Seçim sonuçlarını neyi gösteriyor?

Almanya’yı önümüzdeki dört yıl boyunca yönetecek hükümet için yapılan seçimler geride kaldı. Peki sandığa yansıyan bu tablo, nedenleri ve önümüzdeki dönem açısından ne anlama geliyor?

‚BÜYÜK PARTİLERDEKİ ERİME DEVAM EDİYOR‘

1- Almanya’da siyaset sahnesinin iki büyük sütunu konumundaki CDU ve SPD şahsında yaşanan güven kaybı ve tepkiler bu son seçimde de devam etti. Geçen dönemin hükümetini oluşturan bu iki partinin toplam oy oranı, 3,7’lik bir düşüşle, yüzde 53,5’ten yüzde 49,8’e geriledi. CDU/CSU yüzde 8,9; Sol Parti yüzde 4,3 ve AfD yüzde 2,3 oranında oy kaybı yaşarken, SPD 5,2 Yeşiller de 5,8 oranında oylarını arttırdı.

EMEKÇİLER İÇİN GERÇEK BİR ALTERNATİFİN EKSİKLİĞİ HİSSEDİLDİ

2- CDU ile birlikte hükümette yer alan ve halkta tepki ve hoşnutsuzluk yaratan sosyal sorunların sorumlularından biri olan (ki bu yüzden de oy oranı yakın bir zaman kadar ciddi oranlarda azalan) SPD’nin oy artışı doğal olarak bir çelişkiyi yansıtıyor olsa da, ülkede emekçi yığınların talep ve sorunları temelinde güçlü bir alternatifin yokluğuyla ilintilidir. Sol Parti, tam da bu yüzden, yani ortaya çıkışından bu yana geniş yığınlar nezdinde böyle bir alternatif olmaya yaklaşmak yerine oradan uzaklaşan, gittikçe parlamento dışı hareketten kopan ve bu yöndeki beklentilere cevap veremeyen tutumuyla oy kaybına uğramıştır. Nitekim daha önce Sol Parti’ye oy vermiş seçmenlerin 600 bininin SPD, 440 bininin de Yeşiller’e oy vermiş olması, çevre, sosyal adalet, sosyal güvenlik ve çalışma hakları vb. konularında alternatif olarak görülmeyişinin bir ifadesi olmuştur. ‘Hükümet ortağı olmaya hazır olduğu’ konusundaki tartışmalar da Sol Parti’nin SPD veya Yeşiller’den farkını, muhalefetin temsilcisi özelliğini halkın nezdinde neredeyse yok etmiştir. Sol Parti’ye verilen oylardaki düşüşten hareketle, ‚toplumun sağa kaydığı‘ şeklindeki değerlendirmeler gibi; SPD ve Yeşiller’in oy artışını ’solun yükselişi‘ olarak yorumlamak da siyasetin ve toplumun gerçekleriyle örtüşmemektedir. Emekçilerin sorunlarının, hoşnutsuzluğunun artışı toplumsal realitenin bir yanı iken; emekçi halkın sorun ve talepleri temelinde bir mücadeleyi örgütleyebilecek siyasi bir odağın olmayışı da ülkenin diğer bir gerçekliğidir.

TOPLUMSAL MUHALEFET BEKLENTİYE SOKULMAYA ÇALIŞILACAK

3- Çalışma ve sosyal alanda toplumun geniş kesimlerini kapsayan öfke, hoşnutsuzluk ve birikmiş sorunlar, (şimdiye değin ne kadar güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine dönüşüp dönüşmediğinden bağımsız), hangi renkte olursa olsun kurulacak koalisyon hükümetinin politikalarında mutlaka gözetilecek bir gündem olacaktır. Ciddi bir emperyalist rekabet içinde olan, dış politikada daha etkin hamlelere ihtiyaç duyan Almanya’da sermaye partileri, ülke içinde toplumsal hareketin ayağına dolanmamasını gözetecek; buna bağlı olarak sözkonusu sosyal problemleri çözmek üzere değil ama bunlardan etkilenen kesimleri olabildiğince beklentiye sokmak ve kısmen dindirmek için çaba sarfedecektir. Başta işçi hareketi ve sendikaların konumu olmak üzere, toplumsal muhalefetin (hafife alınmayacak hareketlilik göstermesi ve potansiyel içermesine rağmen) çok güçlü olmadığı düşünüldüğünde, kurulacak sermaye hükümetinin bu konuda bazı avantajları olsa da, işçi ve emekçileri, çevre sorununa, demokratik hak ve özgürlüklere duyarlı toplumsal kesimleri ne kadar oyalayabileceği önümüzdeki yakın dönemin siyasi gündemi olacaktır.

HALKIN TALEPLERİ ANCAK MÜCADELEYLE HAYAT BULABİLİR

4- İster üçlü, isterse SPD liderliğinde büyük koalisyon şeklinde kurulacak yeni hükümet, belli bir dönem beklenti yaratma ve oyalama imkanlarına sahip olsa da, belirleyici olan, işçi ücretleri, iş güvencesi, emeklilik, çevre, özgürlükler, konut sorunu vb. talepler konusunda toplumsal mücadelenin yaratacağı baskı olacaktır. Uzun yıllar boyunca emekçi halkın sorunlarını, çalışma ve yaşama koşullarını arttıran sermaye partilerinin ikisi ya da üçünün kuracağı hükümetten bu sorunları çözmesini beklemek elbette hayaldir; temsilcisi oldukları sermaye kesimleri açısından onların başarısı, halkta biriken öfke, hoşnutsuzluk ve tepkilerin güçlü bir mücadeleye ve harekete dönüşmesini ne düzeyde dindirip, erteleyebilecekleri olacaktır. Bir yandan sermayenin ulusal ve uluslararası düzeydeki beklenti ve çıkarlarını temsil ederken bir yandan da emekçi halk kesimlerinin tepki ve beklentilerini dindirip oyalayabilmek, yeni oluşacak hükümetin oldukça zorlanacağı bir çelişki ile görev başına geleceğine işaret etmektedir. Elbette bu, sadece kurulacak hükümetin siyasi becerisine bağlı değildir; başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin, ilerici güçlerin ve toplumsal muhalefetin, kendi taleplerinin arkasında ne oranda durabileceği ile ilgilidir.