Almanların gözüyle göçün 60. yılı

DERYA ALTUNYURT

Paul, 1934 yılında Essen’de doğmuş ve çocukluğunun bir kısmında İkinci Dünya Savaşı’na şahit olmuş. 1971‘den 1997’ye kadar Revierpark Nienhausen’da yöneticilik yapmış. Revierpark Nienhausen Gelsenkirchen’de bir zaman değerlendirme parkı. Bu şehirde özellikle göçmen kökenliler yoğun yaşıyor. Maden ocaklarından dolayı da Zonguldak yöresinden yoğun bir göç almış. Günümüzde, Almanya’nın en fakir şehri. Çok sayıda göçmen yaşıyor ve Almanlar bir an önce buradan kaçmak istiyor.

Thorsten, benim komşum ve ricam üzerine yaşı nedeniyle kulakları ağır işiten Paul’ü arayıp röportajdan bahsetmiş. Paul, telefonda sadece “Zeche Carl” ve “saat 19:00“u” anlamış.

Paul’ün ilk cümlesi: “Neden buluşacağımızı anlamadım, beni ne bekliyor onu da bilmiyorum ama Stauder içerek bu durumu atlatabilirim diye düşündüm” oldu.

“SADECE SELAM VERİYORUM”

İlk sorumu Paul’e yönelterek, Almanya’ya gelen misafir işçiler hakkında ne düşündüğünü, onlarla ilk karşılaşmasını, paylaştıklarını ve kısaca o dönemi anlatmasını istedim.

Paul, ticaretle uğraştığını söyleyerek şöyle devam etti: “Bence Almanya’ya misafir işçilerin gelmesi doğru bir karardı. Almanya’nın işçiye ihtiyacı vardı. Yöneticilik yaptığım yerde acil bir şekilde temizlik işçisi arıyor ama bulamıyorduk. Özellikle günde 4 saat çalışacak ev hanımlarına ihtiyaç vardı. İşçi bulmak çok zordu. Daha sonraları bulduklarımız da Türk değildi. Çünkü yöneticilik yaptığım yer bir dinlenme tesisiydi, yüzme havuzu ve sauna vardı. Orada Türk işçiler çalışmak istemiyordu zaten bu tesise Türkler de gelmiyordu.

Ama büyük bir salonumuz vardı. Türkler orayı nişan ve düğün için kiralıyorlardı. Beni de bir düğüne davet ettiler. Gelini Türkiye‘den birisiyle sözlemişler, yani damat Türkiye’den gelmeydi. Kalabalıktı, oynarken durmadan para saçıyorlardı. Benim için ilginç bir tecrübeydi.

İşletmenin büyük bir parkı vardı. Türkler orada mangal yapıyor ama ne yazık ki çöplerini de orada bırakıyorlardı. Bundan dolayı devamlı şikayet geliyor, bize sorun yaşatıyordu. Bu sorunu çözmek için parkın arka tarafında bir mangal yeri oluşturduk ve orası hala mangal alanı olarak kullanılıyor. Buraya mangal yerinden ve parktan sorumlu bir Türk çalışan aldık. Adı Hafız’dı. Hafız, parkta Türklerin aralarında sorun çıktığında müdahale etmekten ve mangal alanında herşeyin kuralına uygun olmasını kontrol etmekten sorumluydu. Türkleri parkta gözlemlediğim zaman farkettim ki, onlar için orası memleketlerinden bir parçaydı sanki.

Benim göçmenlerle yüzyüze bir ilişkim olmadı. Günlük yaşamımın içinde olmadılar. Almanya’ya misafir işçilerin geldiğinin bilincindeydim ama onlarla hayatı paylaşmıyordum. Aslında hala da öyle. Onlardan rahatsız olmuyorum, görürsem selam veriyorum ama o kadar. Altenessen semtinde Katolik Klisesi’nde çalışıyorum. Bu semtte yapılan bir camiyi 90’lı yıllarda ziyarete gittik. Bizi çok güzel ağırladılar. Biz de onları kliseye davet ettik. Gelenlerin hepsi erkekti. Şaşırdık. O gün bizim için ortak çalışma bitti. Arche Noah projesi çerçevesinde göçmen dernekleriyle bir araya gelmeye çalışıyoruz, ama maalesef hiç ilgileri yok. Katılanların da Almancaları iyi değil.“

Paul heyecanlı bir şekilde “bir şey hatırladım, anlatmak istiyorum“ diye ekliyor: “Ben ünlü bir Türkü tanıyorum. Futbolcu İlkay Gündoğan‘ın babası Stauder’de şofördü, annesi de Revierpark‘ta mutfakta çalışıyordu.”

Sohbete Thorsten ve Barbara‘yla devam ederken, Paul, çoktan Stauder birasını yudumlamaya başlamıştı bile.

“ÇOCUKKEN KORKARDIM”

Thorsten da göçü nasıl değerlendirdiğini şöyle dile getirdi:

“Geçenlerde bu konu üzerine annem ve babamla da konuştuk. Bizler için misafir işçiler vardı ve sadece, o kadardı. Onlarla görüşmüyorduk, ortak yaşantımız yoktu. Onların gittiği alışveriş mağazalarına gitmiyorduk. Ortak yerlerde buluşmuyorduk. Benim çocukluk, gençlik yıllarımda hiç Türk arkadaşım olmadı. Korkuyordum da onlardan, çünkü Türk gençleri kalabalık gruplar halinde dolaşıyorlardı.

O günlerde bir Türkün avukat, doktor ya da meclis üyesi olacağını düşünemiyordum bile, inanmıyordum da. Ama artık düşüncem değişti. Bence bu bir süreçti. Şimdi Türk “göçmen” arkadaşlarım da var. Göçmenler de hep kendi aralarında kalıyor, bizlerle görüşmüyorlardı. Almanya’da son 5-6 yıldır uyum gerçekleşiyor. Günümüzde Alman ve göçmen kökenli çocuklar beraber büyüyor. Bu çok önemli bir etken. Beraber büyümek, paylaşmak. Bu şekilde ortak alanlar çoğalıyor.

“İKİ TARAFTA DA DEĞİŞİM OLMALI”

Barbara ise göçmen sorununu biraz daha yakından yaşamış: “Benim kardeşim de Amerika’ya göç etti ve göçmenlerin burada yaşadığı sorunu bir Alman olarak Amerika’da yaşadı, yaşıyor. Buraya gelmesi için ikna etmeye çalışıyorum ama dönmek istemiyor.

Bence çok kültürlülük güzel bir şey, farklı diller ve kültürler. Birbirimizden öğrenebileceğimiz çok şey var.

Biz Almanlar, arkadaşlarımız misafirliğe geldiginde teker teker ’ne içmek istersin, ne yemek istersin‘ diye sorarız. Sizler ise, hemen mutfağa gelip, ’sana yardım edeyim, ne pişirelim, beraber yapalım‘ diyorsunuz. Benim için eskiden misafirin mutfağıma girmesi, beraber ’ne pişirelim‘ ya da ’sana yardım edeyim‘ demesi çok tuhaftı. Ama artık öyle algılamıyorum. Sizlere misafirliğe geldiğimde devamlı kadınların çalışmasını erkeklerin hiç bir şey yapmadan oturmasını doğru bulmuyorum. Bunun değişmesi gerekiyor. Başka bir sorun da küçük yaşta evlendirilen kız çocukları. Sizde de değişmesi gerekenler var, bizde de.”

Hepimizin hem fikir olduğu konu Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu çok geç kabul etmesi. Şimdi artık, farklı kültürlerdeki olumlulukları ön plana çıkarmanın, ortak yaşamı güçlendirmenin ve paylaşımları çoğaltmanın zamanı.