60 yıllık kutuplaştırma ve istismar

Foto: Pixabay

TONGUÇ KARAHAN

Türkiye’den Almanya’ya 60’lı yıllarda önce onbinler, sonrasında yüzbinler haline süren işçi göçü ilerleyen yıllar içinde 3,5 milyonu bulan ciddi bir topluluğun oluşumuna sahne oldu. Ne var ki bu göçün tarihi aynı zamanda, gerek devlet eliyle gerekse din ve milliyetçilik motiflerini kullanan çeşitli siyasi akım ve örgütler eliyle yürüyütülen kutuplaştırma ve istismar politikalarının yarattığı tahribatın da tarihi oldu.

Çok sayıda Avrupa ülkesinin nüfusunu geride bırakacak denli bir hacime sahip olan bu topluluğa, hem ekonomik hem de siyasi bakımdan sömürülecek, kontrol altında tutulacak bir pazar olarak yaklaşan bu çevrelerin göç tarihi boyunca peşinden koştuğu Almanya’da “küçük Türkiye” yaratma hayalleri, Türkiyeli göçmen işçilerin sırtında kuşaklar boyu taşıdığı ve taşımaya devam ettiği ciddi bir yük oldu.

EKONOMİK İSTİSMAR

60’lı ve 70’li yıllar boyunca artarak devam eden işçi göçü, Türkiye’yi yönetenler için, bir yandan ülkedeki işsizlik yükünü azaltması, bir yandan da büyük döviz ihtiyacı nedeniyle iki açıdan sevindirici ve iştah kabartıcı bir imkan olarak görüldü.

Siyasi iktidarlar bu potansiyeli değerlendirmek üzere, 60’lı yıllardan itibaren Türkiyelilerin maddi birikimlerini Türkiye’ye çekmek için hala devam eden, ısrarlı ve çok yönlü bir çaba içinde oldular.

Kimi zaman “gurbetçi işçiler” için şirketler, kooperatifler vb. kurularak, onların tasarrufları, sonu iflasla biten yatırımlara dönüştürüldü; kimi zaman emeklilik sigortası konusunda özel uygulamalar yürürlüğe konarak Türkiye’den de emekli olma imkanları sunuldu ya da merkez bankasında yüksek faiz vaadiyle hesap açtırmaları teşvik edildi. ‚Bedelli askerlik‘ uygulaması da hükümetlerin ‚döviz avcılığını‘ ve ‚gurtbetçileri yolunacak kaz‘ olarak gördüğünün bir başka örneği oldu.

‚Gurbetçi dövizi‘, devlet kurumları dışında ‚İslamcı şirketler‘ ve ‚İslamcı dernekler’in de hedefi oldu ve kar payı vaadiyle Almanya vd. Avrupa ülkelerindeki Türkiyeli göçmenlerin milyarlarca euroyu bulan birikimleri, bazen de yardım ve bağış biçiminde alenen dolandırıldı, iç edildi.

Türkiyeli işçileri ‚döviz deposu‘ olarak gören hükümetler, cemaatler ve milliyetçi-dinci siyasi akımlar, göçün ilk yıllarından bugüne değin, bu potansiyeli sömürmek için adeta yarışa girdiler. Bu ekonomik istismarın öne çıkan propaganda motifleri ise doğrudan ideolojik ve siyasi bir içerik taşıyordu: “Anavatana, Türk milletine ve İslam davasına destek olmak!”.

SİYASİ İSTİSMAR

Türkiye kökenli göçmenleri asıl mağdur eden ve kalıcı hasarlar yaratan müdahele ise idelojik-politik alanda gerçekleşti.

Almanya ve Avrupa’da yaşamakta olan Türkiye kökenli göçmenlere yönelik olarak gerek devlet ve hükümetler gerekse de inanç ve etnik köken siyaseti yapan akımlar-örgütler eliyle yürütülen bu idelojik ve politik müdahelenin iki temel dayanağı bulunuyor: Din ve milliyetçilik.

Hem siyasi iktidarlar hem de dinci-milliyetçi örgütler, bu iki hassas konu üzerinden dozu giderek artan sistematik bir çalışma sürdürdüler.

AVRUPALI DEVLETLERİN GÖÇ POLİTİKALARI DİNCİ-MİLLİYETÇİ ÖRGÜTLERİN İŞİNİ KOLAYLAŞTIRDI

Bilmedikleri bir ülkede yeni bir hayat kurmanın zorluklarını yaşayan göçmenlerin sahip olduğu korkular, ihtiyaçlar ve problemler, doğal olarak onları etkiye açık hale getirmekteydi. Alman devletinin ve hükümetlerinin izlediği yabancılar politikası ise, onları Alman sanayisinin çıkarlarına hizmet eden ’salt işgücü‘ olarak görmeye dayanıyor ve sosyal-kültürel varlıkları gözardı ediliyordu. Ve bu durum daha göçün ilk yıllarından itibaren, göçmenleri dinci ve milliyetçi akımların kucağına ve etkisine terketmek anlamına gelecekti.

Resmi kurumlar ve dini-siyasi akımlar Avrupalı devletlerin göç politikalarının yarattığı hasarları sonuna kadar kullandılar ve Türkiyeli göçmenlerin “dilini, dinini, milli kimliğini ve kültürünü unutturmamak” adına camiler, dernekler kurmaya yönelerek, “anavatanla bağları sürekli diri tutan” çok yönlü bir çaba içinde oldular.

Bu çaba ve müdaheleler o kadar yoğun ve Alman hükümetlerinin entegrasyon-göç politikası o derece hoyrattı ki, 70’li 80’li yıllara gelindiğinde, başta dinci ve milliyetçi akımlar olmak üzere Türkiye’deki tüm siyasi hareketler ve gündemler, artık Almanya’nın kalıcı bir parçası haline gelmiş olarak burada yaşasalar da, Türkiyeli göçmenlerin siyasi, sosyal ve kültürel hayatında belirleyici yer tutar hale gelmeye başlamış; adeta Almanya’da hem siyasi hem kültürel bakımdan ‚küçük bir Türkiye‘ oluşmuştu.

60 yılı bulan göç sürecinde Türkiyeli göçmenler elbette doğal bir değişim de yaşadılar; misafirlik kalıcılığa evrilirken, içinde yaşadıkları toplumla bağları gelişti ve yeni özellikler kazandılar. Ancak göçün başından itibaren dini ve milli değerler temelinde izlenen idelojik-politik müdaheleler, önyargıları, korkuları, içe kapanmayı arttıran ve içinde yaşanılan toplumla kaynaşma düzeyini sürekli aşağı doğru baskılayan özelliğiyle, bu sürecin ayrılmaz bir parçası olarak varlığını sürdürdü; ‚paralel dünyalar‘ ve ‚yeni tipte gettolar‘ oluşmasına hizmet etti.

AKP’NİN ‚DİASPORA POLİTİKASI‘

Türkiye kökenli göçmenlere yönelik Türk-İslam motifli propaganda ve örgütlenme, elbette AKP ile başlamadı. Göçün en başından beri, bu hem bir devlet politikası hem de birçok siyasi parti ve cemaatin faaliyetleri olarak süregeldi.

Ama AKP’nin iktidara geldiği 2002’den itibaren bu müdahele, daha profesyonel, daha cüretkar ve daha etkin bir hal aldı. Hükümet olmanın avantajlarını da kullanan AKP, Almanya ve Avrupa’da yaşamakta olan Türkiye göçmenlerin dini, siyasi, kültürel hayatına daha agresif dokunuşlar yapmaya; camiler cemaatler içindeki bağlarını devlet olanaklarıyla birleştirerek, “Türkiyeli göçmenleri sahiplenme”, siyasi lobi malzemesi yapma ve içinde bulundukları ülkelerin iktidarlarına karşı bir koz olarak kullanmaya yöneldi.

Avrupa’daki Türkiye kökenli göçmenlere daha aktif ve daha agresif müdahele etme konusunda adımlar atan AKP, Türkiye’de izlediği siyasi kutuplaştırma politikasını Avrupa’ya taşımasıyla da dikkat çekti. İletişim ve internet teknolojisindeki gelişmenin de sağladığı altyapıyla, Türkiye’deki siyasi gündem ve çekişmeleri Avrupa’daki Türkiyelilere daha fazla taşıyan AKP, Türkiyeli göçmenleri inanca, mezhebe, etnik kökene göre ayrıştırırken; ırkçılık, İslamafobi veya yabancı olmaktan kaynaklanan kimi problemler konusunda Türkiyeli göçmenlere ’sizin arkanızda biz varız, sahipsiz değilsiniz‘ propagandasına girişerek, onları daha fazla içe kapanmaya, yerli topluma karşı önyargılarını daha da körüklemeye yöneldi. (Seçim sandıklarını Avrupa ülkelerine taşıyarak, daha önce 100-150 bin Türk vatandaşının oy kullandığı seçimleri, bir milyona yaklaşan sayıda vatandaşın katıldığı, hararetli miting ve seçim toplantılarına sahne olan siyasi bir aktiviteye dönüştürdü.)

GÖÇMENLER ÜZERİNDEKİ İSTİSMARIN SONU YOK MU?

Her ülkedeki göç tecrübesi göstermektedir ki, yerli ve göçmenler arasındaki entegrasyon ve kaynaşma uzun ve zorlu bir süreçtir. Ancak dönemsel gerilemeler, geciktirici-zorlaştırıcı müdaheleler olsa da gelişmenin yönü ve hayatın akışı, göçmenlerin, geldikleri ülke ve toplum içinde “erimeleri”, ona ayak uydurmaları ve benzemeleri yönündedir.

Din, kültür gibi alanlarda bunun çok daha uzun dönemleri kapsayacağı ortadadır. Ama siyasi faktörlerin ve dönemsel siyasi rüzgarların etkisiyle oluşan olağanın ötesindeki içe kapanmalar, kutuplaşmalar ve bölünmüşlük, göç sürecinin aşılamaz karakteri ve kaderi değildir.

AKP’nin bu süreci zorlaştıran ve sancılı hale getiren müdahelelerinin de bir ömrü vardır. Ve bu etkinin boşa çıkması, bir başka siyasi-toplumsal etkenin devreye girmesiyle yakından ilgilidir.

Bunların başında hala büyük çoğunluğu işçi, emekçi olan Türkiye kökenli göçmen kitlesinin yerli işçi sınıfı ile daha derinden bütünleşebilmesi ve iki taraf açısından da tek bir sınıf oldukları gerçeğini anlaşılmasını sağlayacak adımları hızı ve derinliğidir. Aynı fabrikada çalışmak, aynı semtte oturmak bunu kendiğiliğinden otomatik olarak beraberinde getirmeyecek; ortak ihtiyaçlara, ortak çıkarlara ve ortak bir kadere sahip bir sınıf olduklarını hem yerli hem de göçmen işçiler açısından bilince çıkaracak politik girişimlerin düzeyi belirleyici olacaktır.

İkincisi ise, yerli toplumda ırkçılığa, ayrımcılığa ve sağ popülizme karşı direncin ne kadar güçlü olacağıdır. “Bu toplum, bu ülke bizi dışlamıyor; ayrımcılığa ve milliyetçilliğe karşı bizi kucaklıyor”

hissiyatını güçlendirecek olan bu etki, AKP gibi milliyetçi-ayrıştırıcı akımların en önemli panzehiri olacaktır. Çünkü AKP gibi akımların beslendiği temel kaynaklardan biri, göçmenlerdeki bu dışlanmışlık hissidir.

Bölünmüşlüğün ve içe kapanmanın azalmasını sağlayacak üçüncü faktör de, yerli ve göçmen toplumun ortak toplumsal sorun ve gündemler üzerinde ne ölçüde ortaklaşabileceğidir.

Bu olduğu ölçüde Türkiyeli göçmenlerle yerli toplum arasındaki ortaklık daha da güçlenip ete kemiğe bürünebilecek; Türkiyeli göçmenlerin kendi arasında inanca, mezhebe, etnik kökene ve Türkiye kaynaklı gündemlere bağlı kutuplaşma ve kamplaşmaları da zayıflayabilecektir.