‚Auf nach Almanya‘

SEMRA ÇELİK

Yönetmen Gülsel Özkan, Türkiye-Almanya işgücü sözleşmesinin 60. yılında “Auf nach Almanya” adlı bir belgesel hazırladı. Film, Almanya’daki toplumsal çalkantıların göçmenler üzerindeki etkilerini gözler önüne seriyor.

Bugün Almanya’da yaklaşık üç milyon Türkiye kökenli insan yaşıyor: Türkler, Kürtler, Ermeniler, Sünniler, Aleviler, Hıristiyanlar… Bunların yaklaşık yarısı şu anda Alman vatandaşlığına sahip. Birçoğu burada doğdu ve büyüdü. Onlar artık sadece işçi ve hizmet sağlayıcı değil, aynı zamanda girişimciler, politikacılar, sanatçılar, bilim adamları. Filmde, sözde “birinci kuşak”ın temsilcileri “dördüncü kuşak”ın temsilcileriyle buluşuyor. Eski FC Bayern oyuncusu Hamit Altıntop, politikacı ve Federal Liyakat Haçı sahibi Dr. Lale Akgün, Bochumlu bilim insanı Prof. Onur Güntürkün, yazar ve şair Molla Demirel, öğretim görevlisi ve editör Berin Uyar, kabare sanatçısı Özgür Cebe, besteci ve müzisyen Mikail Aslan, eğitimli terzi Filiz Taşkın ve Münih lisesi öğrencisi Kubilay Toptal’la röportajlar yapılıyor.

Birinci kuşak için asıl güdü tekrar tekrar ertelenen dönüş iken, ikinci kuşak Almanya’da doğmuş olmalarına rağmen kendilerini ne Türk ne de Alman toplumunun bir parçası hissettiler. Üçüncü kuşakta, eğitim, büyüme olanakları ve kişisel özgürlük açısından tüm fırsatlar açıkken dördüncü kuşağın temsilcileri, sürekli olarak “köken” sorulmadan nihayet “normal” ve “Alman” olarak kabul edilmeyi umuyorlar.

Filmi üzerine Gülsel Özkan’la görüştük.

Filminiz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bilindiği gibi 1961 yılında Türkiye-Almanya arasında işgücü sözleşmesi söz konusuydu. Türkiye’den sürekli insanların buraya gelmesi isteniyordu ve bu istekden dolayı başlangıçta, kendi ülkesinde çalışabilecek, kendi ülkesine katkı sunabilecek insanlar buraya gelmeye karar verdiler. Bu insanlar, Almanya’da o dönemdeki ekonomik mucizeye temel attılar. Almanya’nın bugünkü konuma gelişinin bir nedeni yabancı işçilerdi. Gelenler vasıflı işçilerdi ama çoğu kendi mesleğinde çalışamadı. Fabrikalarda, atölyelerde işçi olarak çalıştırıldılar, kötü şartlarda çalıştırıldılar, yurtlarda çok kötü şartlarda kaldılar. Bürokratik sorunlar, dil sorunları, birçok sorunlar vardı. Sistem olarak baktığımızda, insanları köle gibi çalıştırma sistemiyle giriş yapıldı. Ancak bu koşullarda gelen yabancılar bu ülkeye neler getirdi, iki taraflı neler değişti ben onları konu aldım. Örneğin yabancı işçiler gelmeseydi Almanya’da ekonomik durum bu hızla gelişemezdi, bunu filmde arşiv malzemeleri ve konuşmacı Almanlarla sergiledim. Bunlardan biri o dönemin iş ve işçi bulma kurumu sorumlularındandı. O; “Biz yabancı işçileri getirmeseydik, şimdiki refah toplumumuza erişemezdik.” diyor. Örneğin haftalık çalışma süresinin kısaltılmasını başaramazdık, yani yabancı işçiler tam gün, gün ve gece çalışırken, fazla mesai yaparken Alman işçiler haftalık çalışma sürelerini kısaltabildiler, çok farklı bir yaşam standartına eriştiler. Bu benim için önemliydi; yabancı işçiler sayesinde ne gibi şeyler değişti, işçiler açısından neler elde edildi, refah toplumunda nereye varıldı. Enteresan olarak şimdi de bakım sektöründe 400 bin vasıflı yabacı işçiye ihtiyaç olduğu söyleniyor. Tabi şimdi “misafir işçi” deneyimlerinden getirilen insanların teşvik edilmesi, dil öğretilmesi, topluma entegre edilmesi, kabullenilmesi gerektiği öğrenildi. Halbuki konuştuğum bir Caritas görevlisi, o zaman da bu insanları kabullenmemiz, bir göç toplumu olduğumuzu kabul etmemiz gerekir tartışması sürdürüldüğünü söylemişti ama göç toplumu olunduğu çok geç kabul edildi. Türkiyeliler burada dört kuşaktır yaşamasına rağmen hala kökenleri soruluyor. Tabi sadece Türkiyelilerin değil tüm göçle buraya gelen insanların burada doğanlarına, dış görünüşleri farklıysa, bu soru soruluyor. Hala eşitliğe erişmiş değiliz. Pratikte hala buranın bir göç ülkesi olduğu kabul edilmiş değil.

Odaklandığınız konular nelerdi?

Bu nedenle filmimdeTürkiye kökenli işçilerin neleri değiştirdiğine odaklandım. İkinci olarak Almanya’da, medyada klişe bir Türkiye, Türkiye kökenli tablosu var. Türkiye’den gelen herkesin aynı olmadığına, Türkiye’den gelen herkesin Türk ve Müslüman olmadığını göstermek istedim. Burada yarım milyondan çok Alevi, Ermeni ve diğer etnik kökenden Türkiyeliler yaşıyor. Türkiye’yi Türkler ve Müslümanlar olarak tanımlamanın yanlış olduğunu göstermeye çalıştım. Üçüncü olarak da insanlarla kabullenilme ve toplumun geleceği üzerine soruları konuştum. Bir taraftan arşiv materyalleriyle bir dönemi anlattım, Örneğin işçi getirilmesinin durdurulması, petrol krizi ve işçi getirilmesinin yasaklanması arasındaki bağlantı, Doğuluların Doğu Bloku’ndan gelen insanların mültecileri, Türkiye kökenlileri rakip olarak algıladıkları için ırkçılığı, ırkçı saldırıları artıran duvarın yıkılması… Bu dönemleri arşiv materyalleriyle filmime aldım ve toplum için, birlikte yaşam için avantaj ve dezavantajlarını ortaya koymaya çalıştım. Ortak deneylerden hangi dersler çıkarılabilir ve ortak bir gelecek nasıl kurulabilir?

Görüştüğünüz kişilerden böyle öneriler getirenler oldu mu?

Bazı şeylere çok dikkat etmek lazım. Ben böyle bir deneyi Karlsruhe’deki bir müzisyenle yaşadım: Gitar çalan bir Alman, saz çalan bir Türkiye kökenli ve darbuka ve diğer vurucu çalgılarla katıldığım bir müzik grubumuz vardı. Değişik yerlerde konserler verdik. Saz çalan arkadaş hem türkü söylüyor hem de şiir vb. okuyordu. Okudukları şikayet ve acı dolu olduğundan abes geldi ama fazla dikkatimi çekmedi. Bir konserden sonra yaşlı bir Alman yanımıza geldi, yargıç olduğunu, meslek yaşamında kimseyi yerli yabancı oluşuna göre yargılamadığını, okunan şiirlerin Almanlarla ilgili genelleme yaptığı için kendisini rahatsız ettiğini söyledi. Şiirlerin bana ait olmadığını söyledim, adama hak verdim. Sonra da saz çalan arkadaşa,”Şiirlerinde bizi hep kurban yerine koymuşsun, Almanları hep çile çektiren göstermişsin,pozitif yanlarını hiç göstermiyorsun.” dedim. Kabul etmeyince ben de gruptan ayrıldım. Bu örnekte belirtmek istediğim, bu ülkede yaşıyoruz diye her kötülüğü yabancılığa bağlamak, kendimizi bir kenara koymak doğru değil. Tabi ki bazı faktörler yabancılık, ırkçılıkla ilgili ama bazı şeyler de kişilerin kendi elinde.

Türkiye kökenlilerin buralı olma sürecindeki tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Toplumsal olarak kendini dışlamanın da bir rolü var. Bir tarafta Alman toplumu, önyargılar olduğu için çocuklarına, onlar Türkiye’den geliyor, onların çocuklarıyla oynama diyebiliyor. Irk ayrımını zaten çocuklara aileler taşıyor. Çocuklar bu şekilde doğmuyorlar, ailede toplumda öğreniyorlar. Hani baba çocuğuna sizin okulda yabancı var mı diye soruyor, çocuğun cevabı, bizde yabancı yok, çocuk var şeklinde oluyor. Diğer tarafta da diğer korku ve önyargılar var.

Soruyu baştan sorduk: Bu insanlar ileride Alman toplumunun bir parçası olabilecekler mi? Almanım diyebilecekler mi? Benim amacım topluma normalliği kazandırmak, önyargıları yıkmak için yapılabilecekler. Olumlu örnekleri öne çıkarıp, bu yönde insanların teşvik edilmesi röportaj yaptığım insanların da isteği. 45 dakikada bunu ne kadar verebildim bilemiyorum. Sonuç olarak göç sürecinde zorluklar yaşadık ama güzellikler de yaşadık. Toplumsal olarak olaya iki açıdan da bakmamız gerekiyor. Umarım filmim bu mesajı verip gelecekte buralı olunup olunmayacağını sorgulatmıştır.