Emek, göç ve örgütlenme çabaları

Ali Çarman

Göçün 60. yılı konulu tartışmalar devam ederken kimi çevreler bazı gerçeklerin üstünü örtmeyi adeta iş edinmiş görünüyor: Almanya’da yaşayan 3 milyona yakın Türkiye kökenli işçi ve emekçinin (büyük çoğunluğun) çalışma koşulları, karşı karşıya bulunduğu zorluklar, normal bir hayat sürdürecek kadar gelirleri varmı-yokmu, emekli olanların durumları veya gençliğin geleceği gibi konular görülmek istenmiyor. Varsa yoksa ne kadar işveren olduğu ve yıllık ne kadar ciro elde ettikleri konu oluyor! Büyük bir gururla zengin ve sömürücü sınıfı anlatmaktalar.

Kapitalist toplum ve bu toplumun dokusundaki çelişkilerin, yaşananların temelini oluşturduğu gözardı edilmek isteniyor. Dolayısıyla niyetten bağımsız, ‚böyle gelmiş böyle gidecek‘ mesajı veriliyor. Onlar böyle davransa da, ‚çok söz yalansız-çok para haramsız olmaz‘ diye tabir edilen özdeyiş belleklere kazılmış bir kere.

Bu yazımızda göç süreci içinde emekçilerin örgütlenme çalışmaları içinde olanların çıkarmış olduğu bazı bildiri ve belgelere değinmek istiyoruz.

GREVDEKİ İŞÇİLERİN DESTANI

1978 yılında başlayan grevlerde Türkiyeli işçiler arasında elden ele dolaşan altı kıtalık bir şiir dikkat çekici. Bir sendikacı tarafından kalame alınan bu şiir, grevlerde aktif yer alan işçilere adanmış.

‘‘200 bin işçiyi kapı dışarı eden

Sermayenin lokavtı asla bizi yıldırmaz

Dünya emeği bizden yenilmez kollarımız

Hak almadan şu eller hiç bir işi kaldırmaz

Bir yürüyüş eyleriz karanlığı yararak

Yüzde sekiz zam gelsin ve şunu biliyoruz

Başarıya varırız zincirleri kırarak‘‘

SENDİKADAN İŞÇİLERE MEKTUP

Neckargemünd’de bulunan bir fabrikada (Walker KG) Türkiyeli işçiler sendikalarına Türkçe bir mektup yazarlar. 24 Mayıs 1974 tarihli mektupta, fabrikada aynı işi yapan işçiler arasında ücret farkı olduğu ve sendikanın buna karşı bir şey yapmadığı, bu nedenle de sendika üyeliğinden çıkacaklarını yazarlar. Bunun üzerine IG Metall sendikası Stuttgart şubesi Türkçe bir el ilanı yazarak bunun fabrikada topluca okunmasını ve sonra bir toplantı yapılmasını önerir:

“İşçi arkadaş! Binlerce kilometre öteden geldin Almanya’ya. Hoş geldin diyelim. Kimsin sen? Ne için geldin? İşçisin, emeğini satmaya geldin. Bunu biliyorsun. Öyleyse aramızda fark yok. Biz işçiyiz, sen de işçisin… Biz işçilerin haklarını savunan öz örgütümüzün adı Türkiye’de sendika, Almanya’da ise GEWERKSCHAFT’tır.

İşçi arkadaş, birlik olursak, omuz omuza verirsek haklarımızı daha güzel alırız. Elde edilen haklar gökten düşmedi kendiliğinden. Sendikalar sosyal atılımların ve ilerlemenin motoru gibidirler.

Sendikalar insanın insan tarafından sömürülmesine karşıdırlar. Sendikalar eşitlikten, adaletten ve kardeşlikten yanadırlar… Bir elin nesi var? İki elin sesi var!”

ÇOCUK PARASININ KESİLMESİNE HAYIR!

Türkiyeli işçilerin Almanya’ya ayak bastıkları andan itibaren yaşayarak öğrendikleri bir gerçeklik var ki, o da kendi hakları için örgütlenme, biraraya gelme ve mücadele etmekten gayri yollarının olmadığı. Bu temelde Almanya’nın onlarca şehrinde işçi dernekleri kuruldu. Dernekler kısa zamanda çoğalınca bu kez federasyonlaşma başladı.

İşte onlardan birisi de ATTF ’nin (Avrupa Türkiyeli Toplumcular Federasyonu). ATTF’nin, hükümetin çocuk paralarını kesme girişimlerine karşı yapmış olduğu açıklama ise şöyle:

“‘Çocuk paralarımızın kesilmesi sosyal haklarımızı budamak için atılmış ilk adımdır. Eğer bugün tehditlere boyun eğersek yarın aynı tehditlerle diğer haklarımız elimizden alınır. Baskı ve tehditlere boyun eğmeyeceğiz. Yerli-yabancı bütün işçiler için tam eşitlik istiyoruz.”

20 Ekim 1974’de Almanya’nın başkenti Bonn’da yapılan eyleme binlerce Türkiyeli işçi katılarak çocuk paralarının kesilmesine ‚hayır ‚ der.

İŞ KAZASINA KURBAN GİDENLER

Göçün 60. yılı konusunda ağzını her açanın ilk kullandığı cümlelerden birisi, ‚göçmen işçilerin en ağır işlerde en zor koşullarda çalıştığıdır‘, ki doğrudur da. Böylesine gayri insani koşullarda çalışılınca kayıpların olması da kaçınılmaz olur.

Göçün 60 yıllık tarihinde ne kadar göçmen işçi madenlerde ve fabrikalarda iş kazasına kurban giitti acaba? Başlı başına araştırma konusu olacak bu alanda iki örnekle yetinelim şimdilik.

Bilefeld DİDF üyelerinin Aralık 1983’de çıkarmış oldukları “Habip Doğan’nın ölümünden THYSSEN patronları sorumludur” başlıklı bildiride iş kazalarına dikkat çekilerek işçilerin birlikte hareket etmelerinin altını çizilir.

Gelsenkirchen Consolation adlı maden oçağında 15 Şubat 1984’te meydana gelen göçük 5 işçinin hayatına mal olur. Beş işçinin dördü Türkiyeliydi.

60 yıl önce başlayan işçi göçü bugün yeni bir aşamaya ulaşmış durumda. Türkiyeli yeni nesillerin belli bir kesimi toplumun bütün alanlarında, sendikalar ve demokratik örgütlerde daha yoğun örgütlenmiş durumda.

Göçmenler olarak, yerli halk ve diğer göçmen emekçilerle birlik ve beraberlik içinde olmamız gerektiğini sadece söylemiyor, aynı zamanda pratiğe geçirmenin yaşamsal önemini daha fazla kavramış bulunuyoruz.

Emek ve örgütlenme sorunu, başından beri insanlık tarihinin hep bir parçası oldu. Daha iyi bir yaşam için arayışlar ve mücadeleler de öyle. İnsanlığın kurtuluş arayışı ve davası hala devam ediyor. Göç ve göçmenlik süreci içinde yaşanan sorunlar, arayışlar ve mücadeleler de bunun bir yanı elbette. Ve umudumuz odur ki, gelen günler giden günleri kesinlikle aratmayacak!