’60 yılı kavgalarla birlikte düşünüyorum‘

DİLAN BARAN

Yazar Mesut Bayraktar ile Aydın romanı ve 25 Kasım’da Hamburg’da sahnelenecek Misafir İşçi Monologları üzerinden Türkiye-Almanya İşgücü Sözleşmesi’nin 60. yılı üzerine görüştük.

Alman-Türk işgücü anlaşması 30 Ekim 2021’de 60. yılını kutlayacak. Bu sizin için ne anlama geliyor?

Yıldönümünü kutlamak için hiçbir sebep yok. Genel olarak, yöneticilerin devlet adamı formasyonuyla tokalaştığı ve duruma göre gülümsemeye ya da yas tutmaya çalışan burjuva politikacıların yüzlerinin her yerde görülebildiği yıldönümlerini nadiren düşünürüm. Mücadeleler açısından düşünüyorum. Anlaşmayla ilişkilendirdiğim ilk şey, yöneticiler ve tüccarlar arasında yapıldığı. İkincisi, milyonlarca genç insanın isimsiz umudu. Ve yalnız bedenler.

Yalnız bedenlerle ne demek istiyorsunuz?

Helmut Kohl yüzünden annem ağabeyimle Almanya’ya gelemedi. Karadeniz’de bir köyde yapayalnız ve yoksulluğa terk edilmiş olarak toplam yedi yıl beklemek zorunda kaldı. Eşi Almanya’daydı. Ailelerin yeniden bir araya gelmesini zorlaştıran ve 1993’te uygulamaya giren sığınma hakkıyla ilgili ırkçı reformu hazırlayan 1983 tarihli Geri Dönüş Yardımı Yasası’ndan bahsediyorum. Türkiye’den işçi göçü söz konusu olduğunda, çoğu kişinin aklına tek hatta ilerleyen başarı öyküsü geliyor. Bunun bir yalan olduğu açık. Annelerimizin, babalarımızın, büyükannelerimizin ve dedelerimizin yaşam bağlamlarından koparılıp Almanya’da tecrit altında yaşadıklarından hiç bahsedilmiyor. Annemle babamın o dönemden kalma fotoğraf albümünü karıştırdığımda, “yurt” ve “ev” denilen yeraltı mezarlarını andıran yerlerde yaşayan anne babası olmayan gençler görüyorum. Bedenlerinin tek bir amacı vardı: Harap olmuş bir ülkeyi yeniden inşa etmek için sömürülmek. Bu bedenlerin dokunulmak istemeleri, sosyal güvenliğe, sekse ve bilgiye susamış olmaları, pek çok ihtiyacın bastırılmış olması onları yalnızlaştıran şeydi. Bu yalnızlık siyasi olarak istenmekteydi.

1980’lerden bahsediyorsunuz. Unrast Verlag’ın yayımladığı son romanınız Aydın’da, 1982’de Almanya’ya gelen ve 1991’de Türkiye’ye sınır dışı edilen amcanızın göç hikayesini bir yeğeninin gözünden anlatıyorsunuz. Romanın altyazısı „Reddedilmiş Bir Yaşamı Hatırlamak“, sözünü ettiğiniz yalnızlığı mı anlatıyor?

Evet, ama sadece onu değil. Amcam öldükten hemen sonra roman yazmaya başladım. Çok erken, 2019’un sonlarında kanserden öldü. Onu ne zaman görsem, Almanya’daki yaşamla ilgili her ayrıntıyı bilmek isterdi ve konuştuğunda hep burada geçirdiği dokuz yılı anlatırdı. Öldüğünü öğrendiğimde, keder, acı ve öfkeye boğulmuştum. Buna şaşırdım, ta ki bunun nedeninin biyografik öncesi köklerimden bir kökün daha koparılması olduğunu anlayana kadar. Almanya’daki dokuz yılını, ailemle yaptığım sohbetler, fotoğraflar, depolanmış anılar ve edebiyat araçları yardımıyla yazmaya başladım. Sadece Türkiye’ye arabayla seyahat ederken tanıdığım biriyle buluşmak için bu dili kullanmak istedim. 1980’lerin “misafir işçi” tarihinde bir dönüm noktası olduğu geldi aklıma.

Ne şekilde?

Beylik metafora bağlı kalmak istiyorsanız, ilk nesil “misafir işçiler” aslında sadece Türkiye’ye getirmek için para kazanmak istediler, bu da onlar için traktör ve Türk sermayesi için döviz almak anlamına geliyordu. Burada da siyasi bir varlıkları yoktu. İki kol ve iki bacaktan oluşan bedenlerdi. Türkiye’deki burjuvazi için, Almanya ile yapılan anlaşma, sokaklardaki toplumsal baskıyı frenlemek için işe yaradı ve Almanya’daki burjuvazi ise, Marshall Planı’ndan alınan kredi sermayesini canlı bir çalışma ile şişirmek için işçilere ihtiyaç duyuyordu. Ne de olsa Hitler Gençliği veya Reichswehr’de neredeyse bütün bir nesil genç Alman işçisi topyekün savaşta yok edildi. Dedem de dahil olmak üzere ilk neslin çoğu Türkiye’ye döndü. Ancak, oğulları ve kızlarında durum farklıydı. Vatanseverlik korkusu üzerine inşa edilmiş ve bir dizi askeri darbeyle tekrar tekrar sarsılan bir cumhuriyete geri dönemediler ve dönmek istemiyorlardı. Ancak sermaye birikimi döngüleri planlarını engelledi: 1973’teki ilk petrol krizi, ardından işçi alımının dondurulması, 1970’lerin grev dalgası, 1979/80’deki ikinci petrol krizi, Helmut Kohl hükümeti, açık ve silahlı ırkçılık, sağın yükselişi, Duisburg-Wanheimerort’taki saldırı. Bunların hepsi 1980’lerde ya o/ya da diğerine dönüşen bir gelişmenin anlarıdır. Bu yolla“misafir işçiler”e şantaj yapıldı. Birçoğu gitti, çoğu kaldı, ebedi misafir efsanesi yalanlandı ve ardından duvarın yıkılması geldi, göçmen işçiler için her şeyden önce Mölln, Solingen, Rostock-Lichtenhagen, NSU cinayetleri anlamına gelen karşı devrim zafer kazandı. Rüya bitmişti. Sonra, benim kuşağım, korkutulmuş, ama korkusuz, hayal kırıklığına uğramış, ama etkilenmemiş, artık tamamen Türk değil, tamamen Alman olan üçüncü kuşak geldik.

„Misafir İşçi Monologları“ adlı oyununu da yazdınız. Prömiyer 25 Kasım 2021’de Deutsches Schauspielhaus Hamburg’da gerçekleşecek. Oyununuz neyi anlatıyor?

Her şeyden önce, Almanya’nın yakın tarihinin belirli bir bölümünü, ırkçılık karşıtı aydınlatmanın bir parçası olarak anlatıyor. Çoğu durumda, bu bölüm vicdan azabı ile sessiz tutulur. Monologlar, toplumsal utanç karşısında sessiz kalan marjinalleştirilmiş olanı ifade ederek bir başarı öyküsü masalını korkusuzca kırmak istiyor. Göçmen deneyimlerinin perspektifinden kapitalist gerçeklikle ilgili. Almanya’daki göçmen emeğinin tanınmasıyla ilgili. Sağa kaymaya ve ırkçılığa sınıf olarak karşı çıkmayı hedefliyor.

Hangi hikayeler anlatılıyor?

Örneğin, “misafir işçilerin” Alman işçi sınıfının bir parçası olduklarını açıkça belirttiği, Ağustos 1973’te Köln’deki altı günlük grevde olanlar. Genç bir anne, Helmut Kohl yüzünden Almanya’daki eşinin yanına gelemediğini anlatıyor. Bir işçi kadın, artık ataerkil erkekliğin kuşatmadığı hayatını kendi elleriyle yarattığını gösteriyor. Son olarak, bir Alman kadın büro memuru, Türkiye’den genç bir işçiyle ilk büyük aşkını hatırlıyor. Monologlar insanları sadece iktidardakilerin nesneleri ve kurbanları olarak değil, hayatlarının öznesi olarak gösteriyor.

Daha başka yerlerde de gösterilecek mi?

Evet, çünkü Monologlar emekçilere ve ezilenlere ait olmak zorunda.

Çeviren: Semra Çelik