisyonlara yerleştirip, diğer yandan da geçici işçileri, belirli süreli çalışanları ve firma sözleşmesiyle çalışanları şirkette çalıştırmak. Etnik köken ve göçmen işçiler açısından da benzer bir şey var. Son birkaç yıldır et endüstrisi üzerinde araştırma yapıyoruz. Doğu Avrupa’dan taşeronlar aracılığıyla işe alınan çok sayıda çalışan var. Et endüstrisinde istihdam ediliyorlar ve Alman çalışanlardan daha kötü sözleşmelerle çok daha düşük ücretlerle çalışıyorlar. Bu, işçiler arasındaki rekabeti artırır, çünkü bu sayede örneğin göç statüsüne sahip olmayan, aslında daha iyi korunanlara da baskı uygulayabilirsiniz. Ve böylece aksi takdirde hiçbir koşulda kabul etmeyecekleri koşulları kabul ederler. Baştan beri bu tür bölücü eğilimlere sahibiz. Sağ partiler politikalarını bunun üzerine inşa etmeye çalışıyor. Bunun fabrikalardan çıkan değil, fabrikalara taşınan bir şey olduğuna inanıyorum.

Tüm farklılıklara rağmen, aynı problemlere ve aslında aynı hedeflere sahibiz. Ancak bunu kavramak ve bu temelde çaba harcamak için kendimizi bir sınıf olarak da tanımlamamız gerekiyor. Sınıf sorununu tekrar nasıl ön plana çıkarabiliriz? Aynı zamanda kimliğimizin merkezi bir yönü olarak da…

Tarihe bakarsanız, ortak iş ve yaşam gerçekleri veya ilgi alanları olduğu gerçeği asla yeterli değildi. Objektif ortak çıkarlar rekabetçi ilişkiler çok güçlü olduğundan, hiçbir zaman dengeyi bozan şey olmadı. Bunları aşmak için gereken, ortak olana vurgu yapan ve aynı zamanda ortak çıkarlara sahip olunan deneyimi yayan bir politikadır. Bu, sınıf siyaseti uygulayan bir siyasi harekete ihtiyacımız olduğu anlamına gelir. Ayrıca sınıf siyasetinin temel alındığı projelere de ihtiyacımız var. Soru şu, siyasi faaliyetleriniz aracılığıyla ortak noktalara odaklanmayı nasıl başarabiliriz? Son yıllarda, bazı sendikaların yeni girişimleri nispeten büyük bir rol oynadı. Örneğin, sabit ve yan işgücünü birlikte organize etmek gibi. Yani sözleşmeli işçiler de örgütlenmesi gereken işçiler arasındadır. İnsanların birbirine karşı pozisyon aldığı bu damping rekabeti önlemek için haklarında toplu sözleşmelerinin de yapılması gereken sendika üyeleri elde edilmelidir. Bireysel ve gruba özgü rekabetçi ilişkilerin ötesine geçen bir politika için şimdiden dayanılacak noktalar var. Bunu kesinlikle yapmalıyız. Çalışanları birbirine düşürme eğilimi ve dolayısıyla herkes için daha da kötüleşen koşullar başka türlü engellenemez.

Çeviren: Semra Çelik